Hiksoslar (Çoban Krallar, Yabancı Ülkelerin Hakimi)
 

Higsoslar

Hiksoslar (Çoban Krallar, Yabancı Ülkelerin Hakimi)

Hiksoslar kimlerdi ve nereden gelmişlerdi? Bugüne kadar elde edilen arkeolojik verilere göre Hiksoslar dönemini şu şekilde özetleyebiliriz; M.Ö. 1700'lerde Mezopotamya ve Mısırın Kuzey kesimleri büyük bir istila dalgasıyla sarsılır. Bu istilalar, bütün siyâsî ve dinî dengeleri altüst eder. Mısır'ın kuzeyini işgâl eden "Çoban Krallar" yahut "Yabancı Ülkelerin Prensleri" olarak zikredilen Hiksosların tek bir kavim mi yoksa kavimler topluluğu mu olduğu yine de tartışmalıdır. Irkî tiplerini anlayabileceğimiz ne bir sfenks ne bir heykel hiçbir resimsel kanıtları yoktur. Hiksoslar'ı resmeden tasvirler ise, Mısır'ın yerlileri tarafından yapılmıştır. Kesin olan, Asyalı olduklarıdır. Kısa sayılabilecek bir dönemde Mısır'ın sosyal hayatını derinden etkileyen Hiksoslar'ı XVIII. Sülale firavunları, Mısır'dan çıkarmışlardır.[1] Hurri ve Mitanniler'le aynı soydan oldukları sanılan savaşçı bir kavim olan Hiksoslar, zayıf Mısır yönetimini kolayca ele geçirmişlerdir. Mısır'a gelip yönetimi ele geçirince, Mengis'i yönetim merkezi, Avaris'i ise askeri merkez yapmışlardır. [2]

Mısırlılar'ın bir zayıflık döneminde özgün yerleşimcilerin soyundan gelenler Delta Bölgesi'nde kendi hâkimiyetlerini elde edip başkentlerini Avaris'te kurdular. Bunlar, tarihte Hiksoslar adıyla anılırlar ki, bu kelimenin anlamı "yabancı dağlık ülkenin reisleri" demektir ve bu da güney Kenan'ın iyi bir tanımıdır. [3]

İlk hece "Heg" (yönetici), Mısırca bir kelimedir. İkinci hece ise doğu çölü göçebe ırkları için Mısır'da genel bir ünvan olarak kullanılan Shasu kökenli olmalıdır. Hiksos hükümdarlarından Khayan, kendisini "Heg Setu" (çöllerin hükümdarı) olarak adlandırıyordu. Ön Asya'ya at ve atlı arabayı ilk olarak Güney Asyalı Mitannilerin getirdikleri bilinmektedir. Mısır'a da at ve atlı arabayı ilk getirenler Hiksoslar'dır. Sonuç olarak Hiksoslar'ın Asyalı oldukları, Mısır'ın yerli kültüründen farklı bir kültüre sahip oldukları kesindir. Bütün bu bilgilerin ışığında şunu söyleyebiliriz; büyük bir ihtimâlle Yusuf Aleyhisselam, Hiksoslar döneminde başşehir Avaris (veya Memphis)'te hem peygamberlik hem de Maliye bakanlığı görevini sürdürmüştü.[1]

Hiksos ismi, herhangi bir etnik gurubun ismi değildir. Mısırlılar, bunlara yabancı hâkimler adını vermiştir (yabancı ülkenin hâkimleri). Hiksos adı yakın zamana kadar çoban kral olarak yanlış bir tabirle anılmıştır. Oysa Hiksoslar, Mısır'da her ne kadar kendi kurallarını koymamış olsalar da 100 yıl kadar uzun bir süreç içinde Mısır'ı yönetmişlerdir. Bu isim, ilk kez 12. sülale zamanında yaşamış olan Sinuhe'nin romanında karşımıza çıkıyor. Ayrıca Mısır'da 12. sülale zamanında scarabeler üzerinde de Hiksos adına rastlamaktayız. Hiksosların Mısır'a girişi 2. bin de, Hurrilerin Mezopotamya'nın kuzeydoğusundan Batı Suriye'ye doğru hareket etmesiyle, bu hareket sonucunda Asya kökenli kavimler Mısır'a hatta Kıbrıs'a kadar gitmek zorunda kalmıştır. Mısır'a giren bu kavimler burada Hiksos adıyla anılmıştır. 12. sülale döneminde küçük guruplar halinde Mısır'a giren Hiksoslar 13. sülale dönemimde küçük krallıklar kurmuşlardır. Hiksosların Mısır'a asıl hakimiyeti 15. ve 16. sülale dönemine denk gelir. 15. sülaleye 6 kral hakim olmuştur. Bu krallara genel olarak büyük krallar adı verilmiştir. 16. sülaleye ise 32 kral hakim olur, bunlara da 2. Hiksoslar adı verilir. Bu dönem yaklaşık olarak M.Ö. 1670 ve 1570 yılları arasına denk gelir. Bu dönemde yazılı belgeler düzensiz kaleme alındığı için dönem hakkında düzenli ve yeterli bir bilgiye sahip değiliz. Dünya tarihçileri Hiksosların dönemini çöküntü dönemi diye adlandırır ve bu dönemi küçümserler. Ancak bu dönem küçümsenecek bir dönem değildir. Hiksoslar Kuzey Mısır'a, deltanın olduğu bölgeye hakim olmuşlardır. Burada pek çok Hiksos yerleşiminin olduğu düşünülmektedir. Ancak deltanın dolguları sonucu alüvyon tabakanın altında kaldığı düşünülmektedir.

Bir çok Hiksos kralının adını dil altında çözmek kolay değildir. Hiksosların tamamı Sami kökenli olmayıp, Mısır kökenli Hiksosların da var olduğu bilinmektedir. bu dönemde Mısır'ın çevre kültürlerle bağlantıları olduğu düşünülmektedir. Örneğin Knosos'ta bir kapağın üst kısmında Mısırlı bir Hiksos kralı adının yazılmış olduğunu görmekteyiz. Ayrıca Bağdat'ta da Hiksoslar'a ait küçük bir aslan heykelciği bulunmuştur. Ancak bütün bu bilgiler Hiksos dönemine ve sanatına tamamen ışık tutacak bilgiler değildir.

Hiksos krallarının başkenti deltanın doğusundaki Avaris kentidir. Avaris'in ilk kez Hiksoslar tarafından kurulduğu düşünülüyor. Burası yeni krallık devrinde Ramses şehri olarak bilinir. Ramses Avaris'i geliştirip burayı düzenli bir şehir görünümüne kavuşturmuştur. Buranın bu günkü ismi Tanis şehri olarak bilinmektedir.

M.Ö. 17. Yüzyılda Mısır'da hüküm süren bir Hiksos kralının Girit'e gönderdiği bir vazonun kapağında kendi adı olan "Khan/Khayan" ismi geçmektedir. Khan Asya kökenli bir addır. Türkçe'deki Han ve Kağan'ı çağrıştırmaktadır. Ayrıca Hiksoslar'ı tasvir eden kabartmalar tipik Asya kökenli insanların resimlerini yansıtırlar. Fakat kullandıkları dilin Sami kökenli olduğu da nakledilmektedir. Kuzey'de Hiksosların hüküm sürdükleri dönemde Güney Mısır tahtında olan Kraliçe Haçepsut bir yazıtında şöyle der; "Kuzey ülkesinde Avaris'te Asyalılar var..." Avaris, Hiksosların başşehriydi. Yine Hiksos kralı Apophis'ten bahsedilen bir başka kayıt şöyledir; "Sıkıntı Asyalıların şehrindeydi. Kralları Apophis Avaris'teydi..." [1]

Hiksoslar, Yukarı Mısır'a egemen olamıyorlar. Egemenlikleri Aşağı Mısır'dadır. Egemenlikleri süresince Mısır'ın başkenti Teben'e sahip olamamışlardır. Avaris şehrini ise Filistin'e yakın kurmuşlardır çünkü herhangi bir saldırı veya savaş sonrasında Asya'ya Filistin'den daha rahat kaçacaklardır.

Hiksosların işgalini yaşayan Mısırlı tarihçi Manetho o dönemde yaşananları şöyle anlatmıştır; "Başımızda Timaios isimli bizden bir kral vardı. Her şey onun zamanında başladı. Tanrı bizden neden razı değildi bilemiyorum. Doğudan gelen yabancı adamlar aniden yurdumuzu bastılar. Cesur insanlardı. Hiçbir karşı koymaya rastlamadan ülkemizi ele geçirdiler. Yöneticilerimizi boyunduruk altına aldılar. Şehirlerimizi yağmaladılar mabetlerimizi yıktılar erkeklerimizi öldürüp çocuk ve kadınlarımızı esir aldılar. Sonra kendi krallıklarını kurdular. Krallarının adı Salatis idi. Yukarı ve aşağı Mısır'ın hakimi oldu. Gerekli yerlere garnizonlar kurdu. Salatis'in askerlerinin sayısı 240.000 idi." [1]

Yedi ay süren bir kuşatmanın ardından Hiksoslar'ın bütün Mısır'ı ellerine geçirmelerine son ciddi engel olan kuzey Mısır'ın başkenti Memfis, istilacılara teslim oldu. Aslında Memfis'in ele geçmesi Mısır'ın Hiksoslar'a karşı yirmi yıllık direnişlerinin sonu anlamına gelmektedir. Güney bölgesinin başkenti olan Teb şehrinin çok fazla direnebileceği düşünülmüyordu.

Memfis'in su kaynağı olarak güvendiği civardaki kanallar, kuşatmanın ilk haftalarında ağır zarar gördükleri için, şehir halkı büyük kayıplar verdi. Ölmüş olanların dışındakiler ölüme çok yakın durumda. Kuşatılmış şehrin aç ve hastalıklı halkı istilacılar için çok iğrenç bir manzara oluşturuyordu. Ancak onlar, bu durumdan pek etkilenmeden, sistematik yıkım ve soygunlarına devam ettiler. Hiksos Kralı Salitu'nun emriyle tanrı Sutek'in bir resmi Ra Tapınağına yerleştirildi. Burada ülkenin baş tanrısı olarak Mısır tanrısının yerini aldı. (Tanrı Sutek'in Mısır karşılığı tanrı Set'tir.) [4]

Hiksosların dini düşüncesine göre Set, dışardan gelen bir tanrıdır. Set kötü bir tanrı olmasına karşın Hiksoslar tarafından sevilen bir tanrıdır. Ancak Hiksoslar Set ismini Samileştirerek Sutek yapmışlardır. Set tanrı olarak başkent Avarist'e yıllarca sevilmiş; hatta Hiksosla'rın Mısır'dan gitmesinden sonra dahi bu şehirde yaşayan halk Tanrı Set'î sevmiş ve Set'e saygı duymuşlardır.

Hiksosların Beraberlerinde getirdikleri at, Mısır için çok önemli bir yer tutmuştur. Çünkü Mısır'da daha önce atların çektiği savaş arabaları yoktur. Hiksoslar'ın getirdikleri bu atlar sayesinde Mısırlılar, çölleri aşarak Suriye'ye Filistin'e kadar gidebilmişlerdir. Tarihçiler, Hiksoslar'ın Mısır'a hakimiyetini atlı savaş arabalarına bağlarlar.[5] Savaşçı bir kavim olan Hiksoslar, Mısır'a demir silahları getirdiler ve bu silahlarla Mısırlıların bakır, tunç ya da çakmaktaşından yapılmış silahlarına karşı kolayca üstünlük sağladılar. Ayrıca savaş arabası da Mısır'a Hiksoslar tarafından getirildi. Bunların dışında Hiksoslar ilk kez Mısır resim yazısından harf yazısına geçişi başardılar. Oluşturdukları simgeler, Fenikeliler tarafından alınarak alfabe hâline getirildi.[6]

Mısır'da Orta Krallık devrine son vermişler­dir. M.Ö. 1700 yıllarına kadar akınlarını devam ettiren Hiksoslar, bu tarihten sonra daha büyük kitleler halinde saldırıya geçmişlerdir. [2]

Hiksoslar hâkimiyetleri zamanında kişiliklerini kaybetmemek için çaba göstermiş-lerse de uzun süreli başarı elde edeme­mişlerdir. Güney'e ve delta bölgesine ya­yılan Hiksoslar, Mısır iklim şartlarının et­kisinde kalarak değişme göstermişlerdir. Kralları firavun haline gelmiş, eski askerlik, atılganlık güçlerini kısmen kaybederek yerli Mısır halkının isyanlarıyla karşılaşmışlardır. [2] Bir süre sonra da [2] Hiksoslar'ın Mısır'da ki hakimiyeti M.Ö. 1570[-1580]'li yıllarda [5] Teb prensleri tarafından [6] sona ermiştir. Teben'de süren Mücadele sonucunda Hiksoslar Mısır'dan atılmış, Orta Krallık Devri sona ermiş ve Yeni Krallık Devri kurulmuştur.[5]

Hiksoslar ve Hz. Yusuf

Mısır, insanlık tarihinin en eski medeniyet merkezlerinden biridir. Kur'ân-ı Kerîm, hiçbir toplumun peygambersiz bırakılmadığını bildirmektedir. Hatta bazı toplumlara aynı anda birden fazla peygamber gönderildiği de bilinmektedir. Mısır gibi bir medeniyet merkezinin de bundan mahrum kaldığı düşünülemez. Fakat Kur'ân-ı Kerîm, Mısıra gönderilmiş peygamberlerden ilk olarak Yûsuf Aleyhisselam'dan bahseder. Her ne kadar açıkça bir tarihleme yapmasa da yaşadığı döneme ait bazı ipuçlarını en ince detaylarına kadar verir. Kur'ân-ı Kerîm'in eski Mısır hayatına ait verdiği bu bilgilere arkeoloji ancak son yüzyılda yaptığı araştırmalarla ulaşabilmiştir.

Hazret-i Yûsuf'un kıssası, MÖ 1700-1600 sıralarında Mısır'ı istila eden ve Asyalı kavimler topluluğundan müteşekkil Hiksoslar dönemini hatırlatmaktadır. Bu ihtimali kuvvetlendiren bazı sebepler vardır ki birincisi; Yûsuf isminden kaynaklanmaktadır. Yûsuf adına şahıs ismi olarak Hiksosların dilinde "Yu-ys" şeklinde rastlanır. İkincisi; Bu dönem monoteist eğilimlerin en yoğun olduğu dönemlerin hemen civarıdır. 1400-1350 tarihleri arasında ortaya çıkan Aton dini, yeni krallık döneminin 18. Sülalesine mensup olan firavun Akhneton yahut Amenhotep IV tarafından birdenbire Mısır'ın dini ilan edilir. Güneş yuvarlığı ile simgeleşen Aton, tevhidi öngören bir dinin ilahının Mısır dilindeki adı olur. Bu dine ait bilgiler Akhneton'un kurduğu başkent olan Tel el Amarna'da ele geçirilmiştir. Aslında tek ilah addedilen Aton, Tutmose III zamanından beri biliniyordu ki bu, peygamberlerden arta kalan tevhid inancının kalıntısından başka bir şey değildi. Akhneton zamanında ortaya çıkan tek tanrılı dinin, gerçekten ilahi bir din olup olmadığı konusu olup olmadığı konusu henüz tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Sebebi de hiyeroglif metinlerinin İslâmî birikimleri olmayan uzmanlarca günümüz dillerine çevrilmiş olmasıdır. Zira bu tercümanların hakim oldukları literatür, tahrif edilmiş Kitab-ı Mukaddes'in tezgahından geçmiş, bazen putperestliğe kaymış bir inanç sistemine sahiptir. Dolayısıyla bu gözlüğün ardından bakılarak yapılan tercümelerde, karanlıkta kalan pek çok husus bulunmaktadır. Bu arkeologların tercümelerine göre Akhneton'un ortaya çıkardığı dinin simgesi güneştir. Oysa, ilk peygamberden son peygambere kadar vazedilen tüm şeriatlarda Allah-u Teala, onun yarattıklarıyla resmedilmemiştir. Belki de Akhneton, Mısır tarihinin en güçlü sınıfı olan Amon rahiplerinin siyasal gücünü kırmak için böyle bir sistem geliştirmişti. Nitekim bunun tam tersi II. Ramses zamanında yaşanmıştır. II. Ramses, Amon rahiplerin siyasal gücünü artırırken, Amon rahipleri de onun dinsel gücünü artırmışlardır. Öyle ki, o zamana kadar görülmemiş boyutlarda bir uygulamayla "tanrı" ilan edilmiştir. Gerçi daha önce tanrılık iddiasında bulunan firavunlar çıkmıştı fakat, II. Ramses'in uygulaması kadar olmamıştı.

Üçüncü sebebi ise şöyle izah edebiliriz; Kur'ân-ı Kerîmden anlaşıldığına göre Yûsuf Aleyhisselam, Mısırlı idarecilerle -tebliğin dışında- hiçbir itikâdî çatışmaya girmemiştir. Başka bir deyişle, Mısırlı idareciler Yûsuf Aleyhisselam'ın tevhidi tebliğ etmesine karşı çıkmamışlardır. Oysa klasik Mısır idarecileri kendilerini tanrı ilan edecek kadar sapkınlık içerisinde olmuşlardır. Demek ki Yûsuf Aleyhisselam dönemindeki Mısır idarecileri böyle bir itikada sahip değillerdi. Faklı bir kültüre sahiptiler. Kur'ân-ı Kerîm'de, Yûsuf Aleyhisselam dönemindeki Mısır yöneticisi "melik" olarak isimlendirilmektedir. Oysa Mûsâ Aleyhisselam, dönemindeki yönetici hakkında "firavun" ismi kullanılmaktadır. Bu da ister istemez, Mısırda çok farklı ve özel bir dönemi akla getirmektedir. Büyük bir ihtimalle Hazret-i Yûsuf Hiksosların döneminde vazife yapmıştı. [1]

Hz Yusuf'tan Hz. Musa'ya

Son yılların ilginç cinayetlerini şöyle bir aklınızdan geçirin; Enver Sedat'ın askeri bir töreni izlerken uzun menzilli onlarca silahla taranarak öldürülmesi, İsrail başbakanı İzak Rabin'in sırtından vurularak öldürülmesi... Daha da gerilere gidersek İsveç başbakanı Olof Palme, İtalya başbakanı Aldo Moro'nun öldürülmeleri birer basit sebeplere mi dayanıyordu? Bunlar hangi güçler için birer engel olmuşlardı? Peki Marilyn Monroe, Bruce Lee ve oğlu Brandon'un öldürülmelerindeki bilinmezliğin sebebi neydi? Ülkemize baktığımızda Çetin Emeç, Uğur Mumcu, biraz daha gerilerde Gün Sazak neden öldürülmüşlerdi? Hem de hiçbiri sağ kalma şansı bulamayacak derecede adeta imha edilmişlerdi. Neden acaba? Çetin Emeç, Amerikalıların Ağrı'da Hazret-i Nuh'un gemisini aramak bahanesiyle Urartu altın madenlerinin peşinde olduklarını mı iddia etmişti? Uğur Mumcu, PKK ile bazı derin kişilerin enseye tokat samimi pozisyonlarını mı yakalamıştı? Peki Gün Sazak'a ne demeli? 1980 öncesinin bu başarılı devlet adamı gümrüklerde çok sıkı bir denetime girişmişti. Hemen arkasından da vurulmuştu. Acaba bu denetimden hoşlanmayanlar mı Gün Sazak'ı ortadan kaldırmışlardı? Tüm bu olayların üzerindeki esrar perdesi ne zaman kalkar bilemeyiz. Hem bizim bunlara aklımız da ermez. Ancak iyi bildiğimiz bir husus varsa o da, bu tür olayların insanlık tarihi kadar eski olduğudur. Bunlardan birisi de günümüzden binlerce yıl önce Eski Mısır'da yaşanmıştır.

1998 yılının en çok konuşulan konularından birisi ünlü Mısır firavunlarından Tutankamon'un bir cinayete kurban gidip gitmediği üzerineydi. Batı dünyasında hemen her gazetede buna dair haberler yayınlandı. Sempozyumlar düzenlendi hatta internette adeta doküman savaşları yaşandı. Tabiatıyla türk medyasına da yansıdı bu konu... Politikayla yatıp darbeyle kalkan medyamız için ümit verici bir gelişme olarak görülebilirdi. Ancak araştırmacı gazetecilerimizin haber konusunda bihaber olduklarına şahit oldu cümle alem... Zira hiç bir araştırma gereği duymadan ajanslardan geçen haberi aynen yayınlamışlardı. Hal böyle olunca tarihin en önemli dönüm noktalarından biri olan bu cinayet "iktidar hırsı ve karı yüzünden" işlenen bir suça dönüşüvermişti.

Haberin kaynağı Amerikalı Eski Mısır uzmanlarından Prof. Robert Brier'e ait olan "Tutankamon'un Öldürülmesi" isimli kitabın piyasaya çıkmasıydı. Bu kitap aylardır internette iki ayrı cephede sürdürülen "Tut'un öldürülmesi" üzerine yapılan münakaşaların bir uzantısıydı. İngiliz ve Amerikalı araştırmacılar birbirlerinden habersiz bu konuda kafa yoruyorlardı. Sonunda Amerikalı uzman, Clinton'un Monica'ya sarktığı iddialarının etkisi altında kalmış olsa gerek son noktayı cinayet senaryosuna bir kadın oyuncu ekleyerek koymuştu. Öldürenler konusunda da tereddütler vardı. Yaşlı Vezir Ay, veya ordu komutanı Horemheb'in bir marifetimiydi. Aslında tüm bu soruların cevabını almanın en kestirme yolu Tut'un bizzat kendisini sorguya çekmekti ancak cinayetin mefulü 3500 sene önce dünya değiştirmişti. Sakın binlerce sene önce işlenmiş bir cinayetten bize ne demeyin kaybedersiniz. Elin gavuru enstitüler ve ekipler kurarak Eski Mısır tarihini böylesine didik didik ediyorsa mutlaka bir sebebi vardır. Mısır tarihi insanlık tarihinin geniş bir özeti gibidir. Olayların mantığı o gün de bugün de aynıdır. Değişen yalnızca tarih ve kişilerdir.

Evet gerçekten de tarihin en ilginç siyasi cinayetlerinden birisi de Eski Mısır'da işlenmişti. O günlerde yaşanan olaylar bütünüyle incelendiği zaman görülecektir ki bu cinayeti ilginç kılan basit bir iktidar hırsı değil yerleştirilmek istenen rejimdir. Kurban, Tutankamon isimli genç firavun, cinayeti planlayan ise ordu komutanı Horemheb'tir. Üstelik maktul rejimin bağlılarındandır. Horemheb Tutank'ı ortadan kaldırdıktan sonra cinayette işbirlikçisi olan vezir Ay'ı tahta geçirir. Yeni rejime böylece nispeten sivil bir görüntü veren Horemheb, yaşlı vezir ölünce Mısır'ın tek hakimi olur ve resmi devlet rejimini kademe kademe Mısır'a yerleştirir. Şimdi sizlere Tutankamon'un öldürülmesiyle ilgili bütün bilgileri sunuyoruz. Okuduktan sonra kararınızı verirsiniz. Tut'un öldürülmesi karı meselesi veya iktidar hırsı yüzünden mi olmuştur. Yoksa, firavun ve ordusunun Kızıldeniz'de imhasıyla sonuçlanan muhteşem olayların bir başlangıcı mıdır?

Tutankamon, Mısır'a tek tanrı fikrini adeta zorla kabul ettiren İhnaton'un biricik damadıdır. İhnaton'un asıl ismi Amonhotep'tir. Ancak Mısır'ın klasik çok tanrılı ve insan tanrılı dinini terk ederek Aton adını verdiği bir dini yerleştirmeye çalışır. Bunun için ismini bile değiştirerek Amonhotep yerine Akhenaton ismini kullanır. Amon rahiplerini pasifize eder. Tapınaklarının kapılarına mühür vurur. Tüm kitabelerdeki tanrı isimlerinin arkasına gelen çoğul eklerini kaldırır. Tek tanrı fikrini yerleştirir. Ancak bu tek tanrı fikri biraz karışıktır. Zira İhnaton'un tek tanrı olarak ortaya attığı düşüncede tanrı, güneş diski ile sembolize edilmektedir. Adem Aleyhisselam'dan beridir, İslam'ın hiçbir versiyonunda yaratıcı sembolik te olsa resmedilmemiştir. Güneş merkezli bu tek tanrı fikri ilahi orijinli değil tamamen Atonhotep'e ait bir fikirdir. Peki bu fikre nereden kapılmıştı. Bunun cevabını biraz gerilerde, Hazret-i Yusuf'un yaşadığı Hiksoslar döneminde bulabiliriz.

Bilindiği gibi Hiksoslar Mısır'ın yerlisi olmayan insanlardır. Mısır'ı işgal ettiklerinde, yerlilere ait tüm tapınakları yerle bir edenler. "Amon Rahipleri" topluluğunu da dağıtırlar. Ancak, değişik Asyalı topluluklardan oluştukları için belirli bir dinleri yoktur. Hazret-i Yusuf, işte bu dönemde Mısır'da yöneticilik yapmış ve insanları tek olan Allah'a davet etmişti. İslamiyet'in halk arasında yayılması ve devletçe de kabul görmesi Amon rahiplerinin gücünü tamamen sıfırlamıştı. Hiksoslar Mısır'dan çıkarıldıklarında Amon rahipleri eski statülerine kavuşurlar. Tapınaklar elden geçirilip yeniden inşa edilir. Dahası, eskisinden de kuvvetli bir şekilde devlet yönetiminde söz sahibi olurlar. Bu durumun, Mısır'daki yönetici tabakayı rahatsız etmesi kaçınılmazdır. Firavun Akhenaton döneminde yönetici tabaka ile Amon rahipleri arasındaki bağlar kopar. Firavun, Amon tapınağının gücünü kırmak için Hiksoslar dönemindeki inanç sisteminin bir benzerini getirmek ister. Bu sistemin kendi kontrolünde olması için bütün kaideleri Hazret-i Yusuf'un şeriatinden adapte ederek yeni bir din kurar. Amon rahipleri pasifize edilmişlerdir. Ancak devlet içerisindeki işbirlikçilerle birlikte fırsat kollamaktadırlar. Bekledikleri fırsat güçlü firavun Akhenaton ölünce ellerine geçer. Üzerlerindeki baskı hafifler. Devlet, firavunun karısı Nefertiti'nin yönetimine geçer. Ancak Nefertiti devlete tam hakim değildir. Hiç oğlu yoktur. Bunun üzerine büyük kızı Meritaten ile kocası Smenkare (Smenkhkare) yönetimi ele alırlar. Ancak çark dönmeye başlamıştır. Bin kaç ay sonra Meritaten aniden hastalanır ve ölür. Dul kalan firavun, baldızı Ankesenpaten (Ankhesenpaaten) ile evlenir. Ancak bu sefer de Smenkare, henüz 25 yaşında iken aniden ölür. Bu sefer dul kalan kraliçe olmuştur. Vakit geçirmeden Smenkare'nin küçük amcası Tutankaton ile evlenir.

Tutankamon'un tahta geçmesinden sonra çark tersine işlemeye devam eder. Çocuk firavunun adı değişir Tutankamon olur. Daha önce İhnaton'un süvari komutanı olan Ay, vezir yani başbakan olarak tayin ediliri. Amon rahipleri eski statülerini kazanmaya başlarlar. Tapınaklar yeniden inşa edilir. Aradan 10 sene geçer. Tutank büyümüştür. Radikal değişikler eskisi gibi hemen yapılamaz. Ordu, bir daha Mısır'ın dış tehdit yaşamaması için bazı değişiklikler yapılması yönünde bastırmaktadır. Putperest din tamamen Mısır'a yerleştirilmesine rağmen Horemheb hala rahatsızdır. Sebebi ülkede yaşayan Asya kökenlilerdir. Bunlardan en tehlikelileri, Hazreti Yusuf döneminde delta bölgesine yerleştirilmiş olan İbraniler'dir. Bunlar, Hazret-i Yusuf döneminden itibaren devletin kilit noktalarına yerleşmekle kalmamışlar, ülke ekonomisi için ciddi bir alternatif te olmuşlardır. Hazreti Yusuf'tan hemen sonra devlet kademelerinden birer birer uzaklaştırılırlar. Ancak Mısır'ın can damarı olan delta bölgesinde ekonomik ve siyasi bir engel olarak Mısırlıların karşısındadırlar. İbranilerle başa çıkmanın yolu onları sınır dışına itmek olamazdı zira bir süre sonra tekrar Mısır'ın başına bela olacakları düşünülmektedir. O halde dış dünya ile bağlantılarının kesilerek zaman içerisinde imha edilmeleri en kesin çözümdür. Ancak yönetimin başındaki Tutankamon artık çocuk değildir ve alınan bu tip kararlara hemen "evet" demez. Ordu için tek çıkar yol kalmıştır. O da Tutankamon'u ortadan kaldırmaktır. Nitekim devletin tepesindeki tepişmeden nasibini alır, öldürülür. Kamuoyunun yanlış anlamasını önlemek için de yerine sivil bir isim, Vezir Ay, vekaleten bakar. Ancak ikinci olarak dul kalan Ankesenpaten, etrafındaki insanların birer birer ortadan kaldırılması karşısında çaresiz kalır. Güçlü bir müttefik arar. Hitit Kralı Suppiluliuma'ya gizlice bir mektup göndererek, oğullarından birinin kendisine koca olarak gönderilmesini ister. Hitit kralı, oğullarından birisini Mısır'a gönderir. Ancak prensten bir daha haber alınamaz. Bu olayın gerisinde büyük bir ihtimalle general Horemheb vardır. Yeni bir Hiksos olayı yaşamamak için Hititli prensi ortadan kaldırmış olmalıdır. Çaresiz kalan kraliçe Ankesenpaten yaşlı vezir Ay ile evlenmek zorunda kalır. Bir süre sonra Ay ölür. Ardından da kraliçe... Meydan Horemheb'e kalır.

Horemheb döneminde deltadaki Yahudi toplulukları üzerinde yoğun bir baskı kurulur. Bütün hak ve imtiyazları ellerinden alınmış bir toplum durumuna düşerler. Ancak buna rağmen Horemheb'den sonra iktidara gelen I. Seti'yi ürkütürler. Firavun bunun da bir çaresini bulur. Önce İbraniler'den tehlikeli gördüklerini güneyde inşa edilen yeni başkent Luksor'un inşası için sürer. Böylece İbranilerin dünya ile irtibatları kesilmiş olur. Ancak nüfuslarının hızla artması Firavunun gözünü korkutur. Oğlu II. Ramses ile birlikte acımasız bir plan hazırlarlar. Üç kademeden oluşan bu planın ilk ayağı İbranilerin güzel kadınlarına el konularak yerli Mısır halkının içinde erimelerini sağlamaktır. İkincisi, çeşitli bahanelerle erkeklerinin kısırlaştırılmasıdır. Bunun için en küçük bir suçta dahi verilen ceza erkeklerin hadım edilmesidir. Planın üçüncü ayağı, her nasılsa dünyaya gelmiş olan erkek çocukların imhasıdır. Üstelik bu imha işini bizzat İbrani ebelere yaptırırlar. Bu felaketin bir benzeri daha önce İbrahim Aleyhisselam'dan hemen önceki dönemde yaşanmıştı. Sonuçta İbrani nüfusu önce duraksar. Sonra müthiş bir gerileme gösterir. Devrin aristokratları, işlerini yaptıracak hizmetçi ve kölelerin azalması sonunda firavuna çıkarlar. Erkek çocukların birer batın arayla imha edilmesi kararını aldırırlar. Bu karar İbranileri oldukça rahatlatır. İşte Hazret-i Musa'nın ağabeyi Hazret-i Harun böyle bir senede dünyaya gelebilmiştir. Hazret-i Musa ise imha yılında dünyaya gelmiştir. Annesi büyük bir gizlilik içerisinde doğum yapar ve yavrusunu bir sepete koyarak Nil nehrine salıverir. [8]

Kaynaklar

[1] www.tekplatform.com/super-cafe/127364-Hiksoslar.html
[2] www.mikrop.us/Hiksoslar/
[3] www.gizliilimler.tr.gg/Musa-ve-Mısır-h-dan-«ıkış.htm
[4] www.sevivon.com/volume1/vol1no3syf1_3.htm
[5] blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=24256
[6] www.boyutpedia.com/default~ID~1295~aID~32493~link~Hiksoslar.html
[7] www.biyografi.net/DetaySon.asp?HABERID=34
[8] www.sevde.de/peygamberlerin_hayatlari/11/08.htm





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Gigaaton, 28.11.2016, 06:53 (UTC):
Olmuş olabilir, fakat olayların yaşanış şekli değişik olmuş olabilir,zamanlamalarınız yanlış olabilir onun icin kesin bişey söylemek mümkün değil, sizinki sadece bir varsayım..

Yorumu gönderen: atikol, 28.05.2015, 06:28 (UTC):
Güzel bir yazı olmuş.

Yorumu gönderen: fatih, 06.08.2009, 09:04 (UTC):
tek kelimeyle muhteşem



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36776373 ziyaretçi (102886011 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.