Hunlar
 

Hunlar, Huns

Hunlar

Hunlar (Alm. Hunne, Hunnin, Fr. Les Huns, İng. The Huns), Orta Asya'da ve Avrupa'da devlet kuran ilk Türk boyudur. Hunlar'a Çin kaynaklarında "Hiung-nu" adı verilmektedir. “Kun” ismi ile anılan Hunlar, târihte bilinen ilk Türk devletini kurmuşlardır. Hunlarla uzun süren mücâdeleler yapan Çinliler, Türk saldırılarına karşı koyabilmek için meşhur Çin Seddi'ni yapmışlardır.

Hunlar hakkında ilk bilgilerin bulunduğu Çin kaynaklarında; kuzeylerinde yaşayan atlı göçebelerin, sınırlarını geçerek ülke içine yaptıkları akınlar ve Çin prensleri veya hükümdârlarının çok defâ birbirlerine karşı giriştikleri saltanat mücâdelelerinde, büyük bir askerî güce sâhip bu göçebelerden yardım aldıkları yazılıdır. Çağımızdan 3000 yıl önceleri Kuzey Çin ülkelerinde görülen, atlı göçebe denen ilk Türkler, daha sonra Hun adı ile târih sahnesine çıkmışlardır.

Mîlattan önce 318 yılında, Kuzey Şansi'deki Çin prensleri, ülke içindeki saltanat kavgalarında “Kuzey Canavarları” dedikleri Hunlar'dan yardım alıyorlardı.[1]

Hunların Ataları

İlk Türk devletini kurmuş olan Hunlar'ın adına tarihte M.Ö. 4.yüzyıldan itibaren rastlanmaktadır.Hunlar Moğolistan'ın güneydoğu kesiminde yaşayan göçebe bir kavimdi. Teoman, Mete gibi hükümdarlarla büyüyen ve güçlenen bu kavim, Atilla ile 378 yıllarında Roma İmparatorluğu'na kadar büyüyen bir devlet haline geldi.

Hun Türkleri hakkında Türkçe yazılı bir kaynak yoktur. Hunlar'dan söz eden ilk yazılı kaynak Çin'in han sülalesi tarihi olan Shih-Chi'dir. Çin kaynaklarında Hiung-Nu olarak anılan Hunların atalarından söz edilir. Prototürk sayılan Hunların ataları kabul edilen en erken topluluk Kuei-Fang'lardır. Bu topluluklara Çin kaynaklarında Hu da denir. Aynı kaynaklarda Ti ve Jung adıyla anılan topluluklar da Hunlarla ilişkilendirilir.[2]

Öte yandan Hunların ataları hakkında da yine mitolojik terimler yer almıştır. Gerçek Adlardan ise kısa bilgiler verilerek bahsedilmiştir. M.Ö 318'de Hsiung-nu(Hun) adına rastlıyoruz. Fakat M.Ö 225'ten sonra Hunların ataları için Kuei-fang, Yen-yün, Hsien-yün gibi adlar belirtilmektedir. Türk ve Moğol soylu boyları da beraber zikretmek zorundaydı. M.Ö 209 yılından sonra aslında bir konfederasyon olan Büyük Hun İmparatorluğu Motun Yabgu'nun (Mete Han) liderliğiyle güç kazandı. Konfederasyonun doğu kanadı Moğol ve Tunguz boyları tarafından tesis edilmişti.[3]

Çin'de kurulan Zhou Hanedanlığının, Türklerle olan ilgisine bakıldığında, hükümdar sülalesinde Gök dini, güneş ve yıldızların kutlu sayılması gibi inançlarla, askeri bir güç olarak “savaş arabaları”nın bulunması ve devletin daha çok Türklerle ait bölgede (Şensi, Batı Şansi, Kansu) kurulmuş olması kimi bilim adamlarını (F. Hirth, B. Karlgren, Ed. Chavannes, J. C. Anderson, R. Wilhelm, W. Eberhard vb.) bu hanedanın aslen Türk olabileceği, veya devlette Türk unsurunun hakim bulunduğu düşüncesine sevk etmiştir. Aslında daha çok Türk kültürü tesiri altında olan bir Çin devlet ve sosyal topluluğu gibi görünen Zhou Hanedanlığı'na ait bu varsayım kesinlik kazanıncaya kadar Asya Türk tarihini, bir çok bilim adamı gibi, Hunlarla (Xiong-nu) başlatmak olasıdır.

Shi Ji, Han Shu, Hou Han Shu, Wei Shu, Jin Shu, Bei Shi gibi kaynaklar, Hunların tarihini en az Çin tarihi kadar eskiye götürmektedirler. Bu kaynaklar, hem kendilerinden önceki yazılı belgelerden, hem de Çin kültüründen doğan efsanelerden faydalanarak ortaya çıkarılmışlardı. Çin yıllıklarındaki henüz tarihi belgelerin bulunmadığı zamanlar hakkında bilgi veren kayıtları değerlendirirken, bu kayıtların geleneklere, uzun bir geçmişe dayanan rivayetler oldukları unutulmamalıdır. Bu yüzden yıllıkların tarih öncesi dönemler hakkında verdikleri bilgileri ancak arkeolojinin ve antropolojinin verdiği bilgilerle kıyaslama için kullanabiliriz. Fakat bu bile tam manasıyla güvenilir sonuçlar elde etmek için yeterli değildir.

Çin kaynaklarının, – 4. yüzyıla kadar olan Hun tarihi ile ilgili verdikleri bilgiler belli bir güvensizlik taşımaktadır. Ancak bu tarihten sonra daha net kayıtlarla karşılaşıyoruz. Bu tarihten önce Hunlarla ilgili kayıtlara rastlamamızın nedeni; muhtemelen bu dönemde Yue Zhi saldırılarının olduğu batıda ve eski Moğollar yani Dong Hu'ların egemenliği ele geçirdikleri doğuda Hunların pek bir üstünlük gösterememiş olmasıdır. Hunlar daha çok içişlerinde bağımsız ancak vergi veren konumunda, Dong Hu'lara bağımlıydılar. Dong Hu'lar devlet olmaktan öte bir “kabile federasyonu”na sahiptiler. Hunların başındaysa bağımsız hareket eden bir Shanyü vardı. Dong Hu'ların hakimiyet sahası içinde olan Hunlar Yue Zhi ve Ting Ling'lerle sürekli savaş halindeydiler ve kendi etki sahalarını genişletemeyecek kadar güçsüzdüler.[4]

Xiong-nu'ların Kökeni

Hunların isimleri ve kökenleri, hangi tarih periyodunda ortaya çıktıkları gibi meseleler günümüzde de halen tartışma ve spekülasyon konusudur. Bu isim, onu taşıyan halkın günümüzden 1500 yıl önce tarih sahnesinden silinmesinden, yıllar sonra da yaşamaya devam etmiş olabilir.

Çin kaynaklarında, - 4. yüzyıldan itibaren, Xiong-nu diye adlandırılan halkın, hangi soydan oldukları hakkında farklı görüşler öne sürülmüştür. Yakın tarihte kökenleriyle ilgili yapılan araştırmalarda; eskiden, Çin kaynaklarının Xiong-nu'larla ilgili olarak verdikleri sosyal yaşayış, adetler, politik ve ekonomik faaliyetler vb. iyi incelenmemiş bilgi dikkate alınıp, bu kaynaklardaki bilgilere dil ve kültür araştırmaları eklenerek esas oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmalara göre, Xiong-nu'ların etnik kökenlerinin aslen Türk olup olmadığı sonucunu çıkarabiliriz (J. De Guignes, 1757; J. Klaproth, 1825; F. Hirth, 1899; J. Marquart, 1903; P. Pelliot, 1920; 0. Franke, 1930; Gy. Nemeth, HMK, 1930; L. Ligeti'ye, 1950; McGovern, 1939; R. Grousset, 1942; W. Eberhard, 1942; B. Szasz, 1943; L. Bazin, 1949; F. Altheim, 1953; H.V. Haussig, 1954; W. Samolin, 1958; O.Pritsak, 1959; G. Clauson, 1960 vb.).

Mc Govern kitabında , hükümdar Shi Ming (- 350-352) hükümdarlığı zamanında, ülkedeki Xiong-nuların öldürülmesini emrettiğini ancak kimin Xiong-nu kimin Çinli olduğunu belirlemek çok güç olduğu için pek çok Çinlinin de katledildiğini yazar. Demek ki bu tarihlerde Xiong-nular, Çin giyim tarzını benimsemişlerdi ve onları ayırmak ancak görünüşlerindeki temel farklılık olan yüksek bir burun ve gür sakalla mümkündü. Böyle olmasına rağmen ülke toprakları içerisinde kimi zaman kan bağına dayanan ilişkiler kurmuş olmaları mümkündür. L. Ligeti'ye göre Xiong-nu'ların kimliğini tam anlamıyla tespit etmek mümkün değildir. A. v. Gabain ise onların Türk-Moğol karışımı oldukları fikrindedir. Her ne kadar, daha sonra kurulacak Xiong-nu'ların büyük hükümdarlığında Türkler yanında Moğol, Tunguz vb. yabancı kavimlerin de yer almaları doğal ise de, devleti kuran ve yürüten asıl unsurun Türk olduğunda şüphe yoktur.

Çin resmi hanedanlık kayıtlarındaki “Xiong-nu Lie Zhuan lara baktığımızda Hunların kökenleri ile ilgili kayıtlar bulabiliriz. Shi Ji'nin 110. bölümünün ilk cümleleri şöyledir: “Xiong-nular'ın ilk atası Xia Hou neslinden olup, onlara Shun Wei de denir. (Xia Hanedanı'ndan önceki) Tang ve Yü'den önceki zamanlarda, Dağ Savaşçıları (Shan Rong) Xian Yun, Hun Yu boyları, kuzeyin kırsal alanlarında ikamet etmekte, hayvanlarını güderek göçmekteydiler.” Han Shu'da da "Xiong-nu'ların ilk ataları, Xia-hou'nun neslindendir. Onlara Shun Wei denirdi." cümlelerini görüyoruz.

Şu halde Shi Ji'nin yukarıdaki kaydına göre Hunlar, Tang ve Yu zamanlarından yani Yao ve Xia Hou zamanlarından itibaren (-2300 yıllarında) Shan Jung, Yen Yun ve Xun Yu adlarıyla biliniyorlar ve Çinin kuzeyinde çobanlıkla geçinen bir kavim olarak yaşıyorlardı. Hunların bu tarihteki varlıklarıyla ilgili bilgiler, Shi Ji'nin sadece 110. bölümünde değildir. Aynı eserin ilk bölümünde Huang Di'nin faaliyetleri anlatılırken onun iki büyük düşmanı yendiği gibi Xun Yu'leri de kuzeye attığı kaydedilmiştir. Buna göre Hunlar, -2700 tarihlerinde Xun Yu adıyla anılan bir yabancı kavim olarak Çin'in kuzeyinde bulunuyorlardı. Arkeolojik bilgileri hatırlarsak -3000'lerden itibaren kuvvetli bir Altay kültürü Çin'in kuzeyinde doğuya doğru yayılmaktaydı. Böylelikle arkeolojik bilgiler Hunların daha o tarihte Çinin kuzeyinde yaşamış olmalarının mümkün olduğunu doğrulamaktadır. Diğer bazı bölümlerde ise Jung, Ti, Man, Yi gibi isimler, Çinli olmayan düşmanlar için kullanılmış isimler olarak görülür. Bu sebeple böyle kayıtlardan kavimlerin özel isimlerini ve kesin kimliklerini tespit etmek oldukça zordur. Bu nedenlerle, bu kavim adının sadece ismine bakarak da onların etnik aidiyetlerini kestirmek güçtür. Bu ismin Çince adı, von Gabain'e göre, Hun Chu, sonraları Xien Yun, Xun Yu ve nihayet MÖ 3 yy.da Xiong-nu olmuştur. Kavmin isminin Çince kullanışındaki bir başka sorun da; yukarıda belirttiğimiz kaynakların yazıldığı dönemlerde, tarih yazıcısının aslen Çin'in kuzeyinde yaşayan bu halkın ve onlara komşu olan diğer halkların Hun ismini söyleyişlerini kendi diline çevirirken kullandığı aktarım yönetiminden kaynaklanmaktadır. Güney Sibirya ve Moğolistan'ın etnik tarih öncesine dair yapılan araştırmalar da emekleme devresinde olduğundan, bilgilerimiz oldukça kısıtlıdır. Konuyla ilgili olarak, Hint metinlerinde Huna, Hotan metinlerinde Huna, Latin ve Yunan yazarlarınca Chunni, Hunni, Xouvvi gibi isimler kullanılmışsa da biz çalışmamızda Hun ve ya Xiong-nu isimlerini kullanmayı tercih ettik.

110. bölümün ilk cümlelerinde Hunların atalarının Xia Hou'nun neslinden yani Çinlilerin Xia sülalesinin hükümdar neslinden geldiği söyleniyor. Bu cümle ya Hunların Çin soyundan geldiğini düşündürür ya da hükümdar Yu ile başlayan Xia sülalesinin Çinli bir soydan olmadığını düşündürür. Hunlar, Çinlilerle aynı soydan olmadığına göre ikinci yol açık kalmaktadır. İhtimalle, hükümdar Yu'nün soyu, asil bir Çin soyundan gelmiyordu. Nitekim soy kütüklerini ve evlenme ilişkilerini takip ettiğimizde farklı soyların ilişkilerini görüyoruz. Çin'in Xia sülalesi, (MÖ. 2200-1766) yukarıda adı geçen hükümdar Shun zamanında Yu'nün idaresine verilmiş olan bu günkü Henan'daki Xia Po şehrinde kurulmuştu. Xia'nın coğrafi sınırları, Shan Si'nin güneyi ile Henan'ın batı ve orta bölümlerini içine alıyordu. Bu bölgeler genellikle renkli çanak çömlek kültürünün bulunduğu bölgelerdir. Zaten bilim adamları, Xia Hanedanlığının da büyük miktarda yabancı kavimlerin etkisi bulunduğunu kabul etmektedirler.

Yine Shi Ji'nin 110. bölümündeki Suo Yin notunda aynı konuyla ilgili şu cümleler bulunur. "Shun Wei, Yin sülalesi zamanında kuzeye kaçtı.", "Xia hükümdarı Jie, erdemsiz idi. Tang, onu Ming Tiao'ya sürdü. O, üç sene sonra öldü. Oğlu Xun Yu, Jie'nin bütün odalıklarıyla evlendi. Yabani kuzey bölgelerinde yerleşip saklandı. Hayvanlarla beraber göçüyordu. Çinliler onlara Xiong-nu derlerdi. Bunlara Xia Hou'nun neslindendir." deniyor. Bu metinlerden anlaşıldığına göre başarısız ve erdemsiz olduğu için kendisine bağlı beylerin isyanına sebep olan ve bu isyan sonunda yenilip bugünkü An Yi şehrinin batısında bulunan Ming Tiao'ya yerleşen Jie, en azından Çin kültürü dışında bir kültüre mensup olan bir soydan gelmekteydi. Çünkü onun oğlu, babasının ölümünden sonra onun odalıklarıyla evlenmiş ve kuzeyde hayvancılık yaparak geçinmeye başlamıştı. Ne babasının kadınlarıyla evlenmek, ne de çobanlık Çin kültüründe görünmez. Halbuki bu kültür özellikleri, çok sonraki Türk devletlerinde bile görülür. Biz bu metinlerden şu bilgiyi çıkarıyoruz: Kaynaklara göre Hunların ataları, Çinin kuzeyinde bulunup çobanlıkla geçinen bir kavim idi. Bu kavim, sadece Çinin kuzeyinde kalmamış, içerilere kadar girmiş, yerleşmiş ve hatta hükümdarlık kuran sülalelerle evlilik ilişkilerinde bulunmuş, devlet idaresinde etkili olmuş ve hatta bazen bu devletlerin hükümdarlık soyunu teşkil etmiştir.

Başlarda da belirttiğimiz gibi Hunların atalarıyla ilgili varsayımlar günümüzde hala tartışılmaktadır. Ancak biz bu konuda Çin resmi hanedanlık kayıtlarını esas alıyoruz.[4]

Prof. Reha Oğuz Türkkan ise konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:

«Türk denen insan soyu bundan 11 bin yıl önce iki ana ırkın karışmasından ("evlenmesinden") doğmuştur: Bir kol Ural dağlarından Aral gölünün kuzeyine göçen "Alpin"lerdi: Beyaz tenli insanlar. Diğer kol, Sibirya'dan Amerika'yı hala görmemiş olan ve Aral'a çıkan Turanid - Amerind'ler. Yani Kızılderililerin Asya'daki artıkları: Kızıl tenli, hafif çekik gözlü ve tamamen köse. Bu iki ırkın evliliğinden doğan çocuklar, Sümerlerin, Etrüsklerin ataları olan "Ön-Türk"ler olmuştur. Ön-Türklerde sakal da, bıyık da vardı. Aynı karışmadan Altaylar'da doğanlar ise "İlk-Türk"lerdir. Böylelikle Kızılderililer bizimle amca - oğul gibi bir durumdadırlar, akrabadırlar, fakat "Türktürler" diyemeyiz.

Türk olarak ortaya çıkışımızdan sonra Amerika'ya giden birçok kollarımız olmuştur: MÖ 1100'lerde deniz yoluyla "Turska"lar (Olmek uygarlığı, Vera Cruz civarı); MS 300'lerden sonra da (hatta Cengiz Han çağında bile!), Bering Boğazı yoluyla, denizden. Bu bıyıklı - sakallı Türkler bir nevi "akraba ziyaretine" gitmişler, resimleri, heykelleri yapılmış. En meşhuru "İr - Ak Koca" (Dede - Korkut'taki "Erak Koca" gibi!)» [5]

Büyük Hun İmparatorluğu

Türkler'in ilk kurdukları imparatorluk Hun İmparatorluğu'dur. Türkler'in daha eskiden de devletler kurduklarını biliyoruz, ama Hun Devleti çok geniş bir saha üzerinde başka milletleri de idaresi altına alan büyük bir devlet olduğu için, ona imparatorluk adını veriyoruz.

Hun İmparatorluğu, Hun Türkleri tarafından M.Ö. 220 yılında kuruldu. Hunlar bugünkü Moğolistan bölgesinde, yâni Çin'in kuzey-batısında yaşıyorlardı. Bu bölgede hâkimiyet kurdukları ve genişlemeye başladıkları için Çinliler onları büyük bir tehlike sayıyorlardı. Gerçekten Hunlar, askerlikteki üstünlükleri sayesinde Çin ordularını devamlı bozguna uğratıyorlardı. Bu yüzden Çin Devleti, Hun saldırılarını önleyebilmek için Hun-Çin sınırı boyunca büyük bir duvar örmeye başladı. Çin Şeddi veya Büyük Çin Duvarı denen savunma hattı işte böyle ortaya çıkmıştır (M.Ö. 214). Sonraları Ming Hanedanı zamanında yenilenen bu büyük duvarın bâzı kısımları çok sağlam bir şekilde günümüze kadar ayakta kalmıştır.

İlk büyük Hun hükümdarı Teoman Yabgu'dur (M.Ö- 220). O zamanlarda Türk hükümdarlarına "Yabgu" deniyordu.[6] Teoman (Tuman) Yabgu (220-209), Türk boylarını birleştirerek siyâsî birlik kurdu. Çin'deki iç karışıklıklardan faydalanıp, devletin sınırlarını genişletti. Çinliler'e çok zor günler yaşattı. Sarı Irmağı geçip, Çinlilerin en büyük dayanağı olan Çin Seddi'ni aştı, Türk atlılarını Çin içlerinde koşturdu.[1]

Bu çağda Türkler'in askerî üstünlüklerinde süvarilerin pek önemli bir yeri vardı. Çinliler atla çekilen savaş arabaları kullanıyorlardı, ama süvârî orduları yoktu. Türk atlıları çok süratli hareket kabiliyetine sahip oldukları için Çin birliklerini istedikleri yerde çeviriyorlar, düşman olunca da çabucak çekiliyorlardı. Onlara ummadıkları anda birdenbire hücum ediyorlardı. Çinliler bu yüzden ordularını Hunlar gibi donatmak zorunda kaldılar; askerlerini Hunlar gibi giydirdiler. Ama ne Çin Duvarı, ne Çin orduları, Hunlar'ın Çin içlerine kadar girmelerini engelleyebildi.[?]

Oğlu Mete (Motun, Bapatır ve Bahadır da denir), Teoman Yabgu'dan iktidârı, zorla aldı. M.Ö. 209 yılında Hun hakanı olan Mete'nin adı, destanlara geçti. Mete (M.Ö. 209-174) Çin Seddi'ni aşıp Çin'e girdi. Asya'nın fethine teşebbüs edip, Büyük Okyanusla, Hazar Denizinin kuzey kıyıları, Sibirya ile Himalayalar arasındaki bölgeyi ele geçirdi. 18.000.000 km²lik bir alanı hâkimiyeti altına alıp, târihin en büyük imparatorluklarından birini kurdu.[1]

Mete, Teoman Yabgu'nun oğlu ve veliahdı (kendisinden sonra hükümdar olacak kimse) idi. Ama Teoman Yabgu'nun başka bir eğinden de bir oğlu olmuştu ve bu kadın Teoman'dan sonra Mete yerine kendi oğlunun hükümdar olmasını istiyordu. Sonunda Teoman'ı kandırdı. Ama Mete Buna razı olmadı ve derhâl bir ordu toplayarak Hun tahtını ele geçirmek üzere yola çıktı. Böylece Türk târihinde ilk defa bu şehzade (prens), devlet uğruna babasıyla taht kavgasına girişiyordu. Osmanlı İmparatorluğu zamanında da ilk defa Birinci Murâd'ın oğullarından Savcı (Yıldırım Bâyezîd'in ağabeyisi) babasına karşı çıktı; sonra İkinci Bâyezîd'in oğlu Selim (Yavuz) babasıyla taht kavgasına girdi. Kanûnî'nin çok sevdiği eşi Hürrem Sultân kendi oğlu Selîm'i (İkinci Selim) veliaht yapmak isteyince, pâdişâhın öbür oğulları (Mustafa ve Bâyezîd) da babalarına isyan ettiler.[6]

Mete çok yüksek kabiliyetli bir komutandı. Topladığı ordu ile babasını yendi ve Hun tahtına oturdu. Çin târihleri onun üstün meziyetlerini ve yaptığı büyük işleri uzun uzun anlatırlar. Devletinin ve milletinin işleri için kendi çıkarlarını hiçe sayardı.

Anlatılanlara göre bir defasında Hunlar, zor durumda kalmışlar ve Çinliler'den barış istemişlerdi. Çinliler, barış için Mete'nin en sevdiği atını istediler, hemen verdi. Ama Çin hükümdarı bununla yetinmedi, başka şeyler de istedi. Mete, kendine ait nesi varsa hepsini birer birer veriyordu. Sonra Çinliler sınırda küçük bir arazî istediler. Burası; hiçbir ise yaramayan kurak, kumlu bir topraktı. Ama Mete buna çok sinirlendi ve şöyle dedi:

«Benden ne istedinizse verdim, çünkü onlar benim malımdı. Ama bu toprak benim değil, milletimindir. O toprağı korumak için savaşır, canımı veririm.» [6]

Mete'nin M.Ö. 174 yılında ölümü ile yerine oğlu Gökhan (M.Ö. 174-161) geçti. Gökhan devrinde Hun İmparatorluğunun teşkilâtı daha da kuvvetlendi. Devletin sınırları genişledi. Çin, Hunlara vergi vermek sûretiyle barış politikasını devâm ettirdi. Gökhan, Tanrı Dağlarının doğusunu ellerinde tutan Yüeçiler'i yenerek batıya sürdü. Hunların doğu komşusu Çinliler, Türkleri askerî güç ile yenemeyeceklerini anlayınca, “Türk'ü Türk'e kırdırmak” politikasını tâkip ettiler. M.Ö. 1. yüzyılda Hunlar'ı "Doğu" ve "Batı" Hunlar olmak üzere ikiye ayırdılar. Batı Hun Devleti, M.Ö. 48-36, Doğu Hun Devleti ise M.Ö. 48-M.S. 48 yılları arasında hüküm sürdü. Çiçi Hân (M.Ö. 56-36) bölünmeyi önlemek için uğraştıysa da muvaffak olamayıp, Çinliler tarafından öldürüldü.[1]

Türk tarihinde “Toprak ülkenin temelidir” diyerek vatan mefhumunu ortaya koyan Mete'den yaklaşık 150 yıl sonra Hunların başına geçen Çi-Çi Yabgu'nun (M.Ö. 41 yılında Çinliler ile yaptığı savaşta öldü) savaşçılarına ve halkına irad ettiği nutuk asırlar boyunca hafızalardan silinmemiş ve hatırası Türk boyları arasında ebediyen yaşamıştır. Bu ünlü Türk Başbuğu, atalardan kalan yadigârlar arasında geniş ülkelerle birlikte, hürriyet ve istiklalin de bulunduğunu ve bu kıymetli emanetlere önem verilmemesinin milli ihanet sayılacağını açıklayan aşağıdaki sözleri ile tarihte “milliyetçiliği devlet siyasetinde temel yapan ilk Türk devlet adamı” olmuştur.

Kendisini imha edecek Çin ordusunun hücumunu beklerken Çi-Çi, halkına ve askerlerine şunları söylemiştir:

«Boyun eğmeyeceğiz. Çünkü bu, şân ve şerefle yaşamış olan ecdâdımıza karşı yapılması mümkün ihânetlerin en büyüğüdür. Atalarımız bize geniş ülkelerle birlikte hürriyet ve istiklâli de emânet ettiler. Savaşçı ve süvâri hayâtımız sâyesinde yabancıları titreten bir millet olduk. Korumakla vazîfeli bulunduğumuz bütün bu emânetleri âdî bir ömür uğruna fedâ edemeyiz. Hepimizin bildiği gibi savaşta cengâverlerin kaderi ölümdür. Biz ölsek de kahramanlığımızın şânı yaşayacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaktır.» [7]

Doğu Hun Devleti, M.S. 48'de Çinlilerin askerî baskı ve siyâsî entrikaları sonucu Güney-Doğu ve Kuzey-Batı Hun İmparatorluğu adıyla ikiye bölündü. Kuzey Hun (38-93), Güney Hun (48-303) devletleri Sienpiler ve Çinliler tarafından yıkıldı. Hunlar, batıya ve güneye inerek, târihteki büyük “Kavimler Göçü”nü başlattılar. Batı'ya gidenlere “Avrupa Hunları”, Hindistan'a gidenlere “Akhunlar” adı verildi.[1]

Avrupa Hunları

Avrupa Hunları (M.S. 90-468), Hazar Denizi ile Yayık ve İdil ırmakları arasında kalan geniş bir alana yayıldılar ve bölgede yaşayan kabîleleri de hâkimiyetleri altına aldılar. 375 yılında Balamir komutasındaki Hunlar, akınlarını Avrupa'ya yönelttiler. İdil Irmağını geçen Hun akıncıları, Tuna boylarına kadar gelip, Macaristan'a yerleştiler. Munçuk'un oğlu Attila (445-453) zamânında 447-448 yıllarında Avrupa'da yetmiş kadar şehir ele geçirildi. Hun orduları, İstanbul kapılarına dayanıp, Bizans'ı haraca bağladı. 451'de Galya'ya yâni Fransa'ya girdi. Milano ve Parvia'yı da alan Attila, Roma üzerine yürüdü. Papa III. Leon ve Roma Konsül Heyetinin ricâları ile Batı Roma İmparatorluğu merkezine girmedi (452). Anlaşma yapıp, Roma'dan geriye döndü. Avrupa'da çok kan döktü. “Tanrı'nın Öfkesi” da denilen Attila, 453 yılında öldü.[1]

Attilâ iktidarından ve Hun gücünden korkan Hıristiyan inancına göre Attilâ'nın atının bastığı yerde ot bilmezmiş. Attilâ'nın Avrupa'ya saldığı korku yüzünden, kilise ona direnme cesaretini gösterenleri azizliğe yükseltti: Paris'i kurtaran Azize Genevieve; Romalıları yardıma çağıran Orieans piskoposu Aziz Aignan, Roma'ya ilişmemesi için Attilâ ile pazarlığa girişen papa Leo I bunlar arasındadır.[8]

Attila'nın ölümünden sonra 4.000.000 km²lik geniş bir alana yayılan Avrupa Hunları, taht kavgaları sonucu dağılmaya başladı. Attila'nın büyük oğlu İlek Han (453-454), 454 yılında öldürülüp, yerine diğer oğlu Dengizek (454-496) geçti. Dengizek Han, Hunları birlik içinde toplayarak devleti koruyup, yaşatmak istemesine rağmen muvaffak olamadı. Attila'nın diğer oğlu İrnek, 496 yılında Bizans'a tâbi oldu. Avrupa kavimleri, hunlardan teşkilâtçılığı öğrenip, sosyal ve siyâsî hayatlarına yön verdiler.[1]

Akhunlar

Akhunlar, 5. yüzyılda Batı Türkistan ve Afganistan bölgelerinde devlet kuran bir Türk kavmi. Akhunlar'a Çinliler “Ye-ta”, Araplar “Haytal”, Bizanslılar ise “Eftalitler” demektedirler. Akhunlar'ın 5. yüzyıl başlarında Sibirya'daki Hun-Türk imparatorluğunun yıkılması neticesinde batıya göç ederek bu bölgeye yerleşen Hiungnular'ın bir kolundan oldukları tahmin edilmektedir. Buraya yerleştikten sonra İran'daki Sasaniler ile savaşarak topraklarını genişlettiler. Sasaniler, Akhun saldırılarına Behram Gur zamanında karşı koydular. Onun ölümünden sonra Akhunlar, İran'a baskılarını artırdılar. Akhun İmparatoru Aksungur Han, himayesine aldığı Firuz'u, Sasani tahtına çıkardı (459). Bu yardımına karşılık Telekan ve Tirmiz şehirlerini aldı. Kuzey Hindistan'a düzenlediği bir seferle Guptalar Devleti'ni yıktı ve Pencab'ı ele geçirdi (470).

499 yılında İran'da Mejdek taraftarlarının çıkardığı isyanda tahtını kaybeden Sasani hükümdarı Kubad, Akhunlar'a sığındı. Akhun hükümdarı Toraman 30.000 kişilik bir kuvvet göndererek isyanı bastırdı ve Kubad'ın tekrar tahtına çıkmasını sağladı. Toraman ve oğlu Mihrikula dönemlerinde Akhunlar güçlerinin zirvesine ulaştılar. Kuzey Hindistan ile Orta Asya'da Karaşar ve Kandehar dolayları, ülke topraklarına katıldı. 515'te Toraman'ın ölümü üzerine yerine geçen oğlu Mihrikula 530 yılına kadar sürdürdüğü akınlarla Pencap bölgesini tamamen ele geçirdi. Budizm inancına şiddetle karşı çıkan Mihrikula, Hunların bu inancı benimsememeleri için sıkı tedbirler aldı. Çok sayıda buda tapınağını yıktırdı.

Ancak Orta Asya'da Göktürklerin ve batıda Sasaniler'in giderek güçlenmeleri, Akhunlar'ın hakimiyetlerini uzun müddet korumalarına imkan vermedi. Göktürkler, Sasaniler'le birleşerek Pencap dışında bütün Akhun topraklarını aralarında pay ettiler (563-567). Akhunlar, küçük beylikler halinde uzun müddet varlıklarını devam ettirdiler. İslamiyet'in yayılması esnasında Araplar, Toharistan bölgelerinde Akhunlar'a rastlamışlardır. Bunlar, Sasaniler'e karşı Müslüman Arapların saflarında yer almışlardır. Afganistan'daki Dürraniler ile Kalaç Türkleri, Akhunlar'ın soyundandırlar. [9]

Büyük göç sırasında Hun Türklerinin bir başka kolu Orta Asya'dan güneye inerek Afganistan, Kuzey Hindistân ve Türkistan'ın bir bölümünü içine alan bölgeye yerleşti. 420 yılında Akhuşunvar'ın kurduğu Akhun Devleti, Kuzey ve Güney Akhunlar olmak üzere ikiye ayrıldı. 496 yılında Güney Akhunlar hükümdârı Toraman zamânında imparatorluk hâline geldiler. Altıncı yüzyılda Göktürk hâkimiyetine giren Akhunlar, 567'de yıkıldı.[1]

Devlet Yönetimi ve Ordu

Hunların devlet başkanına “Şan-yü” ve “Tanrıkut” denir ve kutsal kabul edilirdi. Hânedân, en soylu ve imtiyâzlı kabîleden gelirdi. Ordu teşkilâtı; ikili, dörtlü, altılı ve yirmi dörtlü usûle dayanıp, onluk, yüzlük, binlik ve on binlik düzenleri vardı. Hun ordusu, 24 tümenden meydana gelirdi. Hunlar, atlı göçebe hayâta alışıp, at eti yiyerek, kısrak sütü içerek, çoluk çocukları ile at sırtında dolaşarak, atlı savaş usûlünü ilk defâ kullanmışlardır. Çok süratli hareket kâbiliyetine sahip olduklarından, büyük orduları ve vuruş güçleriyle, kendilerinden daha kalabalık yerleşik milletlere üstünlük sağlamışlardır.

Atlı göçebe hayâtın icâbı olarak Hunlar, çepken, yelek, şalvar, börk, deri kalpak, tokalı kemer gibi giyim kuşam; sucuk, pastırma, kakaç, kuru kaymak, tarhana, kurut, kavurga, kavut gibi yiyecekler ile kendi buluşları olarak tulum, türgü, deri sofra altı, tuluk, yannık, dağarcık gibi deri eşyâları kullanırlardı. Çok hızlı göç eden Hunlar, çoluk çocukları, davar, sığır ve deve sürüleri ile yedek atları sâyesinde bir iki yıl içinde Çin Seddi'nden Kafkaslar ve Tuna boylarına ulaşmışlardır.

Hunlar, atlı savaş usûlleri sâyesinde çok kalabalık Çinlileri ve Romalıları yenmişlerdir. Türk savaş usûlü ve giyim kuşamını taklit etmek isteyen Çinliler ve Bizanslılar, koşan at üzerinde geriye ok atma, hünerini bile gösterememişlerdir.

Hunların hür idâresi altında danışma meclisi mâhiyetinde “Kingeş Meclisi” denilen “Yıllık Dernek, Yığınak” toplanıp, ziyâfetler verilirdi. Bu meclis, hükümdâr seçmek, mevki, damga, ünvân vermek, insan ve hayvan sayımı yapmak için toplanırdı. Bir çeşit devlet meclisi olan topluluk, Türklerin tanışma ve kaynaşmasını da sağlardı.[1]

Sanat

Hun sanatı deyimi, M.Ö. 244 M.S. 216 arasında bu devletin sınırları içinde yaratılan sanat eserlerini ve daha sonra Doğu Avrupa'da kurulan Batı Hun Sanatı'nı kapsar. Bu bölümde Asya Hunları (Hiung-Nu) ele alınır.

Hunların ataları diğer prototürk topluluklarla birlikte erken devirden beri Türk Sanat Tarihi ve Arkeolojisi'nin temelini oluşturan eserleri ve üslupları meydana getirmiş ya da benzer şekilde yaşayan toplulukların sanatlarını kullanarak sentez oluşturmuştur.

Hun Sanatı denildiğinde muhteşem madeni eserler, dokumalar ve kazılarda ortaya çıkarılmış çeşitli arkeolojik malzeme akla gelir. Fakat Türk Mimarisi'nin ilk gelişmiş örnekleri bu devrede görülür. Bu örnekler yerleşik Güney kavimlerinde olduğu gibi büyük boyutlu mimari yapılar değildir. Hunlara ait ordu kent tarzı şehirlerin varlığı Çin kaynaklarına dayanılarak biliniyorsa da bu yapılar hakkında fazla bilgi yoktur. Bu dönem Türk Mimarisi'nde söz edilen unsurlar Kurgan ve Çadırlardır.

Türk topluluklarında mezar mimarisi buna bağlı Sanat Tarihi kapsamına giren unsurlar bu kavimlerdeki ölüme dair dini inanışlar sonucu ortaya çıkmıştır. Bu inanışlara göre asil soydan biri öldüğünde cesedi bir süre çadırda bekletilir. Cesedin komaması için iç organları çıkarılır. Bir çeşit mumyalama işlemi yapılır. Cesedin gömüleceği bir kurgan yapılır. Cenaze töreninde yapılan işlemlerden ölen kişinin öteki dünyada yaşayacağına inanıldığı anlaşılır. Çünkü kurgan'a ölenin kullanacağı çeşitli eşyalar ve mezar hediyeleri konur. Ölenin atları bu amaçla ölenle beraber gömülür. Atların kuyrukları matem işareti olarak kesilir ya da değişik şekillerde örülür veya bağlanır. Bu arada yoğ töreninde çeşitli hayvanlar (daha çok at) kurban edilir. Bunların büyük bölümü törene katılanlar tarafından yenilir. Arzhan Kurganı'nda ana mezarın çevresindeki odalarda binlerce at kalıntısı saptanmıştır. Ukok Platosu'nda kazılan bir kurgandan sadece soylu bir kadının dövmeli cesedinin kadınlara da erkekler kadar önem verildiğini gösterir. Çin kaynaklarında Hunların cenaze merasimi hakkında tabut kullanıldığı, tabutların altın ve gümüş işlemeli kumaşlarla veya kürklerle örtüldüğü belirtilir. Ayrıca ölüyle birlikte öldürülüp gömülenlerden söz edilir.[2]

Din

Hunlarda din adamlarına "Şâman" derlerdi. Bu bakımdan Hun inancına "Şamanizm" adı verilmiştir. Şamanların cenâzede, düğünde şiir söyleyen, çeşitli konularda fikri sorulan ve aynı zamanda ahâlinin tedâvi işleriyle uğraşan kimseler olduğu sanılmaktadır. Şamanlardan başka olan bilgeler, daha çok tutulurdu. Bunlar, çok bilgili ve tecrübeli kimselerdi. "12 hayvanlı Türk takvimi"ni kullanıp, 4 yön ve renk adına göre de teşkilat ve coğrafî tâbirler kullanırlardı.[1]

Toplum ve Yaşayış

Şaman dininin etkisi ile kadın-erkek ilişkilerinde eşitsizliğin olmaması, kadının toplum içinde önemli bir yerinin olması ve bunun örf ve adet ile şaman anlayışına dayalı olması, başlıca toplumsal kurallardır.[2]

Kaynaklar

[1] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Hunlar" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1993.
[2] www.definesirlari.com/index.php?topic=1720.0;wap2
[3] www.affettimseni.com/forum/turkmogol_iliskileri-t2402.0.html
[4] www.sorucevap.com/bilimkultur/sosyalbilimler/tarih/ders.asp?207989
[5] www.supermeydan.net/forum/forum389/thread55389.html
[6] yasevyaterket.com/index.php/islamiyet-oncesi-turk-devletleri/buyuk-hun-imparatorlugu.pdf
[7] wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=90618
[8] www.fussilet.com/hunlar-t7666.0.html
[9] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Akhunlar" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1993.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36751009 ziyaretçi (102841884 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.