Hz. Ömer ve Adaleti
 

Hz. Ömer ve Adaleti

Hazırlayan: Akhenaton

Adâlet kelimesi, Allah'ın 99 sıfatından biri olarak ‘adlün’den gelmektedir ve "Adl", en yüksek adâlet sâhibi demektir. Adâlet, “yerli yerine koymak”, yaratılış anındaki ilk yerleştirmek anlamlarında kullanılabilir. Herkesin adâleti 0 sağlaması mümkün değildir. Onun için halkımız, “Adâlet, kıldan ince kılıçtan keskindir.” der.

İslam'a göre mutlak adâleti, ancak Allah sağlayabilir. İnsanlar, ancak ellerinden geldiğince sağlamaya çalışırlar. Bir hâkim, âdalete uygun karar verdiğinde 10 sevap alır. Adâleti, araştırır fakat yine kararda isâbet olmasa bile ona yine bir sevap vardır. Bu nedenle, İslâm’da âdil hâkimlerin değeri yüksektir. Bilerek ve bilinçli olarak yanlış karar verenlerin de durumları tam tersine o kadar kötü olur.

Allah tarafından adâletin vicdânına yerleştirilmiş olduğu insan, adâletli davrandığı ölçüde hem kulluk etmiş, hem de ahlâkına uygun mutlu bir ömür sürmüş olur. Bu, bir bakıma insanı, Allah’ın emrini, emrettiği biçimde yerine getirme sorumluluğuna götürür.

Bir memlekette baştan sonuna kadar bütün idâreciler âdil olursa, o memlekete bereket gelir, o memlekette rızık çoğalır; işler yoluna girer, üretim artar; nizam ve intizam hüküm sürer. Bunun aksine idâreciler, zulüm yaparlarsa, o toplumda nice zenginlikler, bolluklar, huzur ve refah yerle bir edilir. Bu bakımdan, adâlet mülkün temelidir.[1]

Kamu adına hareket eden tüm kamu görevlileri gibi hâkimleri de sadece maddi müeyyidelerle denetim altında tutmak mümkün değildir. Bir Müslüman için hiçbir maddi müeyyide ahirette mahkeme-i kübrâda hesap verme duygusundan ve Allah korkusundan daha tesirli değildir. Bu gerçeği bilen Halife Ömer adaletli kararlar için merkezi otoritenin korkusundan önce hâkimlerin kendi vicdanlarını denetim otoritesi olarak görmelerini tavsiye etmiştir.[2] Bu gerçek Hıristiyan kültüründe; “Vicdan, en yumuşak yastıktır.” şeklinde ifade edilmiştir. Yargıçların bu yastığın farkında olduğu sistemlerde adalet terazisinin duyarlılığından endişeler azalacaktır. Ancak hiç kimse yalnız vicdanının denetimiyle baş başa bırakılmamalıdır.[3]

Hz. Muhammed'in vefatından sonra halife seçilen Ebû Bekir, ilk iş olarak Usame b. Zeyd'in kumandasında sefere hazırlanan orduyu Suriye taraflarına doğru yola çıkarmıştır. Arkasından Hz. Muhammed'in vefatıyla birlikte isyana dönüşen dinden dönme olayları ve yalancı peygamberlerle mücadele etmiştir. İki yıllık kısa hilafet döneminde çok büyük problemlerle uğraşan Hz. Ebû Bekir, yargı işlerini yürütme görevini Hz. Ömer'e vermiş. kendisi devlet idaresini Hz. Muhammed'in bıraktığı yerden devam ettirmiştir.[4]

İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren adil bir yönetim için vatandaşların mahkemelere başvurmalarının zor ve pahalı olmaması için gerekli tedbirler alınmıştır. Halife Ömer adaletin pahalıya mal olmamasına büyük önem vermiş, herkesin mahkemeye kolayca müracaatını sağlayacak kurallar koymuştur. Çünkü adaleti istemenin zor ve pahalı olması, kanun desteğini isteyenlerin haklarından vazgeçmelerine sebep olacaktır.[5] Böylece hak aramanın sadece zenginlere has bir lüks olmaması sağlanmıştır. Diğer taraftan adaletin zamanında gerçekleşmesi önemsenmiştir. Çünkü gecikmiş adalet zulümdür. Bir hakkın sahibine verilmemesi kadar zamanında verilmemesi de haksızlıktır. Halife Ömer, Ebu Ubeyde b. Cerrah’a yazdığı mektupta bu hususa dikkat etmesini şu ifadelerle tavsiye etmiştir. “Taşradan gelenleri fazla bekletme, çünkü uzak yerden gelmiş olanlar, uzun süre beklemeye tahammül edemeyip davasını bırakıp memleketine dönüp gidebilir.” [6]

Ancak adaletin geciktirilmesinden endişe ederken de acele edilmemesi gerekir. Bu durum Hz. Ömer’in Küfe’de yargıçlık yapan Şureyh’e yazdığı talimatnamede şu şekilde ifade edilmiştir. “Acele etmeden düşünerek vereceğin hüküm senin için daha hayırlıdır.” [7][3]

Hz. Ömer halife olduğunda Arap yarımadası ile birlikte Filistin, Suriye ve Irak'ın bazı bölgeleri Müslümanların idaresi altındaydı. Vefat ettiği zaman Tunus'tan Türkistan'a, Ermenistan'dan Hindistan'a kadar olan bölgeleri idaresi altına almıştır. Basra gibi yeni kurulan ve hızla genişleyen İslam coğrafyasında kamu hizmetlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesi ve adaletin sağlanması gerekiyordu. Bu sebeple Hz. Ömer, valileri ehil kimseler arasından seçmeye özen göstermiştir.[2]

Hz. Ömer, eşitlik kavramını hakimlerin fikrine adeta nakşetmek için büyük çaba harcardı. Bir defasında halife Ömer ile anlaşmazlığa düşen Ubey b.Ka'b, onun aleyhine dava açmıştı. Zeyd b.Sabit, yapılan duruşmada hakimdi. Duruşmaya gelen Ömer'e Zeyd'in saygı göstererek yerinden kalkması üzerine Hz. Ömer, "Bu senin ilk adaletsizliğin" diyerek, Ubeyin yanında oturdu. Ubey'in delili yoktu. Ömer de iddiayı reddettiği için adet üzere davacı, .Ömer'in yemin etmesini istedi. Dava edilenin Emirul-müminin makamında olması hasebiyle, Zeyd, Ubey'den bu hakkından feragat etmesini rica etti. Bu defa taraf tutmaya canı sıkılan Ömer, Zeyd'e hitaben: "Eğer senin nazarında Ömer ile herhangi bir adam eşit değillerse hakimlik makamına layık değilsin." dedi.[8][9]

Hz Ömer’in tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında Hz Ömer’i öyle över ki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye müdahale edip, onu susturmaya çalışır Namazdan sonra durum Hz Ömer’e iletilir Halifenin emriyle valiye karşı gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz Ömer’in huzuruna girince selam verir Hz Ömer, hiddetinden selama karşılık vermez. Onu azarlar Bunun üzerine sahabi: - Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç işledin, deyince hiddeti birden kaybolan Hz Ömer: - Nedir benim o iki suçum? - Allah’ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin için almadın. Vacibi terk ettin Bu bir Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin Bu da iki Hatasını anlayan Hz Ömer, olayı anlatmasını isteyince, Sahabi: - Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle övdü ki bu söz, cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz Ebubekir’den daha üstün olduğun izlenimini bıraktı İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek için müdahale ettim Halbuki sen fazilet yönünden Hz Ebubekir’in yarısı kadarsın Hz Ömer, - Neden? Sahabi: - Peygamberin orduya yardım ediniz! emri karşısında sen servetinin yarısını getirmiştin Hz Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve Ashabın gözlerini yaşartmıştı Bunun üzerine Hz Ömer, o kişiden özür dileyip dua istedi ve onu serbest bıraktı Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.[10]

Sa'd ibni Ebî Vakkas Mısır vâlisiydi. Mısır'ın İslâmlaştırılmasında bir de câmi yapılacaktı. Bu câmiye en uygun yer ise bir Yahûdinin yeriydi. Mısır vâlisi, Yahûdinin yerine câmi yapımına başladı. Yahûdi buna râzı olmamıştı, çâresiz bir şekilde düşünürken Müslümanlardan bir zat: “Nedir senin bu hâlin?“ diye sorar. O da: “Bir evim vardı, başka bir şeyim yoktu. Vâli şimdi oraya câmi yapıyor. Ben ne yapabilirim? Şimdi açıkta kaldım” der. Müslüman ona der ki: “Sen git Medine'ye... Orada Halîfe Ömer vardır. Derdini ona anlat. Senin derdine mutlaka çâre bulur.” Yahûdi daha İslâmiyet’in nasıl bir din olduğunu bilmiyordu. Medine'ye varır. Halîfe'yi sorar, ona bahçede olduğunu söylerler. Yahûdi gider bahçeyi bulur. Bakar ki, orada bir adam çalışıyor. Yanına yaklaşıp: “Ben Halîfe Ömer'le görüşmek istiyorum.”, der. Ona göre hükümdarın tarlada ne işi vardı ki… Karşısındaki: “Derdini anlat! Ömer benim.” diyerek Yahûdiyi karşılar. Yahûdi derdini anlatıp bir çâre bulunmasını söyleyince Hz. Ömer, öfkeli bir şekilde, yerden aldığı bir kemiğin (bir rivâyette bir tuğlanın) üzerine bir şeyler yazıp adamın eline verir: “Götür bunu vâliye ver” der. Yahûdi bu yazışmadan pek bir şey anlamaz. Bundan bir şey çıkmaz der, kendi kendine... “Çünkü bir kemik üzerindeki iki satır yazının koskoca Mısır Vâlisi’ne ne etkisi olabilirdi ki…” diye düşünür. Ama Yahûdi bu kadar büyük sıkıntılara katlanarak bu kadar yolu tepmiştir. Sonunda Mısır'a gelip, sırf denileni yapmak için, elindeki kemiği Sa'd ibni Ebî Vakkas'a verir. Yahûdi o anda şaşırır. Çünkü kemikteki yazıyı okuyan vâli hayli korkmuştur, âdetâ dizleri titremeye başlar. Vâli hemen Yahûdinin evini eskisinden daha güzel bir şekilde tâmir ettirir ve Yahûdiye geri verir. Ayrıca, onu memnun etmek için bir miktar da yardımda bulunur. Ne olmuştur? Vâli neden bu kadar korkmuştur? Kemiğin üzerindeki iki satır yazının esrârı nedir? Hz. Ömer'in gönderdiği kemiğin üzerinde sâdece şu iki cümle yazılıdır: “Allah’a yemin ederim ki, ben Nüşrivan’dan daha âdilimdir”.[1]

Yine Hz. Ömer'in, Ebu Musa el.Eşari'ye yazdığı bir mektup vardır. Bu mektup, alimler arasında pek ünlüdür. Halife Ömer'in İslam'daki kadılığın esaslarını belirttiği bu mektubu şöyledir.

"Sana takdim edilen delilleri dikkatle incele ..Üzerinde iyi düşün, şunu bil ki, geçerli hale getirilmeyen bir haktan söz etmek, boşunadır. Oturuşunda, gülüşünde, konuşmanda ve icraatında herkese aynı şekilde davran. Böyle yap ki, hiçbir nüfuzlu şahıs senin, taraf tutacağın vehmine kapılmasın ve hiç bir zayıf senin adaletinden ümidini kesmesin. Öfkeli olmaktan, sıkıntı ve ıstırap vermekten, halkı rahatsız etmekten, kızgınlığın olan insanlara değişik davranmaktan sakın." [11][9]

Hz. Ömer'in Ebu Musa'ya gönderdiği yargılama usulüne ilişkin bu mektubu İslam yargılama hukuku tarihi açısından çok önemli bir yere sahiptir. O, bu mektubunda yargılama hukukunun temel meselelerine temas etmektedir. Mektubun özellikle tarafsızlığa önem vermesi, eski hukuklarda rastlanan keyfi delilleri kaldırıp objektif delilleri şart koşması, bu tür delillerin bulunmadığı durumlarda yemini onların yerine ikame etmesi, hukuk tarihinde ileri bir anlayış olarak kabul edilmektedir. Bu mektup sonraki dönem İslam hukukçuları tarafından yargılama hukukunun esasları ortaya konulurken kendisine sıklıkla başvurulan temel bir kaynak olmuştur.[12][4]

Kaynaklar

[1] Prof. Dr. Mustafa Temiz, "Adalet ve Hz. Ömer" (makale).
[2] Muhammed Hamidullah, "Halife Hz. Ömer Devrinde Adli Teşkilat" (tre. Fahrettin Atar), İslam Anayasa Hukuku, Beyan Yayınları, İstanbul1 995, s. 284.
[3] Şahban Yıldırımer, "İslam Hukukunda Yargıç Etiği", e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, ISSN: 1308-9633 Sayı:VIII Kasım 2012
[4] Yrd. Doç. Dr. Abdüsselam Arı, "Hz. Ömer'in Ebu Musa el-Eşari'ye Gönderdiği Mektubun Yargılama Hukuku Açısından Analizi" (makale).
[5] Şibli Numani, "Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi", (Çev. Tahir Yaşar Alp) Çağ Yayınları, İstanbul 1979, c. II, s. 96
[6] Muhammed Hamidullah, "Mecmûa’tu’l-Vesâiki’s-Siyâsiyye lil A’hdi’n-Nebevî ve’l-Hilâfeti’r-Râşide", Dâru’n- Nefâis, Beyrut 1985, s. 438
[7] Muhammed Hamidullah, "İslam Anayasa Hukuku", s. 287
[8] Şibli Numani, "Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi" .çev. T.Y.Alp c 2, s. 94.
[9] Doç. Dr. İsmet Kayaoğlu, "İslam'da Adalet Mefhumu" (makale).
[10] "İslam Tarihi ve Uygarlığı" (ders kitabı), Palm Yayınevi, s.110-111.
[11] M. Sibai, "İslam Sosyalizmi", çev. A. Niyazioğlu, İstanbul 1976, s.150.
[12] M. Yaşar Kandemir, "Ebu Musa el-Eş'ari", DİA, X, s.191.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Ayşegül, 12.03.2014, 11:54 (UTC):
“Acele etmeden düşünerek vereceğin hüküm senin için daha hayırlıdır.” Çok doğru bir söz ancak, bazen bir düşünce etrafında fazla gezinmek de konunun gidişatı üzerinde sapmalara sebebiyet verebiliyor. İşte hz. Ömer'in adalet terazisini dengede tutan en önemli ögelerden biri de bu zamanlamayı doğru noktada tayin edebilmesiydi sanırım... Şeytanı saklı olduğu detaydan bulup çıkarmak da onun tek gözünü kör edebilecek kadar basiret sahibi olana yakışırdı elbet... Bir rivayete göre denirki, "fitne ve fesat kapısı hz. Ömer'den sonra sonuna kadar açılmıştır." Dünyanın böylesi muhteşem zaatlar ile şeref bulduğu dönemlerde gelemedik şu dünyaya... Daha çok adaletsizlikte şeytanı bile gölgede bırakan bir güruhun içinde bulduk kendimizi... Adalet, artık kişiye özel. Adalet talep edenlerin çoğunluğunun isteği karşısındaki için adaletsiz davranılmasıdır. Böylece kişisel hırs ve çıkarlarına uyan ne ise o uygulanacaktır ki o da bir şekilde rahat etsin. Karşı tarafa verilen rahatsızlık ve sıkıntı memnuniyet verici bir adalet olmuş oluyor; nasıl olduğunun bir önemi yok ya da ne tür bir hasara sebebiyet vereceğininde... Hz. Ömer adaletini sağlamak için onun gibi bir imana sahip olmak gerekiyor sanırım. Allah için tir tir titreyen bir yüreği taşımak lazım... Bir Hz. Ali bir Hz. Ömer, oldum olası en hayranlık duyduğum şahsiyetlerin başında gelenlerdendir. (Lütfen HZ.peygamber yok mu? gibi saçma bir soru gelmesin akıllara) Yıllar önce bir kitapta okumuştum. Hz. Hatice, avluda oturan Hz. Ebubekir Hz. Ömer, Hz. Osman ev Hz. ali'yi görünce demişti ki "Herkes dört yapraklı yoncayı arar durur ama işte benim bahçemde açmış" Bu çok hoşuma gitmişti. Benim içinde öyleydi: Hz Ebubekir "Sadakat" Hz Osman "Tevazu" Hz. Ali "İlim" Hz. Ömer ise "Adalet" demekti ve bu yaprakları bir arada tutan naif dal ise Hz. Muhammed (s.a.v) idi... Yani ben öyle tahayyül ettim her zaman nedense... Allah Hz. Ömer adaletiyle hüküm veren, Hz. Ebubekir sadakatiyle hizmet eden Hz Osman gibi tevazulu Ve Hz Ali'nin ilmiyle idare eden Yöneticiler nasip eylesin... evet, bir mucize ister gibiyim ama, daha önce gerçekleşmiş, şimdi neden olmasın?

Yorumu gönderen: Mahlas, 11.03.2014, 21:13 (UTC):
Sana takdim edilen delilleri dikkatle incele ..Üzerinde iyi düşün, şunu bil ki, geçerli hale getirilmeyen bir haktan söz etmek, boşunadır. Oturuşunda, gülüşünde, konuşmanda ve icraatında herkese aynı şekilde davran. Böyle yap ki, hiçbir nüfuzlu şahıs senin, taraf tutacağın vehmine kapılmasın ve hiç bir zayıf senin adaletinden ümidini kesmesin. Öfkeli olmaktan, sıkıntı ve ıstırap vermekten, halkı rahatsız etmekten, kızgınlığın olan insanlara değişik davranmaktan sakın."



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36750891 ziyaretçi (102841627 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.