Hz. Hüseyin
 
Hz. Hüseyin, Hossena

Hz. Hüseyin

Bu yazı, ziyaretçilerimizden gelen istek üzerine hazırlanmıştır. Siz de merak ettiğiniz ve siteye eklenmesini istediğiniz konuları "iletişim formu" ya da sağdaki "Aradığınız konular" başlığının hemen altındaki link yoluyla bize ulaştırabilirsiniz.

Hz. Muhammed'in Hz. Fâtımâ'dan torunu, Hz. Ali ve Hz. Fâtımâ'nın 2. oğlu. Hicretin 4. yılı Şaban ayının 5'inde dünyaya geldi.[1][2] Ümm-i Hâris hazretleri anlatır: Birgün Hz. Muhammed'in huzuruna varıp, bir rüya gördüğümü ve çok korktuğumu arz ettiğim zaman, buyurdular ki: " Ne gördün?" . " Sizin vücudunuzdan bir parça kestiler, benim yanıma eklediler." " İyi görmüşsün, Fatıma'nın bir oğlu olacak ve senin yanında kalacaktır." [3]

Hz. Hüseyin'in ismini Hz. Muhammed koydu. Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Cebrail gelip " Ya Muhammed! Rabbin sana selâm söylüyor. Oğluna, şu Harun'un oğlunun ismini koy diyor." dedi. Hz. Muhammed: " Ey Cebrail: Harun'un oğlunun ismi nedir?" diye sordu. Cebrail: " Şebir" dedi. Hz. Muhammed, " Benim dilim, Arapça" buyurdu. Cebrail " Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy" dedi.[4]

Hz. Hüseyin, Hz. Muhammed'e çok benziyordu. Hz. Ali " Hasan, Allah'ın Elçisi'ne göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi." [5] demişlerdir.

Hz. Muhammed Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında, " Allah'ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları" .[6] " Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolladığım 2 reyhanimdir" ; [7] " Hasan ve Hüseyin'i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur" ; [8] demişlerdir.[1][2]

Allah, Kurân-ı Kerîm'de, ehl-i beyte, mealen buyuruyor ki: " Allah, sizlerden ricsi, yani her kusur ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemek irade ediyor." Bu âyet gelince, ashab-ı kiram sordular. " Ey Allah'ın Elçisi! Ehl-i beyt kimlerdir?" O sırada, Hz. Ali geldi. Mübarek hırkasının altına aldılar. Fatımatü'z-Zehra da geldi. Onu da yanına aldılar. Hasan geldi. Onu da bir yanına, sonra gelen Hüseyin'i de öbür tarafına alarak buyurdular ki: " İşte bunlar, benim ehl-i beytimdir." Bu ayet ve ilgili hadis-i şerifler, Hz. Muhammed'in 2 mübârek torununu sevmenin şart olduğunu belirtmektedir.[3]

Hz. Muhammed Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in gönüllerince oynayıp eğlenmeleri için onlara eşlik eder, bir çocuk gibi onlarla oynardı. Hz. Hüseyin, Allah'ın Elçisi'nden deve olmalarını istediklerinde hemen yere eğilir ve onları mübârek sırtına alırdı. Ardından da " Bundan güzel deve olabilir mi?" buyururlardı.

Hz. Muhammed, birgün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan'la Hz. Hüseyin, güreşmeye başladılar. Hz. Muhammed gülerek " Ha gayret Hasan; Göreyim seni, yakala Hüseyin'i!" diyerek Hz. Hasan'ı kayırınca, Hz. Ali: " Yâ Allah'ın Elçisi: Sen Hüseyin'i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyüktür." dedi. Peygamberimiz " Baksana Cebrail'de, Hüseyin'e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor." buyurdu.[9]

Hz. Hüseyin buyurdu ki: Birgün yüksek dedemin huzuruna varmıştım. Übey bin Kâb da oradaydı. Bana, " Merhaba, ey Ebû Abdullah, ey göklerin ve yerin süsü" diye hitap ettiler. Übey bin Kâb hazretleri dedi ki: " Ey Allah'ın Elçisi! Gökler ve yer için, senden başka süs var mıdır?" Hz. Muhammed bunun üzerine buyurdular ki: " Beni insanlara Peygamber olarak gönderen Allah'ın hakkı için, Hüseyin bin Ali, yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyade süs, göklerin tabakalarıdır."

Birgün Hz. Hüseyin, Hz. Muhammed efendimizin yanındaydı. Annesine gitmek istiyordu. Hava yağmurluydu. Hz. Muhammed efendimiz duâ buyurdu. Hz. Hüseyin eve gidinceye kadar, yağmur ara verdi. Birgün Hz. Muhammed efendimiz, Hz. Hüseyin'i sağ dizine, oğlu İbrahim'i sol dizine aldı. Cebrail gelip dedi ki: " Allah, bu ikisinden birini alacaktır. Sen birini seç!" Hz. Muhammed efendimiz buyurdu ki: " Eğer Hüseyin vefât ederse, benim canım yandığı gibi, Ali'nin ve Fatıma'nın da canları yanar. Eğer İbrahim giderse, en çok ben üzülürüm. Benim üzüntümü, onların üzüntüsüne tercih ediyorum." 3 gün sonra oğulları İbrahim yaşamını yitirdi.

Hz. Muhammed efendimiz, Hz. Hüseyin yanına her gelişinde, onu öper ve buyururdu ki: " Selamet ve saadet o kimseye ki, oğlum İbrahim'i ona feda ettim."

Hz. Hüseyin'in yüzü, karanlık gecede etrafını aydınlatırdı. Yaya olarak 25 defa hacca gitti. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi. Buyurdular ki: " Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur." Ashâb-ı kiramdan Hz. Dıhye, devamlı ticaret için sefere gider gelirdi. Çok güzel yüzlüydü. Cebrail çok defa Hz. Muhammed'in huzuruna Dıhye şeklinde gelirdi.

Birgün Cebrail Hz. Muhammed'in huzurunda bulunuyordu. O zaman daha küçük olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den biri, Cebrail'i gördü. Hemen kardeşinin yanına koşarak dedi ki: " Dıhye, dedemizin yanında oturuyor, haydi gidelim." Koşup mescide girdiler. Cebrail'in dizlerine oturdular. Ellerini Cebrail'in koynuna soktular. Hz. Muhammed efendimiz, torunlarının bu hareketini görünce utanıp, engel olmak istedi. Cebrail, Hz. Muhammed'in mahcup olduğunu görünce, dedi ki: " Ey Allah'ın Elçisi! Niçin sıkılıyorsunuz? Fatıma teheccüd namazını kılarken, Allah beni gönderir, bunların beşiklerini sallardım. Böylece Hz. Fatıma rahatça namazını kılardı. Bazen de bunların anneleri namazdan sonra uyurken, bunlar ağlardı. Allah yine beni gönderir, anneleri uyanmasın diye, beşiklerini sallardım, ağlamazlardı. Çocukların bu hareketini bana karşı edepsizlik saymayın. Bunların yanıma gelip, ellerini koynuma sokmalarında bir mahzur yoktur."

Hz. Muhammed efendimiz buyurdu ki: " Ey kardeşim Cebrail! Şimdi bir şey yapmadılar. Daha ileri giderler endişesiyle engel oldum. Çünkü, ashabımdan Dıhye isminde birisi vardır. Çok kere sefere çıkar. Her dönüşünde bunlara hediye getirir. Sizi Dıhye zannedip, ellerini koynunuza soktular." Bunun üzerine Cebrail, “Ya Rabbi! Beni Habibinin yanında utandırma” diye duâ etti. Oturduğu yerden ellerini Cennet’e uzattı. Bir yeşil salkım üzüm, bir kırmızı nar eline geldi. Hz. Hasan üzümü, Hz. Hüseyin de narı aldı. Bunları yerlerken, bir dilenci gelip dedi ki: " Ey ehl-i beyt! O üzüm ve nardan bana da verir misiniz?" Hz. Muhammed'in yüksek yaratılışlı torunları, dilenciye vermek istediklerinde, Cebrail engel olarak dedi ki: " Ey Allah'ın Elçisi! O dilenci şeytandır. Cennet meyveleri ona haram iken, hileyle ondan yemek istedi."

Hz. Hüseyin'in ilk çocukluğu Hz. Muhammed efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Fakat bu hâl, çok sürmedi. Çünkü Hz. Muhammed yaşamını yitirdiler. Hz. Hüseyin, bundan sonra ilmini ve edebini babasının yanında tamamladı. [3]

Şahadeti

Hz. Muhammed'in torunlarından olan Hz. Hüseyin'in çocukluk yılları, Hz. Muhammed'in otağından geçmiştir. Allah'ın Elçisi'nin eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin'in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Resûlü'nün hükmünden başka hiçbir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.

Muâviye, hicretin altmışıncı yılında Recep ayının ortalarında Şam'da yaşamını yitirdi. Muâviye'nin ölümünden sonra Şamlılar Muâviye b. Ebi Sûfyan'ın oğlu Yezid'e biat ettiler.

Yezid'in iktidara geçmesi saltanat seklinde gerçekleşti. Yezid, kendisinin bu şekilde idareyi ele alışına başta Hz. Hüseyin olmak üzere pek çok Sahabe'nin rıza göstermeyeceğini, hatta şiddetli tepkilerle karşılayacağını biliyordu. İktidarı elden kaçırmamak için çok hızlı davranıyordu. Hemen Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebi Sufyan'a bir mektup gönderdi.

Mektubunda şöyle yazıyordu: " Mektubum sana geldiği zaman, Hüseyin b. Aliyle Abdullah b. Zübeyr'i buldur, onların bana biatlerini al! Eğer, biattan kaçınırlarsa, boyunlarını vur, başlarını bana gönder: Halkın da biatlerini al, biattan kaçınanlar hakkında, Hüseyin b. Ali ve Abdullah b. Zübeyr hakkında olduğu üzere, hükmü yerine getir, Vesselam "

Yezidin; Medine valisine yazmış olduğu mektubunda Hz. Hüseyin'den ve ileri gelen sahabelerden biatlerini almasını, bu konuda gevşek davranmamasını istediği de kaynaklarda kaydedilir. Yezid'in iktidarı ele almasından sonra Kûfeliler Hz. Hüseyin'e mektuplar göndererek, onu dâvet edip, yanlarına geldiği takdirde kendisini Emirü'l-mü'minin ilan edeceklerini üst üste yazdıkları mektuplarda belirtmişlerdi. Ayrıca şu anda emirleri olmadığından cuma namazına çıkmadıklarını bildirmişlerdi.

Hz. Hüseyin, Medine'den Mekke'ye gidip buradan Küfelilerle haberleşmeye başlamıştı. Kûfelilerin durumunu kesin olarak anlamak için de amcasının oğlu Müslim b. Akil'i Kûfe'ye göndermişti. Müslim Kûfe'de durumun iyi olduğunu, insanların biat için hazır bulunduklarını bildiren bir mektup gönderdi. Hz. Hüseyin bu haberden sonra kesin karar verip Kûfe'ye gitme hazırlıklarına başladı.

Hz. Hüseyin Kûfe yolculuğuna hazırlanırken, Abdullah İbn Abbâs, bu yolculuktan vazgeçmesini ısrarla istemişti. Aynı şekilde Abdullah ibn Ömer ve tabiunun ileri gelen bilginlerinden İmam Şa'bî de Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye gitmemesini istemişler, özellikle Iraklılara güvenilmeyeceğini vurgulamışlardı. Fakat Hz. Hüseyin Kûfe'ye gitme konusunda kesin kararlıydı.

Yezid, Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye doğru yol aldığını haber alınca, Kûfe valisini değiştirmiş, Basra valisi olan Ubeydullah ibn Ziyad'a ek bir görev olarak, Kûfe valiliğini de vermişti. Ubeydullah b. Ziyad, Kûfe valiliğini de üstlenince ilk iş olarak Müslim b. Akil'i çok feci bir şekilde şehit etti. Yezid, Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad'a Hz. Hüseyin hakkında şu emri veriyordu:

" Şimdi sen, benim istediğim gibi olmakta devam ediyorsun. Yaptığını akıllı ve beceriklilere yaraşır bir biçimde yaptın. Sebatlı, azimli bir kahraman saldırışıyla saldırdın. Başkalarına ihtiyaç bırakmayıp bu işin üstünden geldin. Bana erişen habere göre: Hüseyin b. Ali, Mekke'den ayrılmış, senin tarafına doğru gelmekte imiş. O'na hemen casusları kavuştur. Yollara gözcüler dik. Olanca duruşla bunun üstünde dur. Seninle çarpışmadıkça sakın kimseyle çarpışma. Her gün, olan bitenlerin haberini bana yaz."

Hz. Hüseyin'in Kûfe yolculuğu sürerken, gelen haberler hiç de iyi değildi. Müslim b. Akil'in şehit edildiği haberi bile kendisine ulaştığında artık geri dönmek mümkün değildi. Yol sırasında pek çok kişi Kûfe'ye gitmemesini, mutlaka geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Hz. Hüseyin büyük bir kararlılıkla Kûfe'ye doğru yol almaya devam ediyordu. Bu arada kendisi için tuzaklar kuruldu. Gelişen olumsuz olaylar nedeniyle, Hz. Hüseyin beraberindekilere " dileyen dönebilir, ben sizi yanımda zorla götürmek istemem" demişti. Fakat hiçbir kimse ondan ayrılmadı.[10]

Hz. Hüseyin, Hurr b. Yezid et-Temimî'nin kumandası altındaki bin kişilik Kûfe süvârî birliğiyle karşılaştı. Hurr b. Yezid, Ubeydullah b. Ziyâd'ın emrine uygun olarak hareket ediyordu. Hurr, Ubeydullah'ın emri gereğince Hz. Hüseyin'i Kerbelâ'ya doğru sürükledi. Ubeydullah b. Ziyad olayın ciddiyetini fevkalade kavramıştı. O sırada Merv valiliğine tayin edilmiş bulunan Ömer b. Sa'd Kûfe'de hazırlıklarını yapıyordu. Fakat Ubeydullah; Ömer b. Sa'd'ı Hz. Hüseyin'e karşı kullanmak istedi ve hemen ona emir vererek ordusuyla beraber Kerbelâ'ya gelmesini istedi. Ömer b. Sa'd, Hz. Hüseyin'in karşısına çıkmak istemiyordu. Bu durumu anlayan İbn Ziyad: " eğer, onunla çarpışmaya gitmeyecek olursan, seni Merv valiliğinden azleder, evini yıkar, boynunu vururum" [11] diyordu.

Durum giderek vahimleşiyordu. Hz. Hüseyin bu durumun önüne geçmek ve kanların akıtılmasına meydan vermemek amacıyla Ömer b. Sa'd'a şu teklifleri yapmıştı: " Ey Ömer! Şu 3 teklifimden birini kabul ediniz; Bırakınız da ben, cihat etmek üzere, hudut boylarına gideyim. Ya da Yezid'in yanına varıp kendisiyle görüşeyim. Ya da dönüp Medine'ye gideyim" .[12] Fakat İbn Ziyâd bu teklifleri asla kabul etmiyor ve Hz. Hüseyin'i artık bırakmak istemiyordu.

Ömer b. Sa'd ise Hz. Hüseyin'e karşı her hangi bir saldırıda bulunmuyor ve günler böyle geçip gidiyordu. Ubeydullah b. Ziyâd, son emrini verdi. Ömer b. Sa'd'a yazdığı son emrinde şöyle diyordu: " Ben seni, Hüseyin'le günler geçiresin, onun selâmet ve bekâsını dileyesin ve benim katımda onun şefâatçisi, kayırıcısı olasın diye göndermedim. Ona ve adamlarına hemen teklif et; hükmüme boyun eğsinler. Eğer, sana teslim olurlarsa, onu ve etrafındakileri bana gönder. Şayet kabule yanaşmazlarsa üzerlerine yürü. Çünkü, o asi ve şakidir."

Bu emirden sonra Hz. Hüseyin'e saldırılar başladı. Hz. Hüseyin'in yanındaki bir avuç mücahit ve Ehl-i beytten hanım ve çocuklar binlerce askerden oluşan orduya karşı büyük bir direnç gösteriyor ve bir bir şehadet şerbetini içiyorlardı. En son Hz. Hüseyin kahramanca savaştı ve almış olduğu 33 mızrak ve 34 kılıç yarasıyla bedeni toprağa yığılırken, ruhu şehitlerin ruhlarına karışıyordu.

Kerbelâ'da Hz. Hüseyin'in akrabalarından 72 kişi şehit düştü. Adeta Ehl-i beyt, tümden imha edilmek istenmişti. Kûfelilerden de 88 kişi ölmüştü. Hz. Hüseyin, Hicrî 61. yılın 10 Muharreminde şehit olmuştu. Şehit düştüğünde 57 yaşındaydı. Hz. Hüseyin'in şehadeti Ömer b. Sa'd'ı ve Yezid'i derin bir şekilde etkilemiş ve üzülmelerine yol açmıştı. Fakat bu üzülmelerin ne anlamı olabilirdi. Hz. Hüseyin'in şehadetine yol, açan öncelikle Yezid olmuştu. Hz. Muhammed'in torununu ve büyük İslâm kahramanını can evinden vuranlara Müslümanların iyi nazarla bakmasıysa asla mümkün değildir.

Mevdûdî, Kerbelâ olayını ele aldığı " Hz. Hüseyin'in Şehadeti Üzerine" adlı yazısında İslâmî yönetimin temel ilkeleri açısından Hz. Hüseyin'in karşı çıktığı, reddettiği yönetimin durumunu şöyle belirler:

Yezid'in, babası Muâviye'ye halef tayin edilmesi, kişilerden Allah'ın egemenliğine dille inanmalarının istendiği monarşi türünün başlangıcının işaretidir. Uygulamada bütün önceki monarklar gibi Müslüman yöneticiler de hâkimiyetin tek kaynağıymışçasına davranmışlardır, yani hakimiyet monarkın ve kanunî haleflerinindir. Monarkın hayat, mülkiyet, şeref ve tebaanın her şeyinin tartışmasız sahibi olduğu sanılmıştır. İslâm devletinin en önemli amacı Allah'ın sevmediği kötülükleri önlemek ve yok etmek olduğu gibi, râzı olduğu iyilik ve faziletleri de yerleştirmek ve emretmek iken; otokratik yönetimlerin amacı arazi gasbetmek, mal-mülk sahibi olmak, haraç-vergi toplamak ve hayvanî arzuları doyurmaktan öte geçmiyordu. Bu dönemde Müslüman yöneticiler ve hükümet Sezar'ın ihtişam ve gösterişsini adaletin yerineyse zulmü ve otoriteyi benimsediler. Lüks ve israf aldı yürüdü. Yöneticiler meşrû olanla gayri meşrû olanı birbirinden ayırmadılar. Politika artık ahlâktan yoksun hale gelmişti. Memurlar halkın içinde Allah korkusunu yerleştirmek yerine, onları kontrol altında tuttular, bilinçlerini artırma yerine, tahrik ve rüşvetle onları kazanmaya çalıştılar. Yezid'in kendisine halef olarak atanmasıyla İslâmî yönetim sistemi temellerinden sarsılmış ve yerini babadan oğulla geçen bir monarşizme bırakmıştı. O andan itibaren halifenin seçimini belirleyen ilke askıya alınıp zeki ve zengin olanlar ümmetin serbest oylarıyla seçilme yerine, yönetimi birer birer ele geçirmişlerdir. Krallığın egemen olmasıyla birlikte şûrâ sistemi de köklü bir değişime uğradı. Monarşik yönetim kişisel ve despotik yöntemlere dayanıyordu. Artık şûrâ heyetinin üyeleri, prensler, dalkavuklar, saraylılar, eyalet valileri ve askerî komutanlar olmuştu. Kralların egemen olmasıyla birlikte vicdanların sesi boğuldu ve söz hürriyeti tümden inkâr edildi. Bu dönemde ağzını açan ancak hükümdarın ve hükümetin lehine konuşabiliyordu. Aksi durumdaysa susması gerekiyordu. Vicdanların üstündeki baskı öylesine ağırdı ki, gerçeği söylemekten kendisini alamayan olursa, ya özgürlüğünü yitirip zindana tıkılıyor, ya da hayatından oluyordu. İmparatorluk rejimi sorumlu yönetim kavramından tümüyle yoksundu. Onun için Allah önünde sorumluluk sözde kalan bir şeydi ve pek az olarak uygulamada kendini gösterebiliyordu. Halk önünde sorumluluk duygusuna gelince; kimsenin imparatorlardan bir açıklamada bulunmalarını istemek cesareti yoktu... Hilâfet otokratik yönetime dönüşünce kamu hazinesi ilâhî ya da kamu malı olacağı yerde tümüyle kralın özel mülkü haline geldi. Hem meşru, hem meşru olmayan yollarla para alındı ve meşru olsun olmasın rasgele harcandı. Kimsede en ufak bir hesap sorma cesareti kalmamıştı. Devletin gelirlerinin tümü, sıradan bir postacıdan devlet yöneticisine kadar herkesin harcayabildiği ölçüde bir zevk ve eğlence aracı haline geldi. Yöneticilik yetkisinin kamu malını rasgele harcamak için bir belge olmadığı gerçeği kimsenin umurunda bile değildi. Kamu hazinesini diledikleri biçimde tüketebileceklerine ve kimsenin kendilerinden hesap sormaya cesaret edemeyeceğine iyiden iyiye inanmışlardı.

Yalnızca krallar, prensler, soylular, memurlar ve kumandanlar değil, sarayla uzaktan yakından ilgisi olan erkek ve kadın hizmetçiler bile hukukun üstünde sayılıyorlardı. Halk gerek bedenen, gerekse ahlâken devlet görevlilerinin merhametine kalmıştı. Halkın kaderini çizen 2 zıt ölçü vardı: Biri güçlüler, diğeriyse zayıflar için. Mahkemede yargıçlara baskı yapılıyor, kararlarında adaletli olmaya çalışanlar, karşılığında ağır fiyat ödemek zorunda kalıyorlardı. Allah'tan korkan kadılar ilahi cezaya çarpılmamak için işkence ve zindanları zulmün ve şımarıklığın elinde oyuncak olmaya tercih ediyorlardı.[3]

Emeviler'le birlikte bunu hızla diğer alandaki çözülme ve sapmalar izlemiştir. Hz. Hüseyin'in biat ederek bu çözülüş ve zulmü onaylaması elbette ki düşünülebilecek bir şey değildir.

" Hüseyin'in bu arzu edilmez gelişmeye kayıtsız kalmamasının nedeni işte budur. O, en kötü sonuçları bile karşılamayı göze alarak yerleşmiş bir yönetime karşı ayaklanmakla yükselen kötü güçler dalgasının önüne set çekmeye karar verdi. Bu yiğitçe karşı duruşun sonuçlarını herkes bilmiyordu. Hüseyin'in kendisini ağır bir tehlikeye atıp sonuçlarına da kahramanca katlanarak vurgulamak istediği gerçek, İslâm devletinin temel ilkelerinin vazgeçilmez değerde birer servet olduğudur. Bir mü'minin bu serveti korumak için hayatını feda etmesi ve aile üyelerinin de katledilmelerine neden olması hiçbir zaman kötü bir pazarlık değildir"

Böylesine önemli zamanlarda hesap peşinde koşanlar ancak uzlaşmacı ve kolaya kaçıcı kimseler olabilir. " Kendini takva ve hakka adamış kişi hiçbir zaman sonuçları önemsemez. Mücadelenin sonucu her zaman adaletin ve hakkın yanında olan gücün elindedir. Zulüm, sayı ve kaynak bakımından, aşırı üstünlüğüne rağmen, neticede yok olur gider. Böyle durumlarda şartları göz önünde bulundurup tedbir hesapları yapmak, sonucun çok miktarda kan verilmesine değip değmeyeceği tartışmalarında bulunmak Hakk'ın koruyucularının zihinlerinde kuşkular doğuran lanetli şeytanın işidir"

Hz. Hüseyin, hiçbir hesap peşinde koşmadan kendisini Hakk'a adayan gerçek ve örnek Müslüman tipini simgeler. Bir konuşmasında, " Olup bitenleri görüyorsunuz. Dünyanın rengi değişti; tümüyle faziletten yoksun hale geldi. Yalnızca her iyiliğin tortusu kaldı. Dikkat! Görmüyor musunuz? Hak ve doğru, yerin altına gönderildi. Bilerek batıl işler peşindeler. Kötü gidişi önleyecek kimse kalmadı. Zaman, her mü'minin Allah uğrunda hakkı savunma zamanıdır. şehit olmak istiyorum. Zalimlerle bir arada yaşamak zulmün ta kendisidir." diyen Hüseyin'in eyleminden, şehadetinden alınması gereken dersi Mevlâna Ebu'l Kelâm şöyle dile getirir: " Hüseyin Allah'ın iradesini kendi kişisel seçimine; Hakk'a bağlılığı, hayat ve hayatın lükslerine duyulan sevgiye tercih etti. Yalnız, Hakk'ın aşığı olmakta yarar görerek hayatını ortaya koydu. Bu vakur olaydan çıkarılabilecek en değerli ders, cihat ve Hak yolundan sabırlı, kararlı ve metin olmak gerektiğidir." [1][2]

Kaynaklar

[1] Şamil İslam Ansiklopedisi.
[2] sevde.de/islam_Ans/H/H2/huseyin.htm
[3] kevser.org/icerik/Biyografiler/Ashabin_Hayati/hzhuseyin.html
[4] Diyar bekrî, el-Hamîs, 1,471
[5] Ahmed b. Hanbel Müsned, 1, 108
[6] Tirmîzî Sünen V, 661
[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2, 288
[8] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2, 288
[9] Zehebî, Siyer Alâmü'n-Nübelâ, 111, s. 190-191
[10] Zehebî- A'lâmü'n-Nübelâ, 111, 201-202
[11] Zehebî, a.g.e.
[12] Zehebî, A'lâmü'n-Nübela, 111, 208-209
[13] Hz. Hüseyin-Bir Uyar /Bir Sembol, İst. 1985






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36930867 ziyaretçi (103160905 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.