II. (Genç) Osman ve Katli (2.Bölüm)
 

II. Osman, 2.Osman, Genç Osman

II. (Genç) Osman ve Katli

Yunus Zengin Köfteci

II.BÖLÜM

II.OSMAN'IN YENİLİK HAREKETLERİNE GEREK DUYMA SEBEPLERİ

II. Osman tahta çıktığı ilk günlerden itibaren bazı geleneklere karşı çıkmış ve başında bulunduğu toplumun tutum ve davranışlarına, o zamana göre ters düşmüştü. Daha çocukluğundan beri atılgan bir yaradılışa sahip olan II. Osman, her davranışı ile etrafındakilere ters düşmekteydi. Tahtan indirildiği zaman kendisine karşı yapılan ithamların başında “Askeri sınıfı kaldırmak, yerine sekban ve cündilerden oluşan yeni bir ordu kurmak” geliyordu. Beğenilmeyen başka bir gayesi kılık kıyafette bir yenilik yapma düşüncesi idi. Ayrıca Osmanlı padişahları arasında ilk defa kılık değiştirerek devlet merkezinde asayiş kontrolü yapmıştı. Böylece bürokratik silsileyi atlayarak, İstanbul'daki asayişsizliği düzeltmeye çalışan ilk padişah olarak II. Osman'ı görmekteyiz. Sonradan bu uygulamayı benimseyip uygulayan Padişahlar olmuştur. Bunlar arasında IV. Murat çok başarılı olmuştur. Fakat II. Osman'ın ilk kez bu uygulamalara girişmesi kendi devrinde olumsuz tepkilere yol açmıştır. Bir Osmanlı padişahının yanına aldığı birkaç muhafız ile suçlulara bizzat ceza verme girişimi hoş karşılanmadı. Geleneklere aykırı düşen bir diğer davranışı ise bir cariye ile değil bir Türk memurunun kızı ile evlenmesidir. Bu hal saraydaki cariyeler arasında endişelere yol açmıştır.

Bu kusurları Genç padişahın çeşitli suçlamalar arasında kalmasına yol açmıştır. Acıklı akıbeti de girişimlerinde tedbirlerin yetersizliğine delalettir. Bununla beraber yaptığı girişimlerin tümüyle olumsuz olduğundan da bahsedemeyiz. Büyük çoğunluğu sonraki yüzyıllarda gerçekleştirilen bu hamlelerin ilk seferinde başarıyla sonuçlandırılması zaten beklenemezdi. Ancak, II. Osman'ın kısa bir sürede başarı kazanacağına inananlar da yok değildi. Bunlar genç padişahı bu yolda ilerlemesi için devamlı olarak teşvik ediyorlardı.

II. Osman devrinde geleneklere aykırı sayılan ve geniş çevrelerde en fazla endişe uyandıran yenilik girişimlerinin başında biraz önce değindiğimiz gibi askerlik alanında yapmak istediği değişiklikler gelmektedir. Bu nedenle askerlik düzeninin durumu ve bunda yapılacak değişiklikler konusunda, II. Osman zamanında ileri sürülen düşünceler üzerinde durmamız yerinde olacaktır.

1- ASKERLİK ALANINDA

1a-Askeri Sınıfın O Dönemdeki Genel Durumu

Konuya girmeden önce askeri sınıfın XVII. Yüzyıl başlarında ki durumu hakkında bilgi vermemiz yerinde olacaktır kanaatindeyim. Osmanlı tarihinde Sokullu Mehmet Paşanın ölümünden sonraki zamana “duraklama devri” denilmesi genellikle benimsenmiş bir terim olarak yerleşmiştir. Osmanlı devleti en geniş sınırlara ulaştığı zaman sorunları da en çok olan bir ülke durumuna düşmüştü. Sınırları içinde çeşitli etnik guruplar, dinsel inanışları ayrı, yaşama koşulları birbirine uymayan topluluklar bulunuyordu ve bunları bir araya bağlayan güç, çok düzenli çalışan bir devlet teşkilatı ve onun baş dayanağı olan ordu idi. Osmanlı ordusunun disiplin, nizam ve çalışma ahengi, çağdaş müşahitleri her zaman hayran bırakır, kısa bir zamanda meydana getirilen 200 000 veya 300 000 mevcutlu ordular harp meydanlarında düşmanlarını dehşete düşürürdü. XVII. yy. da bunların artık bir hayal olduğu bizzat Osmanlı devri Türk fikir adamları tarafından itiraf edilmesinin yanında Venedik Balyos'larının XVII. yy. a ait müşahedeleri de, kudretli düzenin gerilemekte olduğunu haber verdiği gibi, diğer yabancı gözlemcilerde aynı kanaatleri tekrarlamaktaydılar.

Osmanlı devletinin XVII. yy.ın başlarında uğradığı sarsıntılar askeri sınıfı da etkilemişti. Zira Osmanlı ordusunun dayanak noktası Yeniçeri Ocağı değil, “Tımarlı askerlerdi”. Yeniçeri ocağı vurucu bir güç olarak devlet merkezinde ve önemli kalelerle kentlerde her zaman savaşmaya hazır bulunuyordu. Tımarlı askerlerin devlet toprağının düzenli işlenmesindeki sorumluluğu yanında, kendisi ve “Cebelilerini” her zaman emre hazır bulundurmak görevleri de vardı. Böylece Osmanlı ekonomisi kendine özgü bir düzen kurmuştu. Ancak XVI. Yüzyıldan sonra tımarların artık kazançlı olmaktan çıkmaları devletin vurucu bir güçten yoksun kalmasına yol açtı. Avrupa hududunda asırlarca rakiplerini titretmiş olan akıncı ocaklarımız, Avrupalıların yeni zırhlı askerleri karşısında tutunamadılar ve ortadan kalktılar. Böylece sınır boylarını savunan bir kuvvet ortadan kalktığı zaman yerine konacak başka bir kuvvette bulunamadı.

Tımarlı sipahilerin durumunun bozulma nedenine kısaca göz atalım: Bunların devletten maaş almadan kendilerine tahsis edilen toprağın geliri ile geçinmek zorunda olduklarını biliyoruz. Bunun uygulamadaki aksaklıkları, uzun süren İran ve Avusturya harplerinde iyice ortaya çıktı. Zira topraklarından uzak kalan bu askerleri boş bırakılan evleri ve köyleri talan ediliyor. Hele az gelir getiren bir tımarlı asker, masrafını bile karşılayamayacak bir duruma düşüyor ve kötü bir geçim koşuluna itiliyordu. Artık iyi yetişkin askerler kendileri için tımar sistemini cazip bulmuyorlardı. Zaten sulh zamanında bile köylünün malını değerlendirip paraya çevirmesi ve bundan sonra tımarlı askere vermesi gibi bir işleminin aksaklığı zaman zaman devlet merkezine yansıtılırdı. Kapalı ekonomilerde böyle durumlar bir dereceye kadar idare edilebilirdi. Fakat XVI. Yüzyılın sonunda görülen anormal fiyat dalgalanmaları, kuruluş ve yükseliş zamanlarında işletilen Tımar sisteminin yetersizliğini iyice ortaya koydu. Osmanlı Devleti yöneticileri bu gelişmeleri zamanında fark ettiler ise de eskiye dönüp, fetih dolu, adaletin tam uygulandığı devirleri hayal etmekle vakit geçirdiler. Tımarlı sipahi sınıfı kendisine yeni bir geçim yolu aramaya kalkıştı. En emin yol maaşlı bir devlet kadrosuna girmekti. Onun için bütün bürokratik koşullar zorlanarak, kadroları doldurmaya başladılar ve böylece devletten maaş alan birer tüketici sınıfı olmaya başladılar. Başaramayanlar ellerindeki silahları devlet kuvvetlerine karşı kullandılar. Fırsat bulanlar güçlü yöneticilerin yanına girip onların “kapı halkı”oldular. Bulamayanlar ellerinde silah kendilerine birer lider arayarak mevcut iktisadi koşulları zorlamak suretiyle devletin ekonomik ve sosyal düzenini sarstılar. Büyük gruplar halinde Anadolu'nun muhtelif yerlerinde dolaşmaya ve kanuna aykırı paralar toplamaya, vermeyenlere karşı kanun ve şeriat dışı işlemler yapmaya başladılar. Tımar sistemine girmek istemeyen ve hatta daha korkutucu devlet hizmetinden kaçan “sekbanlar” ve “altı bölük halkına” bağlı itaatsiz kimseler ortaya çıkmışlardı. En karakteristik örnek muhakkak ki Karayazıcı hareketi idi. Büyük güçlüklerle bertaraf edilen bu asilerin yerine sonradan Kalenderoğlu geçti. Etrafında topladığı sekbanlar ve gayri memnun çiftçi sınıfına lider olan bu asiler, bilhassa Ankara ve Kayseri gibi devrin en önemli endüstri ve ticaret merkezi sayılan kentleri taciz etmekten geri durmadılar.

Osmanlı Devleti Kuyucu Murat Paşanın şahsında asilere karşı mücadele edebilecek yetenekte birisini buldu. Yerinde bir atama olduğu 1016-1609 tarihinde Oruç ovasında devlet kuvvetlerinin asilere karşı kazandığı başarı ile sabittir. Bununla beraber bu tabir yüzeyseldir. 1609 adaletnamesinin de bu sırada yayınlanmış olması bir rastlantı değildir. Bu belgede okuduğumuz satırlar bir daha yapmadınız, eski kanunlara riayet ediniz tarzında ifadelerle dolu olup, ileriye yönelik bir tedbir alınmamıştı. Para değerinin süratle bir düşme içerisinde olduğu bir dönemde paraya en çok ihtiyacı olan Tımarlı sipahilere, Kanuni devrinden kalma ölçülere göre para tahsisine devletin ısrar etmesi şimdiye dek izah olunamamıştır. Bununla beraber para sıkıntısı duyan devlet hazinesi başı sıkıldıkça avarızları normal vergiye dönüştürmekte beis görmüyor, devlet merkezindeki maaşlı memurları ve askerleri memnun etmeğe çabalıyordu. Sekbanların ve sarıcaların XVII. yüzyıl başlarından itibaren bazı yöneticilerin emri altında bulunmaları çeşitli sorunlar yaratıyordu; Önce elinde vurucu bir kuvvet bulunan Beyler ve Paşalar kendilerini üstün görme kompleksine kapıldılar. İkincisi maddi olanakların adalesiz dağıtılması, rekabeti körükledi. Devlet her an hazır bir silahlı kuvveti belki bir gün kullanırım zihniyeti ile sekban ve sarıcaların beslenmesine göz yumdu. Fakat merkez otoritenin zayıflamasını da kendi eliyle hazırlamış oldu. Koçi Bey risalesinde gördüğümüz, “eskiden bir ferman gitti mi herkes titrerdi. Şimdi kimse aldırmıyor” tarzındaki ifade merkeze başkaldırma zihniyetinin nasıl yeşerdiğini kanıtlamaktadır. Demek ki ortaya tuhaf bir durum çıkmıştı. Devlet para yetiştiremediği askeri besletmek üzere vezirlerin, beylerin, paşaların toplamasına, beslemesine ve hatta eğitim yaptırmasına izin veriyor, böylece gerekli gördüğü an savaş alanına çağırıyordu. Fakat sulh yapıldıktan sonra kendilerine yeni bir iş verilmeyen sekbanlar kendilerini koruyacak bir lider aramaya başlıyorlardı. Bu olanakta Abaza Mehmet Paşa'nın şahsında ortaya çıktı. II. Osman'ın öldürülmesini fırsat bulup ortaya çıkan Abaza Mehmet Paşa, 1580-1590 yılları arasında büyük bir şaşkınlıkla ortada bırakılan, 1950 tarihinden sonra iyice sahipsiz kalmış Sekban ve Sarıca taifesi yanında, aradığını bir türlü bulamamış sipahi eskisi insanları gayet iyi istismar etmiştir. Bu iddiamızı ispat edebilmek için Yeniçerilerin XVII. yüzyılın başlarında ki durumunu da kısaca özetlemek gerekiyor:

Yeniçeri ordusu 1580 tarihlerinden sonra değişik bir karakter aldı. Daha önceleri devşirme yolu ile beslenen bu ocak, artık bu özelliğini yitirmeye başladı. Devşirme usulü yabancı tarihçiler tarafından çok övülmektedir. Bunlar, Yeniçerilerin başarılarını ancak Hıristiyan menşeli insanlar tarafından yaratıldığı havasını yaymışlardır. Fakat tam bir Türk-İslam kültürü potasında eğitilen bu zümre, örneği başka tarihlerde görülmeyen bir yetiştirilme tarzı ile Osmanlı toplumuna kazandırılıyordu. İlk devirlerden itibaren çok sağlam kurallar içinde yetiştirilen Yeniçeri Ocağının, XVII. yüzyılda artık aynı başarılarını gösterememesi nedenlerinin başında Ocağa devşirme kökenlilerin dışında da insanların alınması gösterilir. Bu bilginin temeline biraz inmek gerektiği kanaatindeyim. Bu ocağın en büyük özelliği, geçimini devlet olanaklarından en geniş şekilde yararlanarak sağlaması idi. Daha eğitim sıralarında bile en iyi yerlerde kendilerine olanaklar sağlanan Yeniçeri Ocağı mensupları, hazırlık eğitimi devresi bitip de asıl kadroya geçince belirli parsını (ulufe) alıyor, herhangi bir geçim derdine düşmeden kendisinden beklenen dövüşme kabiliyetlerini sergiliyorlardı. Yalnız harp sanatı için yetiştirilen yeniçeriler bu koşullar altında dirayetli padişahlar ve sair yöneticilerin idaresinde başarıdan başarıya koşarken, devletin diğer eyalet askerleri bu başarıları tamamlıyor, denizlerde çok iyi yetiştirilmiş gemicilerimiz Akdeniz'in doğusunda münakaşa bile kabul etmeyen üstünlükleri ile XVI. Asrın tam bir Türk asrı olarak adlandırılmasını sağlıyorlardı. Fakat XVII. asırda karamsarlıklar nereden ileri geliyordu? Yeteneksiz şahsiyetlerin birbiri ardınca yüksek mevkilere gelmesini savunan savlar, her mevkiinin yalnız rüşvetle elde edildiğini, yeteneğe önem verilmediğine dair görüşler daha çok kabul görmüştür. Rüşvetin beslendiği koşullara ise genelde değinilmemiştir. Devlet hazinesine peşinen yapılan ödemelerle kendine güvenenler şimdiden işbaşına geliyor ve buda askeri sınıfı etkiliyor ise, bunun ana koşullarına eğilmek lazım gelir. İdari kademeyi bir yana bırakıp, Yeniçeri Ocağı mensupları arasına katılmaya zorlanan yabancılar konusuna değinelim:

Hıristiyan zümrenin bir ayrıcalığı gibi görünen Yeniçeri Ocağına girme koşulu artık XVI. yüzyılın ikinci yarısında geçerliliğini kaybetti. Devletin olanakları artık uzun süre (bazen on seneye kadar süren) asker eğitmeye elverişli değildi. Kısa zamanda eli altında vurucu bir güce sahip olması gerekmekteydi. Bunun en kısa yolu, Anadolu da delikanlı çağındaki insanları toprağından koparıp devlet hizmetine alınmasında görülüyordu. Bunlar artık üretici sınıfa dahil olmayı terk edip, doğrudan devlet maaşı alan tüketici bir sınıf haline geldi. Bu arada en büyük dertte beraber geldi. Daha önce yeniçeriler genç yaşta evlenmez ve dünya işleri ile uğraşmazdı. Fakat XVI. yüzyıldaki para dalgalanmaları, ellerine nakit para geçen yeniçerileri şimdi kazanç hırsı ile dolu insanlar haline getirdi. Yeniçeriler artık geleneksel bir havadan ayrılıyor, yeni koşullara adapte oluyorlardı. Bu devrin yeniçerisi tüccarlardır. Parası ile dükkan açan, madrabazlığa girişen ve bunun için bütün nüfuzunu kullanan bir adamdır. Parasını işletebilmek için artık harp sahasından kaçmayı bile göze almaktadır. Resmi kayıtlarda var olduğu görülen yeniçeriler göreve çağrıldıkları zaman ortadan kayboluyor ve defterlerdeki sayıya güvenen devlet çok zor koşullarda ortaya bir ordu çıkarabiliyordu. II. Osman, Hotin Seferi sırasında beklenmedik bir sırada yoklama yapılmasını emredince çok sayıda insanın ortalıkta görünmemesi bardağı taşıran son damla oldu. XVII. yüzyıl başlarındaki ıslahatçılar, devletin asker sayısında lüzumsuz bir şişme olduğu görüşündedirler. Vurucu güç artmıyor, aksine azalıyordu. Sırf belli bir maaş hırsı ile bu ocağa girdikleri belli olan yeniçeriler, devlet nizamını korumak için görevli bulundukları yerlerde şimdi her türlü kazanç getirici işlere el atmakta, kendilerine karşı gelmeye kalkışanları öldürmekten bile geri durmamaktaydılar. Abaza Mehmet Paşa isyanı arifesinde Erzurum'da yerli halk ile yeniçeriler arasında sık sık görülen tartışma ve çatışmalar bu yeni koşulların yarattığı bir olaydı. Gaziantep olayları patlak vermeden önce de yeniçeriler ile yerli halkın geçinemediği bilinmektedir. Maaş günü sayıları artan yeniçerilerin savaş zamanı sayıları azalıyordu. Yeniçeri Ocağını hemen ortadan kaldırmak için yapılacak bir hareket o zaman için olanaksız bir tasavvurdu. Nitekim XVIII. Yüzyıl sonunda III. Selim zamanında büyük bir cesaretle tekrar ele alınacak bu girişim ancak II. Mahmut zamanında (1826) amansız bir takip sonucu gerçekleştirilebildi. Bu padişahlar zamanına değin bütün düşünceler ancak ıslahat tarzında önerilerden ibaretti. Hepsinin gayesi eski parlak askeri zaferlerin tekrar edilmesi imkanını yaratmaktı, ama çözüm yollarını gösterecek somut önerileri yoktu. Temelden bir çözüm getirilmesini düşünen II. Osman, bu zamansız girişimi yüzünden, askeri ve onunla sıkı bir işbirliğine girişmiş tutucu sınıfı karşısına aldığı için tahtından indirildi ve kısa bir süre sonra katledildi.

1b- Deniz Kuvvetleri

Osmanlı denizciliği, İnebahtı (Lepanto) yenilgisinin etkilerini kısa bir sürede sildi ve yeni bir donanma meydana getirdi. Bu çarpışmanın yankıları o devrin Avrupa ülkelerinde çok geniş oldu ve “Türk'lerin yenilmezlik efsanesine” bir son verdi. Konunun incelenmesinde hem ticaret hem de savaş gemilerimizi incelemek konunun ehemmiyeti bakımından yerinde olacaktır.

XVI. yüzyıl sonunda Akdeniz ülkelerinin gemileri, yeni belirmeye başlayan İngiliz, Fransız ve Hollanda gemileri karşısında teknik ve iş gücü bakımından yetersiz kaldı. Zira, Akdeniz için süratli ve çabuk hareket eden hafif gemiler yeterli idi. Atlantik denizinde seyahat eden hatta daha uzak yerlere gitmesi gereken İngiliz, Hollandalı denizciler için rüzgar ve dalgalara dayanıklı olan gemiler gerekli idi. Bunu süratle başaran ve uzak mesafeden ateş eden gemi topları icat eden İngilizler, dünya donanmasında ayrı bir yer edindi. İspanya Kralının “yenilmez armadasını” bir daha belini doğrultamayacak tarzda yok ettikten sonra Akdeniz de görülmeye başlayan İngiltere'nin aynı tarihte ilk kez Osmanlı Devleti ile siyasal ilişkiler kurduğunu görmekteyiz. Yeni gemi yapımı bütün Akdeniz ülkelerini ve bu arada Osmanlı Devleti'ni yeni bir inşa faaliyeti içine itti. Böylece yeni düzenlemelere girişen Osmanlı Devletinde hem Karadeniz'de Kazakları tepeleme, hem de Akdeniz de korsan gemileriyle uğraşma yanında yeni belirmeye başlayan devletlerle uğraşması gerekiyordu. Gerçi İngiltere ve yukarda adı geçen diğer ülkelerle siyasal ve askeri bir çatışma söz konusu olmamıştır. Fakat daha çetin bir çatışma iktisadi alanlarda bütün şiddeti ile devam etti. Başta Venedikliler olmak üzere diğer Akdeniz ülkeleri bu değişikliğin farkına vardılar. Bununla beraber yeni inşa edilen yelkenli gemilerin çok büyük gövdeleri, Akdeniz devletlerinin ellerindeki eski tip hafif ve süratli gemilerini gölgede bırakıyordu. Başarılı bir koloni siyasetini, şimdi de Akdeniz ticaretini ellerine geçirmekle perçinlemek isteyen İngiltere ve Hollanda kısa bir zaman içinde Osmanlı devleti ile dost oldular ve bunun meyvelerini elde ettikleri ayrıcalıklarla pekiştirdiler. Birer dostluk havası içinde hazırlanan ve karşılıklı çıkarlarla saygıya dayanan bu dostluklar aslında yeni iktisat kurallarını da beraber getiriyordu. Zira bu dev yapılı gemilerin sahipleri kendilerinden çok emin bir tarzda istedikleri ham maddeleri rahatlıkla topluyor ve aynı rahatlıkla işlenmiş mamulleri Şark pazarlarına sürüyorlardı. Şimdi Türk modasında Venedik kumaşlarından sonra “Londra Çuhaları” da gözde bir mevkie erişmişti. Türk gemi tekniği bu gelişmeleri takip edemedi. Bunda Fatih Sultan Mehmet'ten sonra gelenlerin Fatihin deniz politikalarını devam ettiremeyerek Osmanlıyı bir karar devleti haline getirmeleri de son derece önemlidir. Eldeki eskimiş tersaneler sadece eski tekniklerle gemiler inşa etmeye müsaitti. Bu eski teknikle yapılan gemilerde büyük okyanuslara dayanaklı değildi. Yeni gemilerin geliştirilmesinde iki Atlantik ülkesine ayak uyduramayan Akdeniz devletleri ve Osmanlı, her ne kadar bunlardan aldıkları yüksek gümrük vergileri dolayısı ile sempati duysalar da yüksek miktarda ham maddeyi götürmelerinden rahatsız olup çeşitli ambargolar koydular. Fakat yinede mal ithalatına ve ihracatına engel olamadılar. Osmanlı liman şehirlerinin büyük bir ticari canlılığa kavuşması ve Beyrut ile Sayda gibi Suriye sahillerindeki limanların gelişmesi karşısında Ege denizinde İzmir ve Kuşadası limanlarının bu yüzyıldaki gelişmeleri dikkat çeker.
Her ne kadar Osmanlı denizciliği için bir çok çaba ve hazineden para sarf edilmişse de bu sadece Akdeniz'le sınırlı kalmıştır. Devlet gemicilikte giriştiği düzenlemelerle oldukça büyük bir şekilde para sıkıntısına düşmüştür. Bunda Akdeniz'de türeyen korsanlara karşı girişilen savaşında büyük katkısı vardır.

2- HOTİN SEFERİ SIRASINDAKİ OLAYLAR

II. Osman'ın Yeniçeri ocağını kapatma düşüncesini Hotin seferi sırasında benimsemiş olduğu tarihçiler tarafından ileri sürülmektedir. Gerçekten de, bir önceki bölümde değindiğimiz üzere, uzun zamandır devam etmekte olan askeri alandaki düzensizlik Hotin seferinde bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.

II. Osman'a karşı yapılan suçlamalar arasında en önemlilerden biriside askerin mevcudunu saptamak üzere yoklama ile, başkentte gördüğü askeri disiplinsizlik üzerine bazı önlemlere başvurmasıdır. Hotin seferi sırasında padişahı askeri yoklama yapmağa teşvik ve ikna eden kişinin Dilaver Paşa olduğu akla gelmektedir. Yıllarca devlet hizmetinin her kademesinde görev yaptıktan sonra Sadrazamlığa kadar yükselen bu zatın, düzensizliği görerek sıkı bir kontrol yapılmasına gerek gördüğü anlaşılıyor. Zira uzun süre İran'a karşı girişilen harplere de katılmış olan Dilaver Paşa'nın, doğu vilayetlerimizdeki bozukluklara da yakından şahit olması doğaldır. Yazık ki elimizde, tutumu ve fikirlerine ait yeterli belge bulunmamaktadır. Bununla beraber, 18 mayıs 1622 ayaklanmasının daha birinci günü Sadrazam Dilaver Paşa'yı öldürmeleri çok anlamlıdır. II. Osman'ın gözüne girmek ve yükselmek için hediyeler verdiği yolundaki savlar ispata muhtaçtır. Her ne olursa olsun, Dilaver Paşa'nın Hotin seferi sırasında askeri yoklama yapmak ve sefere katılmayanlar hakkında sert tedbirler almak gereğini duyduğuna şüphe edilmez. Resmi kayıtlara göre sayısı 40 000'e ulaşması gereken yeniçeri sayısı, bu rakamın çok altında olmuştur. Ayrıca Hotin seferine çağrılan tımarlı sipahilerin sayısında da önemli bir düşüş görülmüştür. Kayıtların tutarsızlığını öğrenen II. Osman bizzat hazır bulunduğu geçit töreninde askerin mevcudu ile yakından ilgilendi. Sefer Bahşişi adı altında dağıtılan biner akçenin askerin eline geçmesine bizzat nezaret etti. Bir ay sonrada bu kez yarım akçelik hediye (in'am) bahanesi ile yeni bir yoklama yapıldı. Bu girişimler, ilk kez ordunun başında sefere çıkan II. Osman'ın yeniçeriler ile aralarının açılmasına yol açtı. Öte yandan, Hotin seferine katılan Kırım askerlerinin disiplinli davranışları, II. Osman'ın dikkatinden kaçmadı. Kırım askerleri yeni gelişmeye başlayan tehlikelere karşı topraklarını korumak için çok iyi yetiştiriliyordu. Kırım askerleri yanında, Sekbanların vurucu gücü de II. Osman'ın dikkatinden kaçmadı. Bunların özellikle ateşli silahlarda çok başarılı olmaları, Yeniçerilerin prestijini sarstı. Bununla beraber, devlet olanaklarını çok iyi kullanan Yeniçeri ocağı, diğer yardımcı sınıfların desteği ile, gene de esas kuvvet olarak ortada göründü.

Hotin seferine, kazaklar sorununa bir çözüm getirmek, ayrıca Osmanlı askerinin iş görme gücü ve yeteneği hakkında bir kanaat edinmek amacıyla girişilmişti ki, istenen sonuç elde edilmişti. Bu sefer sırasında askerin halini görüp de 6 ekim 1621 tarihinde imzalanan Osmanlı-Lehistan barışından sonra İstanbul'a dönen II. Osman'ın kafasındaki askerlik düzeni ile ilgili olarak bir takım bir takım düşüncelerin olgunlaşmış bulunmasını kabul etmek herhalde yerinde olur. Bununla beraber, II. Osman bu hususta hiç renk vermedi., İstanbul'a dönüşünde zafer şenlikleri ile karşılanmasından ve zamanın şairleri tarafından övülmekten hoşlandığını tahmin edebiliriz. Ama Hotin önünde gerçeği gözleriyle gördükten sonra bu davranışında samimi olduğuna inanmak mümkün değildir. Yine bu günlerde idi ki Sultan Osman'ı ruhen sarsacak bir takım olaylar meydana geldi.

Burada da görmekteyiz ki Hotin seferi II. Osman'a, birike gelen (özellikle askeri alan olmak üzere) bozukluklara karşı mücadeleye başlaması için hem haklılık hem de cesaret sağlamıştır.

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36690848 ziyaretçi (102733478 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.