Kıssa Kıssa Aklımda Kalanlar
 

İslam, İslami, Islamic, Islam, Allah

"Kıssa Kıssa" Aklımda Kalanlar

Ayşegül Osmanoğlu

Küçükken gittiğimiz Kurân kurslarındaki hocalarımızdan ya da dedelerimizden, ninelerimizden dinimizle ilgili pek çok hikaye dinleme şansımız olmuştur. O zamanlar sanki daha mı duyarlıymışım dini konulara acaba? Daha bir can kulağıyla dinliyormuşum ki, birazdan sizlerle paylaşacaklarım, hep çocukluktan aklımda kalanlar... Hadi bakalım buyurun:

Hz. Ali ve Hz. Fâtımâ, birgün tartışırlar ve gücenmiş olan Hz. Ali, evden çıkar gider. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sevgili kızını ziyarete gelir ve "Ali nerede..?" der. Hz. Fâtımâ da durumu anlatır. Efendimiz, Hz. Ali'yi aramak için etrafa bakınırken, onu bir ağacın altında uykuya dalmış; ama üstü başı toz-toprak içinde bulur ve ona "Kalk yâ Ebûturâb (toprağın babası)!" diye seslenir ve ona evine gitmesini telkin eder. Buradaki incelik, öylesine muhteşem ki. Yani "Kalk oradan, üstün başın toz-toprak içinde kalmış..." demiyor. "Kalk ey toprağın babası!" diyerek onu onurlandırıyor ve gayet yapıcı bir davranışla evine gitmesini; kızına ise eşinin evden gitmesine sebep olacaklar davranışlarda bulunmamasını telkin ediyor.

Şeytan'ın gözünün tekinin kör olmasının sebebi: Derler ki Peygamber Efendimiz, birgün Ashâb-ı Kirâm ile sohbette iken, bir adam içeri girer. Bu; yaşlı, çirkin, kamburu olan, çenesinde üç uzun sakallı saçsız biridir. O ayrılıp gittikten sonra Efendimiz (s.a.v), biraz önce kalkıp gidenin şeytan olduğunu bildirince; Hz. Ömer, bir hışımla kalkar ve ona bir taş fırlatıp tek gözünü kör eder. Kimbilir, belki de bunlar mecâz mânâdadır. Belki de fırlattığı bildiğimiz mânada bir taş değildir. Belki Şeytan'ın korktuğu tek insan diye bildiğimiz Hz. Ömer, ona taş gibi kör edici cümleler söyledi. Doğrusunu Allah bilir...

Yine ezelî düşmanımızdan bir kıssa: Hz. İbrâhim, bir seher vakti yolda yürürken Şeytan'a rast gelir. Elinde bir battaniye, bir kavanoz da bal vardır. Hz. İbrâhim, onun yolunu çevirir ve elindekilerin sebebini sorar. O da şöyle açıklar: "Bu elimdeki battaniye, seherde kalkıp ibadet etmek isteyenler için... Üstlerine örtüyorum ki uyanamasınlar. Bu kavanozdaki bal da dedikodu edenler için... Onlar konuştukça ben ağızlarına sürüyorum ki, gıybet tatlı gelsin de hiç bırakamasınlar." demiş. Şimdi hemen bunun üzerine bir düşünelim... Sabah ezanlarını duyduğumuz halde kafamıza yorganı çekip uyuyor muyuz? El-cevap: Evet. Peki gün çerisinde ezan, hiç dikkatimizi çekiyor mu? Neredeyse hayır. Ya dedikodu? Halk arasında "baldan tatlıdır" dediklerine göre fazla bir açıklamaya gerek yok sanırım...

Bir tane de Hz. Eyyub ile ilgili: Bilindiği üzere Hz. Eyyub, amansız hastalıklarla olan imtihanıyla meşhurdur. Kimi kaynaklara göre haftalar, kimi kaynaklara göre de yıllarla ölçülen bu ızdıraplı süreçte tek dayanağı, sevgili eşidir. O kadar ki tüm kabilesinin onu terk ettiği, hastalıkları yüzünden yaklaşmak istemediği zamanda eşinin saçlarını satarak ona baktığı anlatılır. Artık iyice dayanılmaz bir acıya dönüşen hastalığı yüzünden hassalaşan Hz. Eyyub, yaralarını temizlerken canının yanmasına sebep olarak vefâkâr eşini görür ve ona iyileştiğinde yüz sopa vuracağına yemin eder. Zaman geçer ve hastalıkları Allah'ın izni ile iyileşir. Gün gelir ettiği yemin aklına düşer. Ancak kendisine bu kadar sadakat ve vefâ ile bakan eşine kıyamaz ve Allah'tan bir çözüm diler. Allah-u Teala, yüz tane çavdar sapını bir demet yapıp bir kere dokununca yeminin yerine getirilmiş olacağını bildirir. Hz. Eyyub, bunun için şükreder. Allah, asla kulları için zorlaştırmaz, hep kolaylaştırır. Ama kulu, bunu bir türlü anlayamaz...

Sadâkatin adı, elbette ki Hz. Ebu Bekir'dir. Bunu da defalarca göstermiştir. Bunun en bilinen örneği, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'le hicret etmesidir. Ancak; o çok ünlü mağarada saklanırken, bir kez daha teste tâbî olur. Mekkeli müşrikler, onları aramak için saklandıkları mağaranın yanına kadar gelmişti ve içeride olduklarının kesinlikle anlaşılmaması gerekiyordu... Fakat o esnada bir yılan gelir ve Hz. Ebu Bekir'i ayağından sokar. Ama bu acıyla gözlerinden yaş gelmesine rağmen sesini çıkarmaz ve aramaya gelenler, oradan gidene kadar belli dahi etmez bu durumu. Müşrikler gittikten sonra bunu fark eden Efendimiz (s.a.v.), tükürüğü ile yarayı siler ve elbette ki Allahın izni ile iyileşir yarası...

Hz. Fâtımâ babasının gözbebeği bir evlattır ve bilindiği üzere annesine çok benzer. Aynı zeka, aynı bilgelik... Mekkeli zengin ailelerin kızları, bir akşam bir toplantı tertip ederler ve Hz. Fâtımâ'yı da davet ederler. Ancak buradaki niyet, kesinlikle iyi değildir. Amaç, fakirliği ile alay etmek ve onun nezdinde babasını küçük düşürmektir. Peygamber Efendimiz'in gönlü razı gelmez; ama göndermesine dair bir emir gelir. Gider Hz. Fâtımâ... Ve davet edildiği eve girerken, herkes büyük bir şaşkınlık yaşar. Hz. Fâtımâ'nın üzerindeki elbise, sanki bu dünyadan değil gibidir ve takılarının eşi benzeri yoktur. Üstelik de yanında bir çok hizmetçisi vardır ve onlar da sanki bu dünyadan değil gibidirler. Kurdukları tuzaklara ilâhî bir planla kendileri yakalanan bu insanlar, uzun süre bunun etkisinden kurtulamaz. Hz. Aişe der ki: Fâtımâ'nın öyle güzel, öyle parlak nurlu bir yüzü vardı ki; aysız gecelere de onun ışığından faydalanarak iğneden ipliği geçirebilirdik...

ALLAH, ONLARA YAKLAŞABİLMEYİ NASİP ETSİN BİZE HER İKİ DÜNYAMIZDA DA İNŞAALLAH...






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36677085 ziyaretçi (102709867 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.