Kıyamet Saatinde Dabbetü'l Arz ve Hz. İsa
 

Kıyamet Saati, Kıyamet Günü, Haşr, Dirilme

Kıyamet Saatinde Dabbetü'l Arz ve Hz. İsa

Halit Özdüzen * (Araştırmacı- Yazar)

Email: Halit Özdüzen <halozduzen@yahoo.com>

Yaratıcı olarak Allah inancı temelleri üzerine kurulu dinimizde, maddî yaradılışın sonlandırılmasını belirleyen zaman dilimi olarak kıyamete iman, İslam'ın imanla ilgili altı ana esaslarından biridir. Bu nedenle kıyamet sonrasında oluşacak ahiret yaşamına inanmayanlar, mümin sayılmamaktadır. Öneminden dolayı Kur'an'da kıyamet sözcüğü, tamamı “Yevmi'l kıyâme” ( kıyamet günü anlamında), yetmiş ayette geçmektedir. Her varlığın sonu olduğu gibi, tüm canlılara maddî yaşam şartları sunan Dünya'mızın da bir sonu olacaktır. Nasıl ki: Her canlı doğup, gelişip, olgulaşarak işlevini tamamladıktan sonra ölmekteyse, “Dünya Ana”nın da görevi sona erdiğinde diğer fânîler gibi İlâhî irâdeyle o da “Ölümü tadacaktır”!

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, dünyadaki doğal yaşam, insanoğlunun hırs ve ihtirasına mağlup olarak hâkimiyetine girdiğinden beri, dönüşü olmayacak şekilde, kıyamet saati de hızla işlemeye başlamıştır. Yüce Allah, diğer canlılar için takdir ettiği gibi, Dünya için de bir yaşam süresi belirlemiştir. Ancak insanoğlu, bitip tükenmek bilmeyen nefsânî arzularıyla, dünya güzelliklerini yok etmeyi hedeflemiştir. Yıllar önce, beyaz ırk mensuplarında henüz çevre bilinci gelişmemişken, Kızılderili büyük şefin ABD başkanına yazdığı mektupta, “Soluk benizli adam, hayvanları, ormanları, suyu ve temiz havayı yok ederek kendi sonunu hazırlamaktadır.” tespitiyle kimin vahşi, kimin uygar olduğunu ortaya koymuştu!... İyiyi düşünerek sağlıklı yaşayabilmesi için, insanın doğal gıda, temiz hava ve suya ihtiyacı bulunmaktadır. Son yüzyılda yeryüzü coğrafyasında ortaya konan teknik gelişmelere paralel olarak, düşünce, bilim, güzel sanatlar ve yönetim alanında “dâhî”ler yetişmemesinin sebebi, yaşanan sağlıksız ortamda aranmalıdır.

Doğal çevreden koparılarak, şekerle beslenen bal arıları gibi, insan da niteliksiz mamullerle beslenerek, eskilerin tekrarından ibaret bazı fikirler üretse de, kendini aldatmaktan öteye geçmemektedir! Böylece egemenler hedefledikleri açgözlü, bencil, asalak, obez ve üretmeden tüketen insan modelini gerçekleştirme yolunda önemli mesafeler almış bulunmaktadır.

Sözlüklerde “alâmet” (işaret) anlamındaki şart sözcüğünün çoğulu olan eşrât ile zaman dilimini belirleyen vakit karşılığı sâat kelimesinden meydana gelen eşrâtü's-sâa (kıyamet alâmetleri) olarak belirtilmiştir. Kur'ân- ı Kerîm'in birçok ayetinde çeşitli adlarla zikredilen kıyametin isimlerinden biri de “es-sâa”dir. Muhammed Suresi 18. âyetinde eşrâtın "sâat"in yerini tutan zamire muzaf olarak, dolaylı şekilde oluşturulmuştur. Yine "kıyametin kopma zamanı" anlamında yaklaşık kırk yerde sâat kelimesi geçmekte olup, anılan âyetlerde, kıyametin şeksiz şüphesiz vuku bulacağı belirtilmektedir. Kıyamet saatinin başlangıcı, Peygamber Efendimizin teşrifiyle devreye girmiş ve alâmetleri İslam'ın ilk yüzyılının sonlarından itibaren ortaya çıkmaya başlamıştır. Buna rağmen, ansızın gerçekleşecek olan kıyametin kopma zamanı, hikmeti gereği yüce Allah tarafından gizlenmiştir. ( Bknz. A'raf: 7/187, Lokman: 31/34 ve Ahzab: 33/63)

Tertip sırasına göre, Kuran'ın 75. suresi olan Kıyamet Sûresi, adını birinci ayetteki “kıyame” kelimesinden almıştır. Kırk ayetten oluşan sûrenin ilk ayetinde Yüce Allah, “kıyamete”, ikinci ayette de “nefsü'l levvame”ye yemin etmektedir. Tefsir âlimleri, arka arkaya gelen bu iki yeminin üzerinde titizlikle durarak, çeşitli yorumlar yapmışlardır. Ayette geçen “en-nefsü'l-levvame” (kendini kınayan nefis), aynı zamanda önemli bir tasavvuf ıstılahı olup, imandan ihsana doğru takvaya giden yolda, insanın “emmare” (kötülüğü emreden nefis ) den sonraki durağıdır. Ondan sonra sırayla, “nefsü'l mülhime” (ilham alan nefis) ve daha sonra “nefsi mütmeinne” (gerçeği bilip kanıksayan nefis) makâmı bulunmaktadır ki Müslüman, mümin sıfatını o makâma erişince almaktadır. Nefsü'l-levvâme sahiplerinin “keşke”si pek çoktur. (Keşke şöyle yapmasaydım da böyle yapsaydım gibi.) Bu nefsin sahibi, yaptığı pek çok işten pişmanlık duymaktadır. Kısacası kötü işlerde kendini kınayan, yapamadığı güzel işler için de üzülen nefistir! Bu ayetle insanların kıyamette kendi-lerini kınamalarına gönderme yapılmıştır! Sûrenin diğer ayetlerinde özetle: “Öldükten sonra diriliş konusunda kuşkusu olanlara karşı, bu olayın kesinlikle gerçekleşeceği o gün Ay'ın kararacağı Güneş ve Ayın birleşeceği, Allah'ın gücünün bunlara kâdir olduğu, insanların kıyamet günü aciz ve zavallı olarak kendi nefislerini kınayacakları, o gün inananların aydınlık ve nurlu yüzleri ışıl ışıl parlayarak Rablerine bakarken, inanmayanların karanlık asık suratlı olacakları, insanın geçici dünyaya çok aşırı sevgisi olduğu belirtilmektedir. Devamla, insanın maddi yaratılış evresinde geçirdiği süreçleri vurgulanarak, başıboş bırakılmayacağı belirtilerek; bu yaradılışı gerçekleştiren Allah'ın insanı diriltmeye de kadir olduğu belirtilip, Rabbü'l Âlemin'in güç ve kuvveti vurgulanarak, sure sona ermektedir.

Kur'an'da kıyamet alâmetlerinin nelerden ibaret olduğuna ve kıyamet kopmasının nasıl gerçekleşeceğine dair kesin bilgi verilmemiş olmakla beraber; Enbiyâ Suresi 21/96-97'de Ye'cûc ve Me'cûc'ün önündeki engeller kalkacağından; Neml Suresi 27/82'de dâbbetü'l-arzın çıkacağından; Duhân Suresi 44/11–12 ‘de gökten insanları saracak bir duman (duhân)/gaz yayılacağından; Kamer Suresi 54/1'de Ayın yarılacağından bahsedilmiştir. Hadislerde ise kıyamet alâmetleri eşrâtü's-sâa tabiriyle ifade edilmektedir. Hz. Peygamber ashabına kıyametin kopuş zamanını bilmediğini söylemiştir. Buhârî külliyatının Îmân bölümünde zikredildiğine göre kıyametin kopmasından önce meydana gelecek bazı olayların onun yaklaştığının alâmetleri sayılacağı haberi verilmiştir. Yine Buhari'nin Talak ve Rikak, Müslim'in Fiten bölümlerine aldığı rivayetlerde, Hz. Resulün Âhir zaman peygamberi ve son nebî olması dolayısıyla kıyamete yakın bir zaman diliminde gönderildiğini açıkladığı belirtilmiştir; kendisinden sonra peygamber gelmemiş olması da bunu kanıtlamaktadır.

Kıyamet alametlerinin ortaya atıldığı İslam'ın fikir yaşamının ilk çağlarından itibaren oluşturulan hadis külliyatlarındaki rivayetlere göre, kıyamet alametleri “suğra” (küçük) ve “kübra” (büyük) olmak üzere iki bölüme ayrılmıştır. Küçük alâmetlere dinî hayatın zayıflayıp, kötülüklerin yayılmasına dair olaylar dâhil edilirken, büyük alâmetleri kıyametin kopmasına çok yakın olan zamanda meydana gelecek hârikulâde olaylar konulmuştur.

Konumuzla ilgili detaylı araştırması bulunan Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz'un tespitlerine göre, üzerinde tartışılan asıl kıyamet alâmetleri büyük alâmetler olarak kabul edilen hârikulâde olaylar ve kozmik değişikliklerdir. Kıyametin kopuşu öncesinde gerçekleşeceğine inanılan başlıca harikulade olaylar Deccâl'in ortaya çıkışı, Mehdî'nin zuhuru, Hz. Îsâ'nın gökten inmesi, Ye'cûc ve Me'cûc'ün görünmesi, Hicaz bölgesinde büyük bir ateşin çıkışı, gökten insanları bürüyen bir dumanın inmesi ve Dâbbetü'l Arz'ın yerden çıkmasından ibarettir. Bunlardan Dâbbetü'l Arz, duhân, Ye'cûc ve Me'cûc konusu Kur'an'da zikredilmektedir. Mehdî, Deccâl ve Nüzûli Îsâ inançları ise sadece Hz. Peygamber'e atfedilen rivayetlere dayanır.

Araştırmacılarca küçük alametlerden önemli bulunanları Buhari ve Müslim'in rivayetlerine göre şöyle tasnif edilmektedir:

  1. İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları (Buhârî, Fiten, 25; bk. Tecrid-i Sarih Terc; 1/58)
  2. İnsanların ölümü temenni etmeleri (Buharî, Fifen, 25; Müslim, Fiten, 53–54)
  3. Câriyenin efendisini doğurması (Müslim, İmân, 1)
  4. Hicaz'da bir ateşin çıkarak Busra'da (Şam yakınlarında bir yer) develerin ayaklarını aydınlatması (Buhârî, Fiten, 24; Müslim, Fiten, 42)
  5. Fırat Nehri'nin sularının çekilerek, nehir yatağından altın çıkması (Müslim, Filen, 29–31)
  6. İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması (Buhârı, Fiten, 25; Müslim, Fiten, 17)
  7. İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehaletin artması (Buhârî, Fiten, 4)
  8. Depremlerin çoğalması (Buhârî, Fiten, 25)
  9. Zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşitlenmesi (Buhârî, Fiten, 25)
  10. Cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi (Buhârî, Fiten, 4; Müslim, Fiten,
  11. Yahudilerle Müslümanların savaşmaları, Müslümanların Yahudileri yenmesi (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VIII, 341; Müslim, Fiten, 79–82)
  12. Zinanın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması (el-Ali en-Nâsif Tac, 5/335)
  13. Kahtân'dan bir kişinin çıkarak, insanları asası ile sevk etmesi (Buhârî, Fiten, 23)

Bize göre küçük alametler olarak belirtilen alametlerin tamamı günümüze değin gerçekleşmiş bulunmaktadır. Henüz gerçekleşmemiş sanılanların, ilmi otoritelerin oluşturacağı şûrada tartışılması yararlı olacaktır. Esasen bu alandaki sıkıntı, zikri geçen alametleri içeren hadislerin, âlimlerce yapılmış kritiğinin bulunmayışından kaynaklanmaktadır. Yavuz Hoca, konuyla ilgili Mende'nin şu görüşüne dikkat çekmektedir: “Çoğu zayıf veya uydurma olan, toplumdaki dinî, içtimaî ve siyasî gelişmeleri yansıtan bu rivayetlerde belirtilen alâmetlerin sayısı yetmişi aşkındır. Kıyametin kopma zamanını bildiren herhangi bir âyet veya sahih hadis bulunmamakla birlikte âhir zaman peygamberinin gelişiyle kâinatın son zaman dilimine girdiğini göz önünde bulundurarak kıyametin kopuşunun ashaptan itibaren başlayabileceği düşünülmüş ve III. (M.9.) yüzyıldan başlayarak hadislerde zikredilen kıyamet alâmetlerine inanılması itikadî bir ilke haline getirilmiştir.” (Ebû Abdullah İbn Mende, II, 911)

Kur'an'da geçen “Yec'üc-Me'cüc”, “Duman” ve “Ayın yarılması” olayları ile hadislerde geçen diğer olayların tartışılması bu yazının boyutlarını aşacağından, ayrı bir çalışmada irdeleme ümidimizi saklı tutarak, burada kitleleri oldukça etkilemiş olan Kuran'da geçen Dâbbetü'l Arz ve hadis kaynakları bazı kitaplarda zikredilen Hz. İsa ve Mehdi inancı konusunu irdelemeye çalışacağız.

DABBETÜ'L ARZ

Dabbetü'l Arz'dan Kur'an-ı Kerim şöyle bahsetmektedir: “O söz başlarına geldiği zaman onlara yerden bir Dabbe (canlı) çıkarırız, o da insanların ayetlerimize kesin bir dille inanmadıklarını söyleyecektir.” (Neml 27/82) Ayette varlığın canlı olduğu belirtilmiş, ancak hayvan olduğuna dair herhangi bir ibare konmamış olmasına rağmen, ayette geçen Dabbe'yi tefsir âlimlerinin çoğu hayvan olarak belirtmiş, fakat bugüne kadar üzerinde görüş birliği sağlanamamıştır. Birlik sağlanamamasının önemli sebeplerinden biri, ilk dönem araştırmacı ve âlimlerinin “canlı varlığı” mitolojik hikâyeler ve Yuhanna'nın Vahy kitabı (bap 13–14.) nda geçen ve daha sonra İsrailiyat kaynakları paralelinde olağanüstü varlığa benzetmelerinden kaynaklanmıştır. Bu yaratığın bazı kitaplardaki yorumları resimlerle de süslenerek, akılları karıştırır hale dönüştürülmüştür. Çağdaş tefsir âlimleri ve araştırmacılara göre, “Kıyamete doğru insanların bazı gerçekleri anlamasını sağlayacak, o güne kadar bilinenlerin dışında bir canlı varlık” olarak tanımlanmaktadır.

Elmalı Hamdi Yazır, debbe sözcünün üzerinde durarak, “Bu ayette geçen ‘ dabbe' nekre (belirsiz isim) olarak geldiğinden bunun bildiğimiz dabbelerden başka bir dabbe olması akla gelir.” diyerek, konuya yeni bir anlayış ve yorum getirmiştir. Buradan yola çıkan bazı sözlük düzenleyicileri, “Kelime olarak ‘dabbe'nin hareket eden teknik alet ve nesneleri de kapsadığını” belirtmişlerdir. Bu nedenle yeni araştırmacı ve yorumcular, “dabbe”nin radyo, televizyon, bilgisayar ve internet olabileceği üzerinde de durmuşlardır. “Dabbe” konusunda değişik görüş bildiren çağdaş âlimlerden birisi de, geçtiğimiz yıl vefat eden, Adıyamanlı Kazım Yardımcı'dır. Yardımcı kitabında: “Tanrının Dabbetü'l Arz buyruğu, yerin özelliği anlamınadır. Yerin özelliği atomdur. Dinimizin işaret ettiği Dâbbetü'l Ard(z) atomun bölünüşüyle zuhur etmiştir. Atom bölünmüş, yerin özelliği ortaya çıkmıştır. Dâbbetü'l Arz olan atomun bölünüşü, en küçük parçanın yok olmayıp tersine sonsuzlaşması, ağırlık ve boyutlarından çıkıp ışığa dönüşmesi ve her şeyin aslının bir tek nur olduğunun anlaşılması, bunun apaçık işaretidir. Artık anlaşılmıştır ki: İki şey yoktur; her şeyin aslı bir tek nurdur ve bu nur kenarsız ve sonsuzdur. Atomun bölünüşü, “Âlemin yokluktan var olduğu”(düşüncesindeki) “Akılcı İslam Fey-lesoflarının” görüşünü yok etmiştir. Onlar (atom için), “Cüz'i la yeteceza“ yani parçalanması mümkün olmayan, parçalanınca da yok olacak olan parçayı nazari olarak kabul etmişlerdi. Atomun bölünüp yok olmadığı, aslının ışık – nur- olduğu ve sonsuzluğa karıştığı kesinlikle anlaşılınca, bu gün artık klasik teoriler iflas etmiştir.” ( Varlık s. 52,53)

Atomun yapısı bilinene kadar, maddenin hareket halinde bir canlı varlık olduğu, elementlerin yapısının atomların özelliklerine göre oluştuğu bilinmemekteydi. Onca gelişmeye rağmen, klasik kimya bilimi hâlâ öğretide canlı varlık kavramını hücreden itibaren başlatmaktadır. Günümüz biliminin ulaştığı noktada, varlığın en küçük zerresinin dahi canlı, bilinçli ve hareket halinde; diğer nesnelerle ahenkli, dengeli ve bir uyum içerisinde bulunduğu bilinmektedir; aksi olsaydı başlangıçtan itibaren varlıkta düzen yerine kaos hakim olurdu. Günümüzde bilim maalesef iktidarın iyice emrine girerek, var olan denge ve düzeni bozmaya yönelmiştir! Geliştirilen nükleer ve kimyasal silahlar yanında, genetik yapısı değiştirilen hayvan ve canlılar da biyolojik silah olarak kullanılmaktadır. Bununla da yetinmeyip, bitki ve hayvanların genleriyle oynanarak, tohumları kısırlaştırılmış ürünleri tüketen canlılar biyolojik ve fizyolojik değişimlere uğratılmaktadır. İnsan kimyasını bozan büyük iktidar güçleri, doğadan uzaklaştıran çarpık şehirleşme, oksijensiz çevre, sağlıksız gıda ve yetersiz beslenmeyle düşük IQ'lü nesillere dönüştürerek, kolay “güdülmelerini” sağlamaktadır. Bu uğraşılar sonrasında, do-ğal yaşam dengesi bozularak, dünya mukadder sona doğru hızla sürüklenirken, alametler kıyamet saatinin sonuna geldiğini gösterse de, insanoğlu kurtarıcı olarak -son teselli - Hz. Mehdi ve İsa'yı beklemektedir.

İSA'NIN NÜZÜLÜ veya YENİDEN GELECEĞİ İNANCI

Havariler ve Hz. İsa'nın çevresindeki inançlıları, vefatında büyük bir üzüntü yaşadılar. “Tanrının krallığını yeryüzünde kurmakla görevli Mesih, bunu gerçekleştiremeden nasıl ölebilirdi (!?)” “Hayatı mucizelerle bezeli insan, yeni bir mucizeyle dirilip, gücünü mutlaka kanıtlamalıydı(!)” Bir müddet bu beklenti ile teselli olan cemaat, Hz. İsa bedenleşip dirilmeyince, bu beklentiyi “Birgün, mutlaka dirilecek.”e bırakıp, daha sonra dirilip göğe yükseldiği söylentisine dönüştürür! İlerleyen yüz yıllarda cemaati ayakta tutan ve saflarına yeni üyeler sağlayan işte bu düşünce olmuştur. Hz. İsa hiçbir zaman, “Ben öldükten sonra tekrar dirileceğim.” ya da, “Daha sonra bedenlenmiş olarak tekrar geleceğim.” diye nüzulle ilgili bir tek söz dahi söylemediği halde, beklenti zamanla Hıristiyan dininin önemli bir inanç akidesine dönüşmüştür.

Sonraki dönemlerde oluşturulan Müjde İncillerinde bu ilke, “Tanrı Oğlu” inancıyla birleştirilerek, daha da pekiştirilmiştir. İnanışa göre: “Çarmıhta ölen ‘Tanrı İsa' mezara gömüldüğünün üçüncü günü semaya yükselip, orada Tanrısal Krallığını ilan etmiştir. Ahir zamanın sonuna yakın bir dönemde tekrar bedenleşerek yeryüzüne gelip, insanlığın kurtarılması için yarım bıraktığı görevini tamamlayacak ve yeryüzünde Tanrının Krallığı dönemini başlatacaktır!” (Romalılara Mektup 3.23–27, Korintliler 1.Mektup, 15.20–24 Müjde S. 321- 325)

Kimseye “Öyle veya böyle inanacaksın.” şeklinde bir düşünceyi empoze etme anlayışının uzağındayız; ancak burada Müslümanlar arasında da kök salan, yeniden geliş inancının yanlışlığı ile bu yanlışlığın sosyo-kültürel ve siyasal etkilerine dikkat çekmeye çalışacağız. Çünkü nüzul inancı, misyonerlerin Müslüman gençleri avladıkları etkili silahlarından biridir.

İslam Toplumuna gelince, “Hz. İsa'nın ölmeyerek göğe yükseldiği, kıyamete yakın tekrar geleceği” düşüncesi birkaç temele dayanmaktadır; ilki bu konudaki hadisler; ikincisi ise Kur'an'da geçen bazı ayetlerin Hıristiyanlık etkisiyle yapılan ilk dönem yorumlarıdır! Ayrıca Ortadoğu Coğrafyasında bu inancın kökleri çok önceki pagan dinlere kadar uzanmaktadır; zaten Hıristiyanlığa da oradan geçmiştir.

Hz. Muhammed (S.A.S.)'in tebliğ ettiği İslam Dininin ilk muhatabı, müşrik Araplar olmakla beraber, sonraki dönemlerde katılanların bir kısmını Hıristiyanlar ve diğer Ortadoğu toplumları oluşturur; o topluluklar Müslümanlığı seçtiklerinde, inanç kültlerinin İslam'la çatışmayan bölümlerini de yaşatmaya devam ettirmişlerdir. Detaylı olarak yapılacak bir araştırmada, Hz. İsa'nın dirilişi inancı dışındaki bazı inanç ve kültürlerin İslam toplumlarında samimiyetle yaşatıldığı görülecektir!

Meseleye Kur'an-ı Kerim açısından yaklaşıldığında: Hz. İsa'nın geleceğine dair açık- sarih ve netlik içeren herhangi bir ayet bulunmamaktadır; vefatına dair ayetler ise kesindir. Tekrar geleceğini iddia eden müfessirlerin dayandığı ayet şöyledir: “Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce ona mutlaka inanacaktır. Kıyamet gününde de o, onların aleyhine şahit olacaktır.” (Nisa 4/159)

Nüzulü savunan müfessirlerin öncüsü sayılan Taberi ve İbn-i Kesir, ayete: “Hz. İsa yeryüzüne inince ona inanmayacak hiçbir ehli kitap yoktur.” şeklinde yorum getirmişlerdir.( Taberi, Cami'ul Beyân, IV.356–7, İbn-i Kesir, Tefsir'ül- Kur'an 1.526)

Bu yorumlar birçok yönüyle gerçeği yansıtmamaktadır:

  1. Hz. İsa, nüzul edecekse ondan önce ölen ehli kitabın durumu ne olacaktır?
  2. İnanan kişilerin aleyhine niçin şahadet edecek olsun ki?
  3. Yaşadığı dönemde getirdiği onca mucizeye inanmayan Yahudilerin torunları ona nasıl inanacaklardır?
  4. Zorla iman gerçekleşmesi, Allah'ın yeryüzü sınavı ilkelerine aykırı düşmez mi?

Prof. Dr. Süleyman Ateş'in, aynı ayet-i celileye, Keşşaf'a dayanarak getirdiği yorum şöyledir: “Kitap ehlinden hiçbir fert yoktur ki, ölmezden önce İsa'ya, O'nun (Allah'ın) kulu ve resulü olduğuna inanacak olmasın. Kitap ehlinden her ferdin ölmeden önce gözünün önünden perde kalkınca, Kuran'ın İsa hakkında söylediklerinin gerçek olduğunu, yani Allah'ın oğlu değil, kulu ve elçisi olduğunu anlar. Çünkü gözlerden perde kalkınca, gerçek olduğu gibi ortaya çıkar. O zaman insan gerçeğe (görerek) inanır. Fakat inanmasının bir yararı olmaz. Ancak bu konumdan önceki (gaybe) iman insana yarar sağlar.” (Kur'an-ı Kerim Tefsiri C. 2 S.712) Tıpkı Hz. Musa'ya ve Rabbine inanmayan Firavun'un boğulurken, ölüm anında: “Musa ve Harun'un Rabbine inandım.” demesi gibi olur ki bu iman ona bir yarar sağlamamıştır.

Nüzulle ilgili konunun ağırlık merkezini hadisler oluşturmaktadır, onların ilmi kritiklerden geçirilerek değerlendirilmesi zorunludur. Olayın boyutlarının iyi anlaşılabilmesi için, bu konuda geniş araştırmaları bulunan Hadis Uzmanı Prof Dr. A.H. Kırbaşoğlu'nun görüşlerinden yararlanacağız. Kırbaşoğlu inancı şöyle özetlemektedir: “Hz.İsa'nın ölmediğine ve öldürülmediğine, bilakis onun Allah tarafından göğe yükseltildiğine inanan Müslümanlar, onun Mehdi'nin zuhurunun akabinde Şam'daki Ümeyye Camii'nin doğusundaki beyaz minareye ineceğine ve Deccal'ı öldüreceğine, sonra Mehdinin arkasında namaz kılacağına, Muhammedi şeriata tabi olacağına, inişinden kırk gün sonra vefat edeceğine, cenaze namazının Müslümanlar tarafından kılınacağına ve Hz. Peygamberin kabrinin yanına defnedileceğine inanırlar. Kitleleri yüzyıllardır etkisi altına almış olan bu inanç gerek geçmişte, gerek son birkaç yüzyılda bazı kesimlerce reddedilmişse de bu eleştiriler yaklaşım, hiçbir zaman toplumlara egemen olamamıştır.” Bize göre toplumda doğru görüşün egemen olamayışının gerisinde, değindiğimiz İslam öncesi inanç akidelerinin etkisi bulunmaktadır. Kökleşen inanç akideleri kolay kolay da değişmemektedir. Kırbaşoğlu bu konuda rivayet edilen hadis külliyatını:

a. Kaynak metodolojisi,
b. Dış tenkit/ İsnat tenkidi,
c. İç tenkit/ Metin tenkidi,
d. Epistemolojik/(Bilgi Teorisi) açısından, ele alarak değerlendirmiştir.

Çok detaylı ve doyurucu argümanlar içeren makalenin, kritize ettiği detayları aktarmak, çalışmamızın formatını aşacağından, buraya sadece sonuç bölümünü almakla yetineceğiz. Kırbaşoğlu: “Hz. İsa'nın ikinci gelişi inancını bu konudaki (hadis kaynaklı) rivayetlere dayanarak savunmak mümkün görünmemektedir. Çünkü ne rivayetlerin yer aldığı kaynaklar tamamen güvenilirdir ne istinatların tamamı sağlamdır ne de metin tenkidi açısından tutulacak bir durumları vardır.(…) Elbette bu konu biçimsel bir mesele olarak her zaman tartışılabilir. Ancak konuyla ilgili rivayetlerin durumunu görmezden gelerek, hala Hz. İsa'nın ineceğini savunup bunu bir iman meselesi yapmak; ancak cehalet, kör taklit ve dogmatizmle mümkün olabilir. Hatta bu zihniyet Allah'ın Kadir-i Mutlak olduğunu ve isterse bir insanı göğe çıkarıp, binlerce yıl gökte yaşattıktan sonra yeryüzüne indirebileceğini; bunun O'nun için hiç de zor olmadığını söyleyerek, Hz. İsa'nın hala inebileceğini ısrarla savunmaya devam edebilir. Ama şunu unutmamak gerekir ki, bir şeyin imkânı ve vukuu(olması) farklı şeylerdir. Hz. İsa'yı Allah'ın -isterse- göğe çıkarıp tekrar indireceğini kabul etmekle iş bitmemektedir; bunun gerçekten vuku bulacağına dair elinizde ‘kesin bilgi'nin de bulunması gerekir. Bu rivayetlerin ise, bu kesin bilgiyi bize vermesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Ayrıca Allah Kadir-i Mutlak olduğu gibi, Hakim'dir de. Dolayısıyla O'nun (C.C.) Hz. İsa'yı göğe çıkarıp tekrar indirmesinin -Kevni ve içtimai (sosyal) alanda Sünnetullâh da nazarı itibara (göz önüne) alındığında- ne gibi hikmetinin olabileceğini izah etmek icap eder. Bütün bu hususları görmezden gelip hala inatla sübuti bir hususu iman esası gibi savunmak, tekrar belirtelim ki, ancak dogmatizmle mümkün olabilir. Bu tür zihniyetin sürdürülmesi ise, her şeyden fazla bizzat İslam'a, Hz. Peygamber ve Hadislere zarar verecektir.” (İslamiyat Dergisi, İsa'nın anısına özel sayı 2000) (Parantez içleri bize aittir.)

Kırbaşoğlu'nun tespitleri, özellikle şu noktalara açıklık getirmiştir: Hz. İsa diğer peygamberler gibi doğmuş, büyümüş, peygamberlik görevini ifa ederek vefat etmiştir. Vefat ettiği yukarıda belirtilen ayetle kesin nas (delil) hükmündedir. Hadislere gelince, tevatür derecesinde olmadıkları için bunlarla itikat oluşturulamaz. Bedenen yaşadığını ve gökte olduğunu savunmak, Kur'an hükümlerine aykırı olduğu gibi, aynı zamanda yanlış Hıristiyan inancını da desteklemektedir. Yüce Allah, Hz. İsa'nın arkasından, Peygamber Efendimizle Kur'anı göndererek, dinini tamamlamıştır. Olaya Hz. Âdem'le başlayan evrensel İslam zinciri açısından bakıldığında: Hz. İbrahim, Musa, İsa (A.S.)'yla tecdit edilen “Din”, Hatem'ül Nebiyin/ Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (S.A.S)'le kemale ermiştir.

MEHDİ İNANCI

Kur'an Hükümlerine göre, bir daha Peygamber gelmeyeceği kesin olduğuna göre, Hz. İsa'nın Peygamber olarak değil de, Hz. Muhammed'e ümmet olmak için geleceği düşüncesi ise birkaç noktadan hatalıdır: İslam Dini, bütün dinlerin hükümlerini bünyesinde taşıyan bir din ve Hz. Muhammed evrensel unvanıyla, Resulullah ve Habibullah/ Allah'ın sevgilisidir. Diğer peygamberlerden üstün olduğu, tartışmasız gerçek olduğuna göre; Hz. İsa'nın gelip, O'nu tasdik ederek İslamiyet'e gireceğini bekleyen Müslüman, bir bakıma kendi inancına şahit aramaktadır. Bir başka yönüyle de, Hz. İsa'nın Müslüman değil, Hıristiyan olduğunu sanmaktadır. Böyle bir düşünce, Hz. İsa'yı ve tebliğ ettiği İslam'ı anlamamaktan kaynaklanmaktadır. “Hz. İsa'nın görevini tamamlamadan vefat edip gittiği, yeniden gelişiyle Hz. Mehdi'ye tabii olarak, onu tasdik edip yardımcı olacağı” düşüncesine gelince: Bu beklenti, Mehdi ve Mehdilik kavramının, İslam toplumuna yeterince izah edilemediğinin göstergesidir.

Peşinen belirtelim ki, gaybı/geleceği ancak Allah bilir. Mehdi, dar anlamıyla hidayet, geniş anlamıyla genel hidayet demektir. Genel hidayet, el-Hadi İsmiyle Yüce Allah'a aittir. İslam Toplumu içerisinde daima Allah'ın bu isminin tecellisine mazhar olmuş âlim, arif ve veli zatlar bulunmuş ve bulunacaktır. Kıyamet öncesi gelişen ilim ve teknoloji ile cehalet, önemli ölçüde kontrol altına alınacaktır. Ekilecek tevhit tohumları ve son dönem tebliğcilerinin iletişim araçlarından yararlanarak yapacakları tebliğler, geniş kitlelere ulaşacağından, hidayetlere vesile olacaktır. İslam'ın zıddı cehalet- karanlıktır. Karanlık ışıkla ortadan kalktığı gibi, gelişen bilim ve teknoloji paralelinde oluşacak aydınlanma, cehaleti önemli ölçüde ortadan kaldıracağından, geniş kitleler İslam'ın evrensel mesajını alarak hidayete erecektir. Her dönem İmamının/Önderinin yardımcısı Yüce Allah ve Hz. Muhammed'dir. Elde Kur'an gibi ilahi bir kaynak bulunduğuna göre, Hz. İsa'nın bedensel desteğiyle takviye beklemek, Mehdilik kurumunun zafiyetini çağrıştırması açısından da tutarlı değildir. Hz. Muhammed (S.A.S) ”Benim ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir.“ dediği göz önüne alınarak değerlendirildiğinde: Mehdiyet kavramının böyle bir maddi desteğe ihtiyacı da yoktur. Her büyük veli, Hz. Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Mustafa (S.A.S.)'ın sırrını ve nurunu taşımaktadır. Mistik disiplin açısından, o zatların ruhları her dönemde zamanın imamı ile birliktedir ve ona yardım etmektedir!

Hz. İsa hayatta iken kavmine şöyle hitap etmişti: ”Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir elçiyi müjdeleyici olarak gönderildim.” ( Saff 61/6) Eğer gelecek olsaydı: ”Ben, Hz. Meryem'in mucizevî bir şekilde hamile kalarak dünyaya getirdiği İsa, Hz. Muhammed'in son peygamber olduğunu müjdelemiştim; Allah birdir; Hz. Muhammed onun son Resulüdür; son din İslam'dır.” diyecekti. İsterseniz bir de gönlünüze danışın, Mesih, bu gerçeğin dışında başka bir şey mi söylerdi? İslam'a ve Müslümanlara yardımın ölçüsü, mutlaka bedenen aralarına katılmak mı olmalıdır? Ruhaniyetiyle yapacağı yardım, bedenen yapacaklarından daha etkili olacaktır. Ruhu ve sevgisiyle zaten gönüllerimizde yaşamaktadır!

* Özdüzen'in çalışmalarından Aşk Yolcusu, Tasavvuf Yolcusu ( Ötüken Yayınları/İst.) ve Esmaü'l Hüsna ( Beyaz Kule Yayınları/Ank.) yayımlanmıştır. Ayrıca çok sayıda şiir, makale ve denemesi gazete, dergi ve internet sitelerinde yayımlanmaktadır. Şiirlerinden bir bölümü çeşitli formlarda bestelenmiş olan yazarın, diğer araştırmaları yanında, Hz. İsa ile ilgili çalışması yayımlanmak için sıra beklemektedir.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: can, 26.05.2015, 16:18 (UTC):
ben bu olaya inanıyorum.çünkü hoca kuran-ı kerim üzerinden değerleniyor.bence inanmak lazım

Yorumu gönderen: fazıl güneş, 05.12.2010, 18:13 (UTC):
katılmıyorum, katılmıyacağımda; neden..!? yazar mitoloji gözüyle bakmış. kuran ve islamiyetin kıyamete kadar ayakta kalacağından haberi yok galiba.dini bozanda bu yeni yetme yorumcular değilmi zaten..!??? anlayana...!?

Yorumu gönderen: Muhsin Ağaoğlu, 22.12.2009, 14:46 (UTC):
Mükemmel bir araştırma ve güzel bir anlatım çok yararlandım. Muhsin

Yorumu gönderen: Yaşar Ağrılı, 14.09.2009, 15:14 (UTC):
Çok Mükemmel bir araştırma Yazarın kalemine sağlık .andil ve bayramınız kutlu olsun

Yorumu gönderen: Mahmut Kırmızıgül, 25.08.2009, 13:48 (UTC):
Mükemmel bir kalem,güçlü kaynaklar,daha ne söylesem ki...

Yorumu gönderen: Yaşar Barış, 18.08.2009, 07:05 (UTC):
Bu Kadar mükemmel bir makaleyi hazırlayan yazarın eline ve yüreğine sağlık; tekrar tekrar okudum. Yazarın ayrıntılı öz geçmişini bilmek istiyorum. Bu kadar mükemmel eserler yazdığını göre,güçlü bir geri plananı olmalı diye düşünüyorum,sevgiler ve kucak dolusu selamlar...

Yorumu gönderen: Yunus Eren, 09.08.2009, 08:58 (UTC):
Mükemmel bir anlatım ve doğru kaynaklar yazarın kalemine sağlık; diğer yazılarını da merakla bekliyorum. Selamlar, Yunus

Yorumu gönderen: şakird, 20.07.2009, 18:39 (UTC):
ya çok merak ettim kuranda kıyamet suresi 40 ayet kuranda kıyametin kopacağı haber veren 40 ayet var bu kırk rakamı kıyametle çok büyük bir bağlantısı var değilmi

Yorumu gönderen: mursel, 20.07.2009, 00:36 (UTC):
cokbegeniyorum sizin hazirlamis oldugunuz bu sayfayi ilgiyle takip ediyorum cokk tesekkur ederim



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36893746 ziyaretçi (103090602 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.