Kadersiz Dilber Masalı
 

Kadersiz Dilber Masalı

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir memlekette çok fakir bir karı koca varmış. Bunlar o kadar fakirlermiş ki, başlarını sokacak bir evleri bile yokmuş. Adam, geçimlerini çobanlık yaparak sağlarmış. Bu çobanın karısının hiç çocuğu olmazmış. Çoban ile karısı bu duruma pek üzülürlermiş.

Gel zaman git zaman bir gün çobanın karısı hamile kalmış. Karı koca bu duruma pek sevinmişler. Dokuz ay on gün sonra doğum zamanı gelmiş. Gelmiş gelmesine; ancak evleri olmadığından, kadıncağız çocuğunu nerede doğuracağını bilememiş. En sonunda, çaresiz bir hamama gitmiş ve orada çocuğunu doğurmuş. Kadının nur topu gibi bir kız çocuğu olmuş. Tam bu sırada, hamamın duvarı yarılmış ve içeriye üç tane derviş girmiş. Bu dervişlerden birisi kadına:

“Bu kızın adı, Muradına ermeyen Dilber olsun. Başına su dökülünce altınlar saçılsın.”

demiş. İkinci derviş:

“Güllükçe yüzünde güller açılsın, ağladıkça gözünden inciler dökülsün.”

demiş. Üçüncü derviş de:

“Yürüdüğü yerde çimenler bitsin.”

deyip bir bileklik vermiş ve kadına:

“Bu bilekliği çocuğun koluna bağlayın, bunu çıkarmadıkça çocuk ölmesin.”

demiş. Sonra dervişlerin üçü de gözden kaybolmuşlar. Gerçekten, çocuğu yıkarken başına su döktükçe altınlar dökülmüş. Ağlayınca gözlerinden inciler saçılmış. Bu
sırada bu hamamda doğum yapan başka bir kadın daha varmış. Bu kadın aç gözlü bir kadınmış ve bu çocuğu görüp yakınlaşmak istemiş. Çocuğu, kendi çocuğuyla birlikte emzirmiş. Böylece o da bu çocuğa sütanne olmuş. Çobanın karısı, biriken altın ve incilerden bu kadına da biraz vermiş ve hamamdan çocuğuyla birlikte ayrılmış. Sonra çoban ile karısı, çocuklarının sayesinde çok zengin olmuşlar. Çok büyük bir konak yaptırmışlar. Kızlarını bolluk içinde nazlı bir şekilde büyütmüşler.

Kız on beş yaşına gelmiş, güzel mi güzel bir genç kız olmuş. O kadar güzelmiş ki, bakan gözleri kamaştırırmış. Kızın güzelliği ve ağladıkça inciler, yıkandıkça altınlar saçtığı, yürüdükçe yerde çimenler bittiği dillere destan olup her yere yayılmış. Padişahın oğlu, bir gün bu kızı görmüş ve ona âşık olmuş. Oğlan bu durumu annesine anlatmış ve ona, bu kız ile evlenmek istediğini söylemiş. Bu kızın methini duyan padişahın karısı Hanım Sultan, oğlunu kırmayıp kızı ailesinden istemeye gitmiş. Kızın anası ile babası, padişahın karısını hemen buyur etmişler ve birlikte hoş sohbete dalmışlar. Bu sırada kız gelip Hanım Sultan’ın elini öpmüş. Hanım Sultan, kızın söylenildiği gibi olduğunu sınamak istemiş. Bu maksatla, kıza:

“Kızı, bir su getir de içeyim!”

demiş. Kız suyu alıp getirirken gerçekten bastığı yerlerde çimen bittiğini görmüş ve şaşırıp kalmış. Suyu kızın elinden alırken, usulca kızın kolunu çimdiklemiş. Kız ağlayacak gibi olup gözünden inciler dökülmeye başlamış. Bardaktaki kalan suyu, kızın başına dökmüş ve dökünce altınlar saçıldığını görmüş. Sonra gülünecek bir şey söylemiş. Kız sabredemeyip gülmüş ve yanaklarında güller açılmış. Sultan, hayretler içinde kalmış ve söylenilenlerin doğru olduğunu anlamış. Sonra hemen Allah’ın emriyle kızı ailesinden istemiş. Kızın ailesi, bu teklifi kabul edip kızlarını padişahın oğluna vermişler. Sonra Hanım Sultan onlara:

“Ben şimdi gidip düğün hazırlıklarına başlayayım, siz de arkamdan gelirsiniz. Sonra sarayda düğünü yaparız.”

demiş ve oradan ayrılmış. Saraya varınca olanları kocasına ve oğluna anlatmış. Padişahın oğlu, dört gözle kızın gelmesini ve onunla evlenmeyi beklemiş. Bu sırada kızın annesi kızına güzel elbiseler diktirmiş, bohçalar hazırlatmış. Kızını en güzel şekilde hazırlamış. Hep birlikte saraya gitmek için tam yola koyulacakken, kadıncağız düşüp ayağını kırmış. Bakmış ki bu şekilde gidemeyecek, kızını sütannesiyle birlikte göndermeye karar vermiş. Kadın hemen kızın sütannesine olanları anlatmış ve ondan, kızı saraya götürmesini istemiş. Kızın sütannesi, kendi kızıyla birlikte kızı saraya götürmeyi kabul etmiş. Böylece sütannesi kendi kızı ve emanet edilen kız ile birlikte düşmüş yola.

Giderken kız acıkmış ve sütannesinden biraz ekmek istemiş. Sütanne kıza ekmek yerine susaması için tuzlu pastırma vermiş. Kız yedikten bir müddet sonra
susamış ve sütannesinden su istemiş. Sütanne kıza:

“Suyumuz çok azdır, biraz sabret.”

demiş. Aradan biraz zaman geçmiş, kız çok susadığından yine su istemiş. Sütannesi ona:

“Bir gözünü çıkarıp verirsen sana su veririm, yoksa vermem!”

demiş. Kız, bir süre daha geçtikten sonra susuzluğa dayanamayıp ağlayarak bir gözünü çıkarıp vermiş. Biraz su içmiş. Bir müddet sonra yine susamış ve yine su istemiş. İsteyince, sütannesi bu defa öbür gözünü de istemiş. Kızcağız susuzluktan çaresiz kalınca öbür gözünü de çıkarıp vermiş. Verince biraz daha su içmiş; ancak iki gözü de kör olmuş. Sütanne, kızın elbisesini çıkarıp kendi kızına giydirmiş ve onu bir dağ başında bırakıp kendi kızıyla birlikte yoluna devam etmiş. Gide gide saraya varmışlar. Varınca onları karşılayan padişahın karısı şaşkınmış; çünkü karşısında gördüğü kız, daha önceki kıza benzemiyormuş. Sonra içinden:

“Sanki gördüğüm kız, bu kız değildi ya da ben unutkan oldum.”

diye geçirmiş. Daha sonra birlikte oturup sohbet etmişler. Sütanne padişahın karısına, gelinin annesinin tam gelecekken düşüp ayağını kırdığını, o yüzden kendisinin
gelemediğini anlatmış. Akşam olunca, nikâh kıyılıp düğün yapılmış. Düğün bitince gelinle damat baş başa kalmışlar. Damat gelinin yüzünü açınca şaşırıp kalmış. Bu kız, onun daha önce gördüğü kıza hiç benzemiyormuş. Şehzade kıza:

“Biraz gülsene!”

demiş. Kız gülmüş; ancak yanaklarında gül falan açılmamış. Şehzade:

“Senin için, güldükçe yüzünde güller açar diyorlardı; ama sen gülünce gül falan açmadı.”

demiş. Kız hemen şehzadeye:

“O, senede bir kere açar!”

demiş. Şehzadenin bu durum içine sinmemiş; fakat sesini çıkarmamış. Sabah olunca Hanım Sultan, kızı hamama götürmüş. Kızı yıkarken başından su dökmüş. Su dökülünce altın saçılmamış. Hanım Sultan şaşırmış; ama bir şey söyleyememiş. Yine saraya dönmüşler. Şehzade ve Hanım Sultan huzursuz olmuşlar; ancak birbirlerini mahcup etmemek için seslerini çıkarmamışlar.

Biz gelelim, dağda tek başına bıraktıkları kıza… İki gözü kör olan kız, dağ başında çok ağlayıp sızlamış. Önünde bir adam boyu inci birikmiş. Oradan geçmekte olan bir avcı, kızı görmüş ve ona neden ağladığını sormuş. Kız ona olanları anlatmış. Avcı, kıza acımış ve biriken incileri bir çuvala doldurup kızı kendi evine götürmüş. Hanımına olanları anlatmış. Avcı ile karısı, kızı kendi kızlarıymış gibi sevip onunla ilgilenmişler.

Gel zaman git zaman bir gün kız gülmüş. Gülünce o vakit yanağında güller açmış. Kız, avcıya:

“Bu gülleri kesip bir sepete koy. Sonra sarayın önüne gidip: ‘Vakitsiz gül satarım!’ diye bağır. Seni çağırıp kaç paraya verirsin derlerse ‘Parayla değil, bir göze veririm!’ de.”

demiş. Sabah olunca avcı, gülleri bir sepete koyup sarayın önüne gitmiş. Sonra:

“Vakitsiz gül satarım!”

diye bağırmaya başlamış. Şehzadeye gelin olan kız bunu duyup annesine:

“Anne sokakta vakitsiz gül satıyorlar. Alalım da şehzadeye gösterip işte bugün yanağımda gül açtı diyelim!”

demiş. Sonra annesiyle birlikte kapıya koşup gül satan avcıyı çağırmışlar. Avcı hemen kapıya gelmiş. Kız, avcıya:

“Gülü kaç paraya satıyorsun?”

diye sormuş. Avcı:

“Parayla değil, bir göze veriyorum!”

deyince, kız annesine:

“Şu kızın sandıktaki gözlerini çıkarıp verelim de bu gülleri alalım!”

demiş. Sonra sandıktaki iki gözü çıkarıp avcıya vermişler ve gülleri almışlar. Avcı hemen evine gidip iki gözü kıza vermiş. Verince kız gözlerini yerine koyup Allah’a tekrar görebilmek için dua etmiş. Kızın duası kabul olmuş ve tekrar görmeye başlamış. Kız çok sevinmiş. Avcının evinde güldükçe güller dökerek, ağladıkça altınlar saçarak yaşarken, zengin olmuşlar. Konaklar yaptırmışlar. Bir gün kız, avcıya:

“Beni bulduğun dağ başına bir türbe yaptırmanı istiyorum. Bu türbe tamamen şimşirek taşından olsun. İçinde bir altın sanduka, kapıları da gümüşten olsun. Günde bir defa kapıları kendi kendine açılıp kapanırken: ‘Muradına ermeyen dilber!’ diye ses versin.”

demiş. Avcı hemen türbeyi yaptırmaya başlamış. Gelelim saraydaki kıza… Kız gülü aldığı gibi şehzadeye koşmuş. Ona:

“Şehzadem, biraz önce güldüm. Meğer vakti gelmiş, hemen yanağımda bu güller açtı!”

demiş ve gülleri vermiş. Şehzade gülü alıp koklamış. Koklayınca, adı Muradına ermeyen dilber olan kız hamile kalmış. Sonra şehzadenin gayri ihtiyari ağzından:

“Gülün geldi, kendin de gelirsin inşallah!”

sözleri dökülüvermiş. Kız şehzadenin ağzından bu sözleri duyunca, güllerin kızın yanağında açan güller olduğunu anlamış ve durumu hemen koşup annesine anlatmış. Annesi, kızına:

“Kızın kolundaki bilekliği çıkarıp öldürmemiz lazım.”

demiş. Annesi hemen bir cadı karısı bulmuş. Onu tembih edip kızı bulmaya göndermiş. Cadı karısı gezip soruşturarak avcının konağını bulmuş ve içeri girmenin yolunu aramış. Sonra evin kapısını çalmış. Kapıya çıkan avcının karısına:

“Kızcağızım, çok susadım, çok da yoruldum. Evinizde biraz dinlenmeme izin verir misiniz?”

demiş. Kadın kabul etmiş ve içeri almış. Akşam vakti olunca cadı karısı gidecek yerinin olmadığını söylemiş ve orada kalmak istemiş. Ev sahibi hemen kabul edip cadı karısını yatıya misafir etmiş. Gece yarısı olup herkes yatınca, cadı karısı gizlice evin odalarını dolaşmış. Kızın yattığı odaya gelip usulca kolundaki bilekliği çıkarıp koynuna saklamış. Sonra oradan uzaklaşmış. Sabah olunca, ev sahibi misafiri uyandırmaya gittiğinde bir de bakmış ki, misafir gitmiş. Ev sahibi şaşkınmış. Cadı karısı ise doğru saraya gitmiş. Kızın sütannesini bulup bilekliği ona teslim etmiş. Sütanne ve kızı bunu görünce çok sevinmişler.

Diğer tarafta kız, bilekliği çıktığından bayılıp kalmış, sabah uyanamamış. Kız uyanmayınca, avcının karısı merak edip kızı uyandırmaya gitmiş. Uğraşmış; ancak kız bir türlü uyanmamış. Kızın nefes almadığını öğrenince hemen koşup kocasına haber vermiş. Avcı gelip bakmış ki, kızcağız ölmüş. Avcı ile karısı bu duruma pek üzülmüşler. Üzüntüden ertesi günü sabaha kadar ağlamışlar. Sabah olunca avcı, daha önce yaptırdığı gümüş kapılı türbeye kızı götürüp defnetmiş. Bu arada; gülü kokladıktan sonra şehzade, aşkından sarayda duramamış ve kendini dağlara atmış. Dağ başında bir kayanın başında oturup derin düşüncelere dalmış. Bu sırada uzaktan uzağa bir ses duyar gibi olmuş. Hemen sesin geldiği yere doğru yürümüş:

“Muradına ermeyen dilber!”

diye bir türbeden ses çıkıyormuş. Türbeye yaklaşıp türbenin içine girmiş. İçerde bir altın sanduka görmüş ve bu sandukanın kapağını açmış. Açınca bir de ne görsün? Dünya güzeli bir kız. Bu kız, şehzadenin daha önce gördüğü kızmış. Kızın yanında da nur topu gibi bir çocuk varmış ve kızı emiyormuş. Şehzade hayretler içinde kalmış ve çocuğu hemen oradan alıp saraya götürmüş.

Sarayda karısına çocuğu ağlatmamalarını tembih etmiş. Şehzade bir süre çocukla ilgilendikten sonra çıkıp işine gitmiş. Çocuk odanın içinde dolaşırken çekmeceyi açıp annesinin bilekliğini bulup almış. Alınca, bu sırada içeri giren sütanne, hemen çocuğun elindeki bilekliği kapmak istemiş. Çocuk ağlamaya başlayınca, şehzade hemen içeri girmiş ve bileklik çocuğun elinde kalmış. Fakat çocuğu yine de susturamamışlar, çocuk sürekli ağlıyormuş. Şehzade çocuğu susturamayınca, çocuğu aldığı türbeye geri götürmüş ve kızın cesedinin yanına bırakmış. Çocuk annesini emmeye başlamış. Bu sırada çocuğun elindeki bileklik, kıza temas etmiş ve kız yavaş yavaş gözlerini açmış. Şehzade bunu görünce çok şaşırmış ve kıza:

“Sen kimsin? Ölü müsün, diri misin?”

demiş. Kız bilekliği koluna takmış. Takınca hemen kendine gelmiş ve başından geçenleri şehzadeye anlatmış. Şehzade, kıza:

“Peki, her şeyi anladım da bu çocuk nasıl oldu?”

diye sormuş. Kız da:

“Şehzadem, sen benim yanağımdan çıkan gülleri o kadar derin ve içten kokladın ki, ben o vakit hamile kaldım. Bilekliğimi çaldıkları zaman hamileydim. Çocuk, ben sandukanın içindeyken doğmuş.”

demiş. Bunu duyan şehzade hemen kıza sarılmış. Sonra birlikte kalkıp doğruca saraya gitmişler. Şehzade kızın sütannesini ve kızını hemen saraydan kovmuş. Sonra kızın annesini saraya getirtmişler. Kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: elbette, 24.03.2016, 20:08 (UTC):
güzel bir masamış muradına eremeyen dilber



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36901555 ziyaretçi (103104088 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.