Kroyçer Sonat: Hayatın ve Ahlâkın Terennüm Edilemeyen Senfonisi, II
 

Kroyçer Sonat: Hayatın ve Ahlâkın Terennüm Edilemeyen Senfonisi, II

Gülçin Şenel

Altın gözlerin tılsımını ve mercan dudakların ateşini bir kağıt çantasına, bir mürekkepli kaleme ve bir muşambalı pardösüye değişen modern kadınla beş on dakika, biraz yakından konuşmak, erkekleşme merakının kendisine ne pahalıya oturduğunu anlamağa kâfidir: İş kadını -erken yazıhanesine gitmeğe ve geç evine dönmeğe mecbur olduğu için, yıkanmağa ve temizlenmeğe hiç vakti olmayan iş adamı gibi- acı acı ter, kepek, yağ ve toprak kokuyor. Lâvanta ve pudra, deriden ve saçtan dağılan o karışık kokuyu daha iğrenç yapmaktan başka bir işe yaramıyor.

Binlerce asırlık erkek medeniyetini anlamak ve benimsemek için işe pek geç koyulan kadın, şimdi müthiş bir hızla çalışmağa mahkûmdur. Er geç, zihin yorgunluğu, dünya yüzünü, saçı vaktinden evvel dökülmüş, cascavlak fikir kadını başları ile de dolduracaktır. İşte o gün, fecî intiharın, dünya yüzünden tamamen kalkacağı gündür."

Bu hayatı çekilir hale getiren, güzelleştiren, varlıkları ile hem bu hayatın ve hem de hakiki hayatın cennet hayalini yaşatan kadınlarımızın bu halinde sanki bir şiir havası vardır, ancak bu şiiri kadınlar yaşar ve yaşatırken, o şiiri yazma vazifesi erkeklere verilmiştir.

(…)

İBDA Mimarı, Necip Fazıl'la baş başa isimli eserinde şöyle der:

"Her insan dünya hakkında ferdî bir tasavvura sahiptir ve onun bu tasavvuru şu faktörlerle ilgilidir: Ruhî unsur, ferdin fiziki ve sosyal çevresi, istek hedef ve gayeleri, FİZYOLOJİK yapısı, geçmişteki tecrübeleri…” [11] İnsanın dünya hakkındaki tasavvurunun kadın ve erkek bakış açılarına göre farklılaştığını söylemiştik. Aslında kadın ve erkek ayrı dünyaları yaşarlar ve genellikle birbirlerine yabancı bir dili konuşurlar. Aile müessesesinde yaşanan problemlerin başını da işte bu tür bir iletişimsizlik çeker. Simone De Bouveoir kadının ve erkeğin yetişme koşullarının ve fizyolojik farklılıklarının aile müessesesinde buluşması ile birlikte yaşananları “kadın gözünden” şöyle anlatır:

"Yaş ayrımı fazla olmasa da, genç kızla genç erkek apayrı biçimde yetiştirilmiştir. Genç kız, kendisine kadın bilgeliğinin, kadınsal değerlere saygının öğretildiği bir kadın dünyasından çıkıp gelmektedir, erkekse tepeden tırnağa erkek ahlakının etkisindedir. Anlaşmaları genellikle son derece güçtür ve kısa zamanda çatışma başlar. Evlilik kadını erkeğin boyunduruğuna soktuğundan, karı-koca ilişkilerinin doğuracağı sorunları bütün keskinliğiyle kadın yaşayacaktır." [12]

Böyle bir kadın dünyasında, safiyet idealiyle yetişen ve erkek keyfiyetinden hiç haberdar olmayan kızların evliliğin ilk zamanlarında yaşadıkları buhranı da şöyle dile getirir:

"Kocası, erkek etkililiğine sahip, babasının yerini tutmaya aday bir yarı tanrıdır; koruyucudur, eksik-gediği tamamlayıcıdır. Vasidir, kılavuzdur, kadının yaşamı onun gölgesinde çiçeklenecektir. Bütün değerlerin anahtarı, doğrunun güvencesi, karı-koca ahlakının doğrulayıcısı odur. Ama aynı zamanda, çoğu kez utandırıcı garip, tiksinç, ya da allak-bullak edici, kısacası olumsal bir yaşantıyı (cinsi deneyi) paylaşması gereken erkektir. O bir yandan kadını elinden tutup düşünsele doğru götürmekte, öte yandan da, kendisiyle birlikte hayvansılığın çamurunda yuvarlanmasını istemektedir." [13] Dahası da var: “Bir kere genç kızın düşünsel aşkı, onu her zaman cinsi aşka hazırlamamaktadır. Hayali hayranlıkları, düşleri, çocukluk ya da genç kızlığında kafasına saplanan fikirlerle doldurduğu tutkuları günlük yaşamın sınavına dayanamayacağı gibi, uzun da süremez.” [14]

Kadın üzerinde “yetiştirilme tarzı” o kadar etkilidir ki, hayata bakışını bir kere şekillendirdikten sonra, onu yeniden inşa etmek epey güçtür, hatta Bouveoir'e göre imkansız:

"Karısını kolayca isteklerine uyduracağını, ona dilediği “biçimi verebileceğini” sanan erkek dünyanın en saf insanıdır. “Kocası hangi kalıba dökerse, kadın onun biçimini alır” der Balzac, ama birkaç sayfa sonra bunun tersini söyler. Kadın soyutlama ve mantık konusunda çoğunlukla erkek yetkesinde boyun eğer; ama yürekten bağlı olduğu fikir ve alışkanlıklar konusunda da çata çat direnir. Bireysel yaşam öyküsüne çok daha fazla bağlı kaldığından, çocukluk ve genç kızlık dönemi, onun üzerinde erkekten daha etkilidir. Bu dönemde elde ettiklerinden bir daha kolay kolay sıyrılamaz. Koca karısına bir siyasi görüşü benimsetebilir, ama boş inançlarını, dini inançlarını değiştiremez. (…) Kadın, sağdan soldan öğrendiği görüşlere, papağan gibi tekrarladığı değerlere rağmen, kendi dünya görüşünü sürdürür. Bu direniş, onu, kendisinden daha zeki bir kocayı anlamasına engel olabilir. (…) Kimi zaman –ya cinsi açıdan kendini hayal kırıklığına uğrattığı ya da boyunduruk altında tuttuğu için kızdığı, öç almak istediği- erkeğe inat olsun diye, inanmadığı değerlere sarılır sıkı sıkı. Onu mat etmek için anasının, babasının, erkek kardeşinin, günah çıkardığı rahibin, “üstün” gördüğü herhangi bir erkeğin yetkesine sığınır. Ya da olumlu bir şey önermeksizin durmadan karşı çıkar. Kocasını yaralamaya çalışır, saldırır, bir aşağılık duygusu uyandırmaya çalışır. Kocanın zihni üstünlüğünü yadsımak imkansızsa, öcünü cinsi anlamda almaya çalışacaktır. (Soğuklukla)” [15]

Eşler arasında birbirlerini tanımamaları sebebiyle meydana gelen iletişimsizlik, birbirleriyle dostça sohbet bile edememe halinin sebebi, Tolstoy'a göre, şehvetin hayvansılığının, iki insanı bu şekilde birbirine yabancılaştırmasıdır. Halbuki, kadın ve erkeğin birbirine yabancılaşmasının sebebi aile içinde her şeyin sıradanlaşmaya başladığı ve samimi havanın doğurduğu umursamaz haldir. Kadın, çoluk çocuğu ve eviyle o kadar meşguldür ki, kocasının ne alemde olduğunu düşünmek aklına bile gelmez. Erkek de kendi işleri ile öyle meşguldür ki, kadının hayatına dair en ufak bir ilgisi-bilgisi yoktur. Bu hal bir kere başladı mı, gerisi gelir ve iki-üç kelimelik diyaloglar dışında, yahut zorunlu diyaloglar dışında eşler konuşamaz olurlar. Aslında bütün kalpleri ile konuşmak için, bir şeyler paylaşmak için can atarlar belki lakin, birbirlerinin dilinden anlamadıklarından, her konuşma teşebbüsü bir kavga ile neticelenince hepten boşverirler. Ancak bu hal öyle bir gerginlik doğurur ki, Bouveoir, bu hali tasvir eden bir romandan şöyle aktarır:

"…Kadın başkalarıyla cakır cakır konuşurdu… Ernest de epey gevezeydi başkalarının yanında… Kadın evlenmezden önce, nişanlılık döneminde ne konuştuklarını hatırlamaya çalıştı. Öteden beri birbirlerine söyleyecek şeyleri olmamıştı pek. Ama kadın buna aldırmamıştı… Öpüşme falan gibi insanın zihnini uğraştıran bir sürü şey olmuştu.. Ama yedi yıldan sonra geceleri doldurmak için öpüşmelere ve benzeri şeyleri güvenilmez elbet.

İnsan, ilk bakışta, yedi yılda kişilerin birbirlerine alıştığını, ne yapalım böyle bu iş diyerek boyun eğdiğini sanır. Ama hayır. Sonunda sinirleriniz bozulur. Kimi zaman insanlar arasında beliren o tatlı dostça sessizlik değildir bu. Yapılacak bir şey varmış, görevinizi ihmal ediyormuş gibi bir duyguya kapılırsınız. Tıpkı toplantısı başarılı geçmeyen bir evhanımı gibi… Ernest merakla gazeteye sarılacak, yarı yolda esnemeye başlayacaktı. O böyle yaptı mı, bir şeyler akıyordu Mrs. Welton'un içinde. Delia'yla bir şeyler konuşacağım diyerek mutfağa seğirtiyordu. Orda dalgın gözlerle tabak-çanağı seyrederek bir süre kalıyor, geri döndüğünde, kocası yatmak üzere temizliğe başlamış oluyordu. Bir yılda en az 300 geceleri böyle geçiyordu. Yedi kere 300, 200 bilmem kaç gece ederdi.” [16]

Eşler, birbirlerinin dilinden nasıl anlayacaklar? Almanya'da kadınlar ve erkekler arasında yapılan bir araştırmada, kadınlara ve erkeklere, ayrı ayrı, kendi arkadaşları arasında konuştukları birinci meselenin ne olduğu suali yöneltilerek bir istatistik yapılmış ve şöyle bir netice ortaya çıkmıştır: Erkeklerin birinci mevzuları kadınlar ve seks, ikinci mevzuları da işleri. Kadınların birinci mevzuları, geçim derdi, hayat sıkıntıları, ikinci yahut üçüncü meseleleri de erkekler. Meselâ bu bir veridir ve kadın-erkek hayatlarının zıtlığına da güzel bir misâldir. Bu hayat zıtlığı içinde birbirlerinden öğrenecekleri o kadar şey vardır ki, bu iki ayrı hayatın zenginliğini paylaşmaları bile eşlerin iletişim problemini çözecektir. Yeter ki, kafamızda yarattığımız “mükemmel eş” imajını silip, karşımızdaki zaafları ve üstünlükleri ile hakiki insanı tanımaya gayret sarf edelim. Eğer kafamızdaki “ideal imaj”da ısrar edersek, Bouveoir'in işaretlediği sahteliğe düşmemiz işten bile değildir:

"Kendisinden beklenen güçlü kadın, harika ana, dürüst kadın gibi bir takım insanüstü niteliklerin canlı simgesi olması anlamına geldiğinden, kadın ister istemez ahlaksızlığa itilmektedir. Ismarlama ölçülere uymadan düşündüğü, düş kurduğu, arzuladığı an, erkeğin kafasında yarattığı kadına ihanet etmektedir. Bu yüzden de, kadınların pek çoğu kocalarının bulunmadığı yer ve anlarda “gerçek kimliklerini” ortaya vurmaktadırlar. Aynı şekilde, kadın da kocasını tanımaz; günlük olumsallığı içinde yakalandığından, gerçek yüzünü gördüğünü sanır. Oysa erkek, öncelikle öbür insanlar arasında ve şu dünyada yaptığı şeydir. Aşkınlığını anlamaktan kaçınmak onun niteliğini bozmak olur. “İnsan bir ozanla evleniyor ama karısı olduktan sonra, ilkin sifonun kolunu çekmeyi unuttuğunu fark ediyor” der Elise. Oysa kocası yine ozandır ve kocasının eserleriyle ilgilenmeyen kadın, ona en ilgisiz okuyucudan daha uzaktır.” [17]

(…)

İnsanın içtimaî-ahlakî yanı ile, insiyakî-içgüdüsel yanı birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı zaman, bir ikiyüzlülük başlar. Aile müessesesi, içtimaî hayatın şekillendirdiği ahlakî bir müessesedir, lakin aynı zamanda iki ferdin en hususî hayatının geçtiği, en mahrem ilişkilerinin yaşandığı bir ortamdır. Ve aile içinde muhafaza altında olan şehvet hissi, iyinin ve kötünün ötesinde olarak değerlendirilmelidir. Şehvetin ahlakî gayesi çocuktur demek, her cinsî ilişkinin bir çocuğa tekabül etmediği bilindiğinden, bizi ister-istemez Hıristiyan sofuluğuna götürecektir. Peki bu ne mânâya gelmektedir? Erich Fromm der ki:

"Buraya kadar, sevgiden, insanın yalnızlığını gideren bir şey olarak söz ettim. Ama evrensel bir oluşun üstüne çıkan, daha özel bir birleşme türü, biyolojik birleşme vardır: Erkek ve dişi kutuplar arasındaki birleşme, isteğidir bu. Bu kutuplaşmanın en iyi biçimde, başta erkekle kadının bir bütün olduğunu, ikiye bölündüklerini, sonra her erkeğin birleşmek üzere yitirdiği yarıyı arayıp durduğunu söyleyen mitte anlatılır. Mitte anlatılmak istenen şey oldukça açıktır. Cinsi kutuplaşma insanı özel bir birleşmeye sürükler. Erkek ve dişi öğelerin kutuplaşması tek tek erkek ve kadında da görülür. Nasıl fizyolojik bakımdan erkekte de kadında da karşı cinsin hormonları varsa, ruhbilimsel açıdan da kadın ve erkek iki cinslidir. İçlerinde alma, nüfuz etme, madde ve ruh özelliklerini taşırlar. Erkek -ve kadın da- bütünlüğe kendi içinde ancak içindeki erkek ve dişi kutupları bağlaştırarak varabilir. Her türlü yaratıcılığın temeli bu kutuplaşmada yatar.

Erkek dişi kutuplaşması insanlararası yaratıcılığın da temelidir. Bu gerçek biyolojide açıkça görülür. Tohumla yumurtanın birleşmesiyle çocuğun doğumu hazırlanmış olur. Oysa durum ruhi olan sahada hiç de değişik değildir; kadınla erkek arasındaki sevgide kadın da, erkek de yeniden doğarlar. Aynı erkek-dişi kutuplaşması doğada da vardır. Bu kutuplaşma yalnız hayvanlarda ve bitkilerde değil, iki temel işlevde de -alma ve nüfuz etme işlevlerinde- ortaya çıkar: Yerle yağmur, akarsuyla deniz, geceyle gündüz, karanlıkla nur, maddeyle ruh arasındaki kutuplaşma. Bu fikri büyük İslam ozanı ve gizemcisi Rumi çok güzel sözlerle anlatmıştır:

"Gerçekten de sevgili, sevgilisi tarafından aranmadan ortaya çıkmaz

Sevgi şimşeği indi mi bir yüreğe, bil ki o yürekte sevgi doğmuştur.

Yüreğinde Allah sevgisi büyümeye başladı mı kuşkusuz Allah da seni seviyor demektir artık.

Tek bir elden, öbürü katılmadıkça ses çıkmaz.

Kutsal bilgelik alınyazısıdır, Allah'ın buyruğu bizi birbirimizin sevgilisi kılmıştır.

Daha önceden hazırlanmış alınyazısı uyarınca kainatın her parçası birbiriyle birleşiyor.

Akıllıların gözünde Gök erkektir, Yer kadın: Gök'ün attıklarını Yer alır, besler, büyütür.

Yer sıcaklığını yitirince gök ısıtır onu, tazeliğini, nemini yitirince de Gök ona yeniden tazelik ve nem katar.

Gök eşine yiyecek bulmaya giden bir erkek gibi çıkar, dolaşır; Yer, ev işleriyle uğraşır, yavrularını doğurur emzirir.

Yer'e de Gök'e de akıllı varlıklarmış gibi bakın; çünkü onlar akıllı varlıkların yaptıklarını yaparlar.

Bu iki şey birbirlerinden zevk almıyorlarsa neden sevgililer gibi kucaklaşmış durumdalar?

Yer olmasaydı çiçekler nasıl açar, ağaçlar nasıl büyürdü? O zaman Gök'ün sıcaklığı suyu neye yarayacaktı?

Allah nasıl kadınla erkeğe birleşerek kainatı sürdürme isteği verdiyse,

Aynı biçimde her varlık parçasına, öteki parçayı arama isteği aşıladı.

Gündüzle Gece dıştan bakıldığında düşman gibi görünürler; oysa ikisi de tek bir amaca yönelmiştir:

Ortak işlerini yüceltmek için sevgiyle bağlıdırlar birbirlerine.

Gece olmasa, İnsanoğlu'nun bedeni hiçbir birikim sağlayamaz, bu yüzden de Gündüz harcayacak bir şey bulamazdı." [18]

Kadın ve erkeğin, birbirlerine duydukları şehvet, zevkin-hazzın dışlandığı ve sadece çocuk gayesinin güdüldüğü bir “vazife” değildir. Gazali'nin tabiriyle, şehvet hazları, cennet hazlarına bir misaldir. Tıpkı bu dünyadaki ateşin, cehennem ateşine bir misal olması gibi…

Son söz Üstad Necip Fazıl'ın:

"Evet; Olmak, hep olmak ve her sahada olduktan sonra bu oluş etrafında çoğalmak, hep çoğalmak ve nihayet her sahada hâkim mikyasları taşırmak, Müslümanların varlık borcudur.”

<< Önceki Sayfa

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Beşir Ayvazoğlu, Aşk Estetiği, Ötüken Yay., Ankara, s. 62
[2] Tolstoy, Kroyçer Sonat, Şule Yay., İstanbul, s. 45
[3] Şeyh Muhammed El Nefzavi, Bahname-Itırlı Bahçe, (çev. Haluk İker), Chiviyazıları Yay., İstanbul, s. 62 (Önsöz'den)
[4] Kroyçer Sonat, s. 20
[5] Gary Chapman, 5 Sevgi Dili, Sistem yay., İstanbul 1996, s. 33-34
[6] Schopenhauer, Aşkın Metafiziği, Selamet Matbaası, İstanbul 1935, s. 14-17
[7] Kroyçer Sonat, s. 33
[8] Kroyçer Sonat, s. 35
[9] Kroyçer Sonat, s. 39
[10] Aşkın Metafiziği, s. 74-85
[11] Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl'la baş başa-İntiba ve İlham, 2 basım, İBDA Yay. İstanbul, s. 336 (Vurgu bize âit)
[12] Simone De Bouveoir, Kadın-Evlilik Çağı-, Payel Yay., 7 Basım, İstanbul, s. 74
[13] A.g.e., s. 75
[14] A.g.e., s. 43
[15] A.g.e., s. 82-83
[16] A.g.e., s. 93
[17] A.g.e., s. 96
[18] Erich Fromm, Sevme Sanatı, Payel Yay., İstanbul, s. 40






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36669247 ziyaretçi (102696740 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.