Kurân Müslümanlığını Yeniden Düşünmek
 

Kurân Müslümanlığını Yeniden Düşünmek

İsmail Hakkı Başdağ

Resûl-Hadis-Sünnet Anlayışı

Önbilgi: Bu yazı, İsmail Hakkı Hocamın izniyle yayınlanmıştır.

Geleneksel İslam düşüncesindeki resûl anlayışının nasıl olduğu hepimizin malumudur: Kâinatın onun yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan, bütün resûllerin en üstünü olan, sözleri vahiy olan, haram ve helal koyan bir elçi anlayışı üzerine kurulmuş bir din anlayışına karşı çıkan "Kurân Müslümanlığı" tabiri altında toplanmış Müslümanlar.

Geleneğin ifrat/aşırılık anlayışına karşı çıkmak için üretilen bazı tefritî anlayışların ne yazık ki Kurân-ı Kerîm'in tasvir ettiği resûl anlayışı ile alakası olmadığı gibi yanlışlık açsından geleneğin içinde bulunduğu yanlıştan da bir farkı yoktur. Geleneğin oluşturmuş olduğu resûl anlayışı, onu öldürmek üzerine kurulmuş bir anlayış anlayış olduğu gibi buna karşı çıkan düşüncenin oluşturmuş olduğu resûl anlayışı da aynı şekilde resûlu öldürmek üzerine kurulmuştur. "Resûlleri öldürmek" tabiri, sadece İsrailoğulları'na has bir tabir olmayıp vahyin oluşturduğu anlayışın dışında oluşturulan her resûl anlayışını anlatır.

Allah, Hz. Adem'den Muhammed as a kadar sayısını kendisinin bildiği elçiler göndererek dünyadaki hayatları için gerekli olan emir ve yasakları onlar vasıtası ile bildirmiştir. Gönderilmiş olan bu elçiler sadece vahyi ulaştırmakla kalmayıp kendilerine indirilen vahyi pratik olarak uygulamış ve örnek olmuşlardır.

Hz. Muhammed de bu resûllerin son halkası olup önceki elçilerin nasıl bir görevi varsa oda aynı görevle gönderilmiş olan bir elçiydi. Ancak daha hayatta iken onun yapıp ettiklerinin anlaşılması konusunda sahabe arasında bile farklı anlayışlar baş göstermiştir. Hz. Muhammed'in her yaptığını taklit eden bir gurup sahabeye karşın onun yaptıklarının maksadını gözeten ayrı bir gurup sahabenin mevcudiyeti hepimizin malumudur. Bu iki farklı anlayış bugüne kadar süregelmiş olup baskın olan anlayış onun şahsiyetini kutsayan sözlerini Kurân-ı Kerîm'e eşdeğer sayan bir anlayış olarak günümüzde devam etmektedir.

Kurân-ı Kerîm'in sınırlarını çizdiği görevinin dışına çıkmayan Hz. Muhammed, vefatı sonrası olduğundan farklı bir duruma getirilerek sanki "yardımcı ilah" pozisyonuna getirilmiştir. "Kurân Müslümanlığı" düşüncesi etrafında buluşan Müslümanlar, bu yanlışları dile getirerek Hz. Muhammed'in Kurân-ı Kerîm'in verdiği misyonun dışına çıkarılan anlayışlara karşı çıkmışlardır.

Mutedil olan düşünceler bir tarafa, "hepsini al" düşüncesine karşı "hepsini at" düşüncesinin konuşulmaya başlanması ve bu düşünce etrafında bazı uygulamaların ortaya konulmasından anlaşıldı ki, "hepsini at" düşüncesi de öteki düşünce gibi yanlış bir düşüncedir. "Hâdis-i Şerîf" deyimi Hz. Muhammed'e ait olduğu iddia edilen sözlerin literatürdeki bir adıdır. Elimizdeki hadis külliyatında ona atfedilen sözlerin olduğu ciltlerce kitaplar olmasına karşın ne yazık ki içinde olan hadislerin büyük bir kısmı, Kurân-ı Kerîm'le uyuşmayan sözlerdir. "Kurân Müslümanı" olmak demek, o hâdislerin topunu atmak değil; o hâdislerin Kurân-ı Kerîm'e uygun olanı ile olmayanları birbirinden ayırarak seçmektir

Hâdis konusundan daha önemli konu da "sünnet"tir. Bu konuda yapılan yanlışlar mevcut olup daha vahim bir durum arz etmektedir. Kurân-ı Kerîmi hiç bir ayetinde, "Resûl'un görevi ölene kadardır." şeklinde bir aksine haber vermemiş, aksine resûllerin misyonunun Kurân-ı Kerîm'in devamı ile eşdeğer bir zaman ile sınırlı olduğunu bildirmiştir. Bunun aksi bir duru,m resûl ile ilgili ayetlerin hepsini nesh olmuş duruma getirir.

Kurân-ı Kerîm, yaşanan hayat içinde inmiş olan bir kitap olması nedeniyle onu yaşanmış olduğu hayat içinden ayırmak doğru olmaz. Kurân-ı Kerîm'in insan hayatını düzenleyen kaide ve kurallar kitabı olduğu açık iken, elçinin kendisine indirilen kitabı uygulayış şekli hakkındaki bilgilerin bir kenara atılması, Allah ve elçisine hakarettir.

Kurân-ı Kerîm'deki bazı âyetlere baktığımız zaman, o âyetler ile bilgilerin önceden mevcut olduğu yeni gelen âyetlerin o bilgi alt yapısı dahilinde olduğu görülür. Hacc, namaz, kurban, oruç ve benzeri gibi konularla ilgili âyetler, alt yapı bilgisi dahilinde nâzil olmuştur. Hâl böyle iken herhangi bir kişi, bu Kitap kendisine inmiş gibi bildiklerini bir kenara atıp Kurân-ı Kerîm'i okumaya kalksa, "Bu Kitap ne diyor?" diye başkasına sormak zorunda kalacağı açıktır.

Bilindiği üzere Kurân-ı Kerîm, ritüeller konusu ile ilgili olarak yeni bir uygulama getirmemiştir. Mevcut olan uygulamaları şirk karanlığından çıkarıp tevhidin aydınlığına çıkarmıştır. Hz. Muhammed'e inen ayetlerde "Secde et!" emri, bu kelimenin ifade etmiş olduğu anlamın bilgisi dahilinde uygulanmıştır. Çünkü Kurân-ı Kerîm nâzil olmadan önce insanlar secde etmekte olup kendilerine yaratan rablerine değil; aracı kıldıkları putlara secde etmekteydi. "Salat" kelimesi ile ifade ve içinde kıyam, rüku ve secdeyi barındıran ibadet yine bilinen bir ibadet olup şirk bulaşmış bir haldeydi.

Bugüne baktığımız zaman eline Kurân'ı alan bazı kişilerin namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin şirk olduğunu iddia etmeleri trajikomik bir durum arz etmektedir. Bu tür düşüncelerin samimiyetten uzak olduğunu, Kurân-ı Kerîm'i doğru okuyan bir kişide bu tür düşüncelerin olamayacağını daha önceki bazı yazılarımızda belirtmeye çalışmıştık.

Bugün kılmış olduğumuz namaz uygulanarak gelmesi itibarı ile bizlerin de aynı şekilde ifâ etmek durumunda olduğumuz ritüellerdendir. "Kurân Müslümanlığı" düşüncesi etrafında şekillenen bazı düşüncelere baktığımız zaman geleneğin ilmihal hastalığının bir benzeri duruma düşüldüğü görülmektedir. Vakitleri ve rekatları ve nereye yönelmek gerektiği konusunda sanki herkes muhayyer ve istenildiği gibi hareket edilebilir gibi bir durumun olduğu zannedilmektedir.

Namaz ibadetinin ne demek olduğu Kurân-ı Kerîm'den anlaşılacaksa, Kurân-ı Kerîm'in ritüel ibadetlerin ne demek olduğunu bildiren âyetlerin iyi anlaşılması gerekmektedir. Herkes kafasına göre rekat, vakit, yön ve şekil uydurup bu ibadeti ifâ etmeye kaktığı zamanki ortaya çıkacak olan kargaşadan kimlerin faydalanacağı düşünülerek bu tür ibadetler üzerinde gereksiz olan ilmihal kavgaları bırakılarak bu ibadetlerin gerçek yönü ortaya çıkarılmalıdır.

Resûl'ün örnekliği, bu konuda bizlere en önemli bir kaynak olmalıdır. Yaşamış olduğu zamanla ilgili olarak yapmış olduğu bu tür ibadetler ile ilgili haberlerde herhangi bir namazı farklı sayıda rekatla kıldığı veya bir vakti terk ettiği gibi haberler kesinlikle olmayıp aksine devamlılık ve kararlılık ve cemaat şeklinde birlikte ifâ edildiğini bilmekteyiz.

Sonuç olarak, "Kurân Müslümanlığı" tabirinden anlaşılması gereken, Resûlullah'ı hayatın dışına atmak değil, hayatın içine alarak onun uygulamalarını örnek edinmek olmalıdır. Onu yok sayarak yapılacak Kurân okumaları doğru bir okuma olmayıp beraberinde yanlışları getiren okumalar olacaktır. Dışlama metodu ile yapılan okumalara baktığımız zaman Kurân-ı Kerîm'i hayatın içine almak diye bir gayesi olmayan okumalar olup Hz. İbrahim'in yolundan gittiğini ifâde edip onun kırdığı putların önünde secde eden "çakma hanif"lerden bir farkımız kalmaz.

EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36655965 ziyaretçi (102672805 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.