Kutsal Topraklardan İzlenimler
 

Mescidi Nebi,  Mescidi Nebevi, Medine, Kutsal Topraklar

Kutsal Topraklardan İzlenimler

Medine

Ayşegül (Hiçdüşünce)

Kutsal Topraklar'a gitmeden önceki son bir yıl içerisinde, sanki bunu işaret eden birtakım olaylar yaşıyordum. Örneğin; gül kokusu.. Giderek yoğunlaşan, yaklaşan hârika bir koku... İlk zamanlar, yalnızca benim hissedip hissetmediğimi anlamak için o anda yanımda olan yakınlarıma sordum:

- Kokuyu alıyor musunuz?
- Ne? Ne kokusu?
- Şu gül kokusunu siz hissetmiyor musunuz?

Son bir yıldır sürekli böyle bir koku alıyorum. Bir garip; kafamın içi, bu kokuyla doluyor âdetâ ve sık sık oluyor. Anlaşılan o ki, benden başka kimse, hissetmiyordu bu güzelliği...

Ve rüyâlar... Hemen hemen her gece gördüğüm rüyâlar... Sürekli kutsal topraklara gidiyorum... Kâh uçakla, kâh deve sırtında.... Bu rüyaların bana anlatmak istediği çok daha derin bir sır olmalı... Gün geçtikçe kokuyu, o "gül" kokusunu daha da yakından ve daha sık hisseder hâle geldim. Yüreğim, bana cevâbı söyledi: "Kutsal topraklara çağırılıyorsun..." Ama nasıl, nasıl giderim? Ne öyle bir imkân var ne de ortam...

Birgün, bir vesile ile değerli bir hocamıza bu kokuyu ve rüyâlarımı danıştım. Dedi ki:

«Muhterem bir zât varmış (çok üzgünüm, adını hatırlayamıyorum), kendini dine adamış. Bu yüzden her gece rüyâsında görmesine rağmen senelerce gitmek nasip olmamış. Tam kırk yıl sonra nasip olmuş, gitmiş. Ravzâ'ya vardığında ilk söylediği ise 'Yâ resûlullah! Kırk yıl boyunca seni rûhum ziyaret etti. Şimdi ise bedenim geldi.' demiş. Seninki de böyle bir şey olabilir.»

Dedi. Ben mi? Şu günâhkâr hâlimle ben mi bu şekilde böyle bir nimete kavuşacağım? Öylesi baş döndürücü bir hızla kendimi Medine havaalanında buldum ki anlatmak sayfalar alır... Hani derler ya, "İnsan, Kutsal Topraklar'a gitmeden farklı özler; gittikten sonra daha farklı..." Biz de o farkı anlayacak yolculuğa ilâhî kudret sayesinde çıkmış bulunduk. Mavi renkte, son derece mütevâzı bir hava alanıydı.

Otelimize yerleştiğimizde; saat, gece yarısına yaklaşmıştı. Sevgiliye bir pencere uzaklıktaydım artık. Heyecânımı anlatacak kelimeleri bulmak mümkün değil... Sabah namazı saatinde bizi uyandıracaklarını söyledi sevgili hocalarımız, ama uyumak???

İlk ezân ile beraber hazırlanmaya başladık. Çok,çok heyecanlıydım. İlk buluşma için aldığım kıyafetimi giydim. Yaklaşık 1 dakikalık mesâfede olan Mescid-i Nebevî'ye yürümeye başladık. Gördüğüm güzellik, gözlerimi kamaştırdı... Derken, ikinci ezân okundu. Sabahları, iki ezan okunuyordu. Ayrıca bizdeki gibi koşa koşa şimdi namazı kaçırırım tehlikesi yoktu. Ezan gerçek amacına uygun; yani insanları mescide toplamak amaçlı olduğu için yaklaşık 45dakika kadar bekleniyor. Bu arada biz de namaz başlayana kadar Kurân okuyoruz, tesbih çekiyoruz.

Neyse... Kapıda ki bayan güvenlik görevlilerinin kontrolü sonrasında mescide adım attık.Allah'ım, o kadar güzel ki "Eğer Cennet'teki köşkler, buraya benzemiyorsa; istemiyorum... Burası, Cennet'ten bir köşe değilse nedir?" dedim. Yüzlerce dev sütunlar, tavanda hareketli kubbeler (raylı bir sistemle yanlara kayarak açılıyorlar)... Her bir sütunda klima var. Dışarısının sıcaklığını içerde hissetmiyorsunuz.ve tertemiz... Kesinlikle tertemiz... Aşırıya kaçan hiç bir süs yok.

Hemen her namaz sonrası, halıların büyük bir kısmı toplanıyor. Sıralar hâlinde zemzem bidonları var. Plastik bardaklar, sürekli yenileniyor. Tabii içeride fotoğraf çekmek yasak...

İlkin, sabah namazını bitirdik ve Ravzâ'ya giden kapıların açılmasını bekledik. Tabii ki erkekler, başka kapıdan; kadınlar, başka kapıdan giriyor. Erkekler, direkt "Selâm" kapısından gidebiliyor; ama kadınlar için çizilen hat, "kulağı başın arkasından tutmak" gibi bir mantık; ama olsun...

Derken, kapılar açıldı ve o tanıdık kokuyu duydum; o yoğun gül kokusunu... Her milletten, her ırktan, ama "tek dinden" binlerce insan, aynı zamanda koşmaya başladık. Şemsiyeli avluya gelince (burası, Güneş ışıkları ile otomatik olarak açılan kapanan dev şemsiyelerin olduğu bir avlu gibi) size yemin ediyorum ki koşmuyordum; sanki uçuyordum...

Ayaklarımı kesinlikle hissetmedim. Daha ben düşünmeden, ayaklarım hareket ediyordu. Her bir hücremi büyük bir hızla çeken mânevî bir mıknatıs, aklımı da çekmişti. Hislerim, uyuşmuştu...

İlk hayâl kırıklığım, paravanlar oldu. Böyle bir şey bekliyordum; ama ne bileyim işte... Sonunda; Ravzâ... Yeşil halı ile belirlenmiş bir bölge burası..Burada namaz kılmak, binlerce namaz sevabı ile ölçülüyor. Ayrıca yeryüzünde gerçekten Cennet'ten bir parça olduğu şeklinde rivâyetler vardır. Elbette ki bulabildiğimiz her boşlukta namaz kıldık. Bazen kafamıza falan basıldığı oluyor; ama bu, çok doğal. Herkes, efendimizin ayak ucunda namaz kılmak için çok heyecanlı...

Minberinin olduğu yerde de namaz kıldık.Burasının da bir hikâyesi var; Sevgili Peygamber Efendimiz, ilk önceleri bir kütüğün üstünde verirmiş hutbelerini. Sonrasında minber yapmaya karar verilmiş. Bir zaman sonra yer yer ağlama sesleri duyulmaya başlanmış. Anlamışlar ki ses, Peygamber Efendimiz'in ayaklarından yoksun kalan hurma ağacı kütüğünden geliyor.Onu minberin altına gömmüşler ve Peygamberimiz, ona ahirette buradan bir ağaç olarak çıkacağını söylemiş.

Bir kütük kadar olamayışımın sızısı kapladı içimi. Burada bize bu küçük anekdotları anlatan sevgili kafile başkanımız (Aksaray müftüsü), grup rehberlerimiz, Bilal hocamız ve unutulmaz bir simâ olan İlyas hocamızı zikretmeden geçemeyeceğim. Çok zor da olsa, yavaş yavaş ilk kavuşmadan sonra ayrılma vakti geldi. O kadar fazla bekleyen var ki yeşil halılarda namaz kılmak isteyen... Hakkaniyet açısından, başkalarına yer açmak adına biraz çabuk hareket etmek durumundasın. Nasılsa artık kavuştum. Bu mutluluğu, aynı aşkı yaşayanların da tatması için bencillik yapmamak gerekiyor.

Tabii orada bizimkileri ayırt etmek zor değil... Nerde bir parça kumaş ile sütunları, duvarları ovalayan varsa, bizimkiler... Halbuki o kadar da uyarılıyorlar. Bir de aynı rahatlık, orada da var. İnsanlar, yer için birbirini ezerken; taş gibi yerlerinde sabit çoğu...Mimari olarak bizim ecdadımızın yaptırdığı orijinal sütunlara benzer şekilde genişletilmiş. Hemen tanıdık gelen bir şeyler var zaten. Yine Ravz'âda bizde kalan süslemelere rastlamak mümkün. Ve koku... O kokunun bir sütundan geldiği, yüzlerce yıldır da bu kokunun devam ettiği söyleniyor.

Gündüz gözü ile Medine, beni hiç hayâl kırıklığına uğratmıyor. Aynen rüyalarımda gördüğüm gibi. Düz bir arazi üstüne kurulmuş. Mescid-i Nebevî'nin etrafı, otellerle çevrili; ama kesinlikle alanı boğmamış. Alış-veriş edilecek dükkânlar, belirli bir planla bir araya toplanmış. Oradaki alışveriş tekkem, "Bindavutlar" adında bir yerdi. Türk esnaflar da var. Oldukça hoş bir duygu...

Kadınların araba kullanması yasak. Ön koltukta oturması da... Ama namaz saatlerinde mescidin önünü lüks arabalar dolduruyor hanımları getirip götüren. Üstelik, her namaz vakti... Kıyafetleri, genel olarak siyah; ama çarşaf tarzında çok az. Daha çok dış elbisesi gibi...

Aynı anda binlerce kişi çıkıyor. Kadın-erkek, birbirine karışıyor; ama bir rahatsızlık duymuyorsun. Kız çocuklarını kucağında, omzunda, sırtında taşıyan babalar, gülümsetiyor.

Her namaz vakti, kesinlikle tüm dükkanlar kapanıyor. Türk ziyaretçi çok fazla olduğu için esnaftan çat-pat bilenler var dilimizi... Ehh, ben de kendimi idâre edecek kadar İngilizcemle buluyoruz anlaşma yolunu... Dükkanlarda Türk markalarından bulmak, çok kolay. Hani ya, orda yiyecek sıkıntısı çekenler için. Bunların başında annem, babam ve halam geliyor tabii... Kız kardeşim benim kadar olmasa da, az biraz cesaret ediyor farklı tatları tanımaya. Zaten Türk damak tadına yakın yiyecekler yapılmaya çalışılıyor. Başlarında da Türk aşçılar bulunuyor. Ama şimdi tutmuş, binlerce kilometre yol gitmişsin. Başka bir ülkeye, başka bir kültüre... Ne yerler, ne içerler; insan, merak etmez mi? Ben, özellikle orada özel yiyecekleri tercih ettim. Hoşuma da gitti.

Kutsâl iklimde ziyaret turlarımız da başladı. Mescid-i Kıbleteyn... Burası, bilindiği üzere "Çift Kıbleli Mescid" olarak anılır. Sevgili Peygamberimiz, öncelen kıble olarak Mescîd-i Aksâ'ya dönerdi; ama bir namaz vakti, artık kıblenin Kâ'be olduğu kendisine bildirilince namazı hiç bozmadan yönünü Kabe'ye çevirmiş. Tabii ki cemaat de ona uymuş.

Küba Mescidi... Yapımında bizzat Hz. Ali ve Sevgili Peygamberimizin de çalıştığı rivâyet edilir bu mescidde. Yedi mescitler diye anılan; ama aslında Hendek Muhârebesi'nin de olduğu alanda; Peygamber Efendimiz, hendek kazdıkları için çok yorulan sahabeye yiyecek bir şey getirmek isteyen bir kız çocuğunun elindeki bir avuç hurmayı görünce, "Bunu evdekilere götür de yiyecek bir şey yapsınlar." demiş. Kız, Efendimiz'in bu dileğini ev halkına bildirmiş. Bir avuç hurmadan hazırlanan yemek, oradaki herkesi doyurmuş.

Hz. Bilâl Camisi var bir de. Bu caminin özelliği ise; imamının Türk olması. Yaklaşık 25 yıldır burada görevde olduğu söylendi.

Sevgili ecdâdımızın izlerini görmek; ama bu izlerin sistemli bir şekilde kapatıldığını anlamak, ayrıca yüreğimi burktu. Dört halifenin hatırasına ayrı ayrı yapılmış mescitler, maalesef kullanımda değil. Üstlerindeki tuğralar, bilinçli olarak sökülmüş. Çok da bakımsız... Osmanlı'ya olan tahammülsüzlüklerini görmek mümkün yani...

Hiç şüphesiz en ünlü eserimiz, meşhur Hicâz trenyolu hattının varıştaki durağı: Tren Garı Binası. Zaten mimarisi, alnında ismini yazar gibi tamamen bizden ve hemen yanında başka bir kullanıma kapatılmış, kapısına kilit vurulmuş başka bir mescid. Ama dürüst olma gerekirse, bu iki yer de kesinlikle bakımlı ve güzeldi. Tren Garı, hani Peygamber Efendimiz'i rahatsız etmemek için yapım aşamasında çekiçlerine keçe bağlanarak ses çıkarılmadan inşa edilen bina... Kendimizi yargıladım; böylesi bir ecdâddan nasıl böyle insanlar hale geldik diye.

Ve İslam tarihinde belki de en destansı, bir o kadar da hüzün kokan Uhud... Hemen her yerde seyyar satıcıların olduğu gibi burada da mevcut; ama belli bir alanda ve belli bir düzende. Yavaş yavaş, okçular (Ayneyn) tepesine çıktık -ki zaten küçük bir tepecik aslında- dümdüz arazi, gözünün önüne seriliyor. Arazinin tam ortasında  Hz. Hamza ve yetmiş şehidin olduğu alan, yüksek tellerle çevrilmiş olarak hemen fark ediliyor. Gözlerimi kapattım. Başka bir zamanda, başka bir şekilde bir savaş canlandı gözlerimin önünde ve bir anlık gafletle yaşanan acı bir manzara... Tepecikten bakınca, sık hurma ağaçlıklarını da görüyorsunuz. Unutmadan yazayım, hurma ağacının gövdelerinden sokak lambaları da yapmışlar. Bu, hoşuma gitti. Ayrıca sokaklar da şehir de tertemizdi. Çok temiz hem de...

Okçular tepesinde müftümüzü dinlerken hiçbirimiz, göz yaşlarımızı tutamadık  Zaten kendisi de ağlayarak anlatıyordu bu savaşta olup bitenleri. Bazen gezdiğimiz yerlerde bize kendi yazdıklarından da okurdu. Hayretler içerisinde kalırdım; bu, nasıl bir yürek diye... Tanıdığım, gerçek manada derinden yaşayan ve hisseden nâdir insanlardandı. Her sabah namazından sonra mescidin avlusunda sohbetlerimiz oluyordu. Her gittiğimiz yerle ilgili anlattıkları, adeta yaşanmışlık hissi veriyordu. Görevlerini dört dörtlük yapan, saygıya değer insanlardı.

Bize kalan boş vakitlerimizde elbette ki alış-veriş yapıyorduk. Kâh mescidin avlusunda ve gittiğimiz yerlerde bulunan seyyar satıcılardan alıyorduk, kâh dükkânlardan... Peygamber Efendimiz, alışverişin çoğunluğunun Medine'den yapılmasını, burada alışverişin sünnet olduğunu buyurmuş. Ben de buna uymakla ne kadar akıllılık ettiğimi sonradan anladım. Alışveriş -bol bol ibadet- adını duyduğumuz yerleri bizzat ziyaret edip (Allah herkese nasip etsin. Harika, harika bir duygu...) bol bol namaz kıldık. Kutsal iklimde olmanın fırsatını kaçırmamak için her bir günahtan pişman olup tövbe edip buna da Sevgili Efendimiz'i şâhit ettik.

Ne uyku, ne yemek düşünüyordum. Gecelerim, pencereden yeşil kubbeyi seyretmekle geçiyordu. O, bu kadar yakınımdayken; ben, nasıl, nasıl uyurdum?! Bu gözler, uyku ister miydi ki! Bu havayı teneffüs etmek... Yâ Rabbî! Nasıl bir şey bu...

İtiraf edeyim, ilk defa hayatımda cuma namazını da orda kıldım -şimdilerde cuma günleri, soluğu sık sık Kocatepe'de alıyorum- Namazlar, çok çok uzun sürüyor. Hareketlerde acele yok; çünkü amaç, tamamen ibadet... Ama bazen, "Hani ya acaba imam, namazı unuttu mu acaba?" dedirtecek ya da secdede olduğunu unutturacak kadar yavaş sürüyordu namazlar. Eh, burda ateşten kaçar gibi namaz kılmaya alışınca orda tuhaf oluyor tabii...

Kadınların kabirlere girmesi de yasak. Bu yüzden Cennetü'l-Bâkî'ye giremedik. Ama etrafı tel duvarlardan oluştuğu için görmek mümkün. Mescid-i Nebevî ile yan yana.

Buraya çok yakın bir mesafede "Bulut Mescidi" adında bir mescid var. Buranın hikayesini de paylaşmak istiyorum... Bilindiği gibi çocukluğundan itibâren Peygamber Efendimiz'e gölge yapma görevi üstlenmiş bir bulut vardır. Bu bulut, her yerde Peygamber Efendimiz'i takip edermiş. Ama Hz. Aişe'nin evine yaklaşıldığı vakit, mescidin bulunduğu yerde; Peygamber Efendimiz, oradan çıkana kadar beklermiş ve sonra yine görevine devam edermiş. Sevgili Peygamber Efendimiz, vefât edince; tabii olarak o da ortadan kaybolmuş. O'nun hatırasına nispeten yapılmış ve adı da Bulut Mescidi olmuş.

Evet, Cennetü'l-Bâkî'den devam ediyoruz... Medine'de son iki gündeyiz artık. Ayrılığın acısı, başka hiçbir şeye benzemiyor. Yemek-içmek, haram sanki... Kabristanın etrafından dolanmaya başladık. Sadece taşlarla belirlenmiş kabirler ve kum... Orada kimler yok ki... Osmanlar, Fâtımalar, Ayşeler...

Hz. Aişe hakkında bir küçük anekdot: Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz'in kabrinin bulunduğu yer, Hz. Aişe'nin odasıdır ve bir yanında Hz. Ebûbekir, diğer yanında Hz. Ömer (yani bir yanında adalet, diğer yanında sadakat) bulunmaktadır. Aslında Hz. Aişe, kendisi de burada bulunmak istemiş. Ama bir şekilde ona kısmet olmamış. Bunu Peygamberimiz'in vefâtından sonra yaptıklarını hoş görmediği şeklinde yorumlayıp "Bana kırgınsın." diye çok ağladığı da söylenir Hz. Aişenin...

Neden bilmiyorum, Cennetü'l-Bâkî'yi görmek, orada yatanları düşünmek ve onlara bir toprak kadar yakın olmak, beni çok etkilemişti ve umre ziyaretinin geri kalanını da bu hissiyat içerisinde geçirmeme sebep oldu. Nasıl olduğunu anlamadan birdenbire hıçkırarak ağlamaya başladım. Son iki gün boyunca sadece ağladım. Her namazda Ravzâ'da Sevgili'nin ayakucunda O'nu ve bizi yaratan Sâhibimiz'e her secde edişimde ağladım, ağladım... Öyle ki bu çok şiddetli bir hastalığa dönüştü. Son yatsı namazında, secdede bayılmışım...

Artık vedâ etme vakti gelmişti. Günler, dolu dolu geçmişti; ama bitmişti işte... Elvedâ demedim; çünkü bana her zaman seslenen içimdeki o kuvvetli ses, bu sefer haykırıyordu. Öyle bir mekân ki ne sözlerle anlatılır; ne de görmekle doyulur... Dünya üzerindeki hiçbir yeri buraya tercih etmem...

Medine; bağrında taşıdığı kutsal emanetten haberdâr, adı gibi yumuşak, nâif ve asaletli bir şehir... Attığım her adımda O'nu düşündüm. Bir zamanlar buralarda yürüyordu; toprak yollarda gündüzün sıcağı, gecenin soğuğu demeden insanlığa doğruluğu, hak yolu anlatabilmek ve kurtuluşlarına rehber olabilmek için.. Medine, senin gibi şanslı topraklar var mı ki; bağrında kâinâtın güzelini saklasın... Sen, zaten koşulsuz O'na kucak açarken de böyleydin: Alçakgönüllü, ağırbaşlı, vefâkâr.....

Otobüslere bindik. Yaklaşık altı saat sürecek olan Mekke yolculuğu başlamak üzereydi. Hareket edip de yeşil kubbe, mescidin minareleri ve tüm şehir arkamızda kalana kadar başımı yola çevirmedim. Hep geriye baktım. Arayı soğutmadan geri gelebilmek umudu ile....

Ayşegül,
10:07:53, 22 Mayıs 2010, Cumartesi.

Yazarın Diğer Yazıları >>





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: elif-ruşen, 03.09.2010, 20:41 (UTC):
günlerdir namazda burnuma gelen kokunun anlamını araştırıyorum, beni aydınlattınız. inşallah bize de nasip olur kutsal topraklara gitmek. saygıyla, sağ olun

Yorumu gönderen: ahmet, 22.08.2010, 12:32 (UTC):
sizden bir sene öncede allah bize nasip etti o mukaddes beldeleri fakat senin makaleni okuduğumda sanki yeniden kendimi oralarda geziyorum zannettim öyle canlı anlatmışsınki size çok teşekkür eder allah sizi ve bizi tekrar tekrar kavuştusun dualarımla beraber saadetler dilerim efendim sağolun var olun elinize sağlık aklınıza bereketler derdinize dermanlar versin rabbimiz inşaallah tekrar gideriz o güzel mukaddes topraklara amin amin amin...selamlar.

Yorumu gönderen: ayşegül, 23.05.2010, 11:07 (UTC):
çok fazla fotoğraf çektim:)aklımada geldi aslında ama...ne bileyim eğer farklı olduğunu düşündüğüm resim olursa neden olmasın?

Yorumu gönderen: şakird, 23.05.2010, 10:34 (UTC):
resim çok güzel zaten nereden çekilirse çekilsin güzeldir mutlaka oraları bir şey söyleyeceğim sende güzel fotolar var mı hiç kolay kolay görmeyeceğimiz fotolar kabeden yada civar yerlerden çektiğin fotolar varsa zahmet olmaz ise bizimle paylaşır mısın ??? :)

Yorumu gönderen: ayşegül, 23.05.2010, 08:07 (UTC):
teşekkür ederim:)

Yorumu gönderen: Akhenaton, 22.05.2010, 23:19 (UTC):
İlk paragrafta bir anlatım bozukluğu var ya; ben, çıkaramadım. "Kokuyu alıyor musunuz? diye sordum..." Kime sordun, sorulan kim? Zaman kavramı, birbirine girmiş :) O paragrafı nasıl düzeltmeliyim, bilemedim şimdi... Diğer paragraflarda sorun yok, ama ilk paragrafta bir karışıklık var. Karşılıklı bir diyalog var; ama kiminle?

Yorumu gönderen: ayşegül, 22.05.2010, 18:50 (UTC):
amin şakird dilerim gidersin.resmi nasıl buldun?objektifin arkasında ki benim çünkü:)

Yorumu gönderen: şakird, 22.05.2010, 18:42 (UTC):
İNŞALLAH bir gün bize de nasip olur oraya gitmek. İnsan düşününce gözleri doluyor önce resimlere bakıyorsun ve orada olduğunu düşlemek ve namaz kıldığını etrafı izlediğini düşlemek gelde ağlama o duyguyla



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36747898 ziyaretçi (102836099 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.