Levlake Uydurması
 

Levlake Uydurması

EĞER BU ZÂT (A.S.M.) OLMASA İDİ KÂİNAT DA OLMAZDI.

"Eğer bu zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı" meâlinde, "LEVLAKE LEVLAK..." olan Hadis-i kudsî (...)

Demek nasılki O’nun risâleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, "LEVLAKE LEVLAK..." sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi; öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.

(...) Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bu kâinatta güneş lüzumu gibi elzemdir ki; nev'-i beşerin üstad-ı ekberi ve büyük peygamberi (A.S.M.) ve Fahr-i Alem ve "LEVLAKE LEVLAK..." hitabına mazhar ve hakikatı Muhammediyye (A.S.M.); hem sebeb-i hilkat-i âlem, hem neticesi ve en mükemmel meyvesi olduğu gibi, bu kâinatın hakikî kemalâtı ve sermedî Cemîl-i Zülcelâl’in bâkî âyineleri ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef'âlinin vazifedar eserleri ve çok mânidar mektupları olması ve bâkî bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların müştak oldukları bir dar-ı saadet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatları, hakikat-ı Muhammediyye (A.S.M.) ve Risalet-i Ahmediyye (A.S.M.) ile tahakkuk ettiğinden (...)

Hem meselâ: ﻚ;ﻼ;ﻓ;ﻷ;ﺍ; ﺕ;ﻗ;ﻠ;ﺨ; ﺎ;ﻤ;ﻠ; ﻙ;ﻻ;ﻭ;ﻠ; ﻚ;ﻻ;ﻮ;ﻠ; beyanında "Bu hitab zâhiren Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma müteveccih ise de, zımnen hayata ve zevilhayata râcidir." Fıkrası, ta’dile muhtaçtır. Çünki: Küllî hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem ism-i âzamın tecelli-i âzamının mazharı ve bütün zîruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hutab, doğrudan doğruya ona bakar.

Eğer O olmasaydı, o sâadet-i ebediye olmazdı ve Cennet’in her nevi mahlûkatından istifadeye müstaid olan cin ve ins, Cennet’i şenlendirmiyeceklerdi; bir cihette sahipsiz virâne kalacaktı.

Ehl-i İslâmın ve nev'i beşerin medar-ı fahri ve bütün mevcudatın sebeb-i hilkati ve bütün Füyuzat-ı İlâhiyenin mazharı o âlî Peygamberin (...)

Nasıl salât ü selâm olmasın ki, ol Hazret-i sepeh-sâlâr-ı Enbiyâ olan, Şâh-ı Levlâke ki (...)

Evet, mademki kâinatın halkına sebeb olan Nebiyy-i Efham (S.A.V.) efendimiz hazretleri (...)

"Bütün eşya ve eflâki Senin için yarattım Habibim!" Fermânına karşı (...)

Parlattı cihanı bu güzel Nur-u Muhammed (A.S.M.)
Halkolmasa, olmaz idi bir zerre ve bir ferd.

Evet Sultan-ı LEVLAKE LEVLAK, öyle bir reistir ki (...)

Nur Risaleleri’nde birçok kez tekrarlanan bu söz, böyle kitaplar ve bazı imam-hatiplerin vaazları ve hutbeleri vasıtasıyla Kur'an’a ve Sünnete vâkıf olmayan halk arasında yaygınlaşmıştır. İlmî disiplinden uzak bir biçimde, Peygamberimize ve hadis-i kudsî olmasından (?) dolayı da Allah’a atfedilen bu sözü, sadece sıhhati açısından değil, aynı zamanda manası bakımından da ele alacağız.

Eflâk, "feleku" isminin çoğuludur. Felek; yuvarlak kum tepesi, yuvarlak ve müteharrik dalga, yıldızın döndüğü boşluk, yörünge, kendinde yıldızların döndüğü gök anlamlarına gelmektedir.

Felek kelimesi, Kur'an’da iki yerde "yörünge" anlamında kullanılmıştır:

"Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratan odur. (Bunların) her biri bir felekte (yörüngede) yüzmektedir."

"Ne güneş aya erişebilir, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte yüzmektedir.

Gerek Said Nursî gerekse talebesi Hasan Feyzi’nin, bahis konusu söze verdikleri mealde başarılı oldukları söylenemez. Bu söz, şöyle tercüme edilebilir:

"Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım."

Hadis-i kudsî diye nitelenen bu sözün sıhhati hadis âlimlerine göre şöyledir:

İmam Şevkânî, Fevaid’de hadis için Sağanî’nin "mevzu" dediğini nakleder.

İmam Aliyyu’l-Karî de şöyle demiştir:

İmam Sağanî: "(Bu hadis) şüphesiz mevzudur" dedi. Keza, Hulâsa’da da böyledir. Lâkin, manası sahihtir. Deylemî, Hz. İbn Abbas (r.a.)’tan merfuan şunu rivayet etmiştir:

"Cibril bana geldi ve dedi ki: Ya Muhammed! Sen olmasaydın cennet yaratılmazdı, sen olmasaydın nâr (cehennem) yaratılmazdı."

İbn Asakir’in rivayetinde: "Sen olmasaydın dünya yaratılmazdı" şeklindedir.

İbn Asakir’in rivayetini İbnu’l-Cevzî de uzun bir hadiste Selman (r.a.)’dan merfu olarak tahriç etmiş ve demiştir ki: "Şüphesiz mevzudur".

İmam Sağanî ve özellikle İbnu’l-Cevzî’nin hadis tenkidinde -bazılarının ileri sürdüğü derecede olmasa da- müteşeddit olduklarını biz de biliyor ve kabul ediyoruz. Fakat, bu hadisin uydurma olduğunu sadece onlar değil, hadis tenkidinde gevşek davrananlardan İmam Suyutî de belirtmiştir.

Evet, İmam Aliyyu’l-Karî hadisin manasını sahih görmektedir. Lâkin, Şeyh Nasıruddin Elbanî Silsiletü’l-Ehadisi’z-Zaife ve’l-Mevzua’da bu hadisin talikinde şöyle der:

Şeyh Karî: "Lâkin, hadisin manası sahihtir" dedi. Bunun üzerine ben de derim ki: Manasının sıhhati ancak Deylemî’den yapılan nakil sabit olduktan sonra uygun olabilir. Ve ben onun (el-Karî’nin) bu beyanının peşine düşen (kabul edip, destekleyen) hiç kimseyi görmedim. Ben, bu hadisin senedi üzerinde durmadım bile. Onun zayıflığında hiç tereddüt de etmedim. Zaten, Deylemî’nin bu konuda tek kalması (hadisi başka tahriç edenin olmaması), bize (hadisin zayıflığı konusunda) delil olarak yeterlidir.

Ali el-Karî’nin bu hadisin manasının sıhhati konusunda söyledikleri, Mahmut Yeşil’in şu tespitinin doğru ve yerinde olduğunu ortaya koymaktadır:

Hadis tahricinde gözetilen amaç, rivayet edilen haberin Allah Resulüne nisbetinin doğruluğunu tespittir. Eğer hadis, sağlam bir senedle Resulullah’a ulaşıyorsa, amaç gerçekleşmiş olmaktadır. Hadisin muhtevası ile ilgili metin tenkidi, gerekiyorsa söz konusu edilebilir. Ancak, elimizdeki bir söz, eğer sağlam bir senede sahip değilse, o sözün mücerred doğruluğu, hadis olmasını gerektirmez. Çünkü, sevgili Peygamberimiz bütün doğru ve güzel sözleri söylemekle memur değildir. Bu bakımdan, "Sağlam bir senedi yok; ama manası sahihtir, doğrudur." şeklindeki değerlendirmeler, hadis ilimleri açısından isabetli değildir.

Mahmut Yeşil, zayıf hadisle amel konusunda ulemanın görüşlerini zikrettikten sonra şöyle der:

Ahkâmla ilgili hadislerde sahih veya hasen olma şartı aranırken, fezail, zühd, adab, tergib ve terhib konularında zayıf hadisle amel edilebilmesi, âlimlerin bu tür hadislerin rivayetinde, araştırmalarını, dikkatlerini ve itinalarını azaltmış, fezail konularında merduda giden bir kapının aralanmasına yol açmıştır. Zayıflığı şiddetli olmayan hadisler lehine aralanan bu kapı, ileride, cehalet, menfaat ve hatta ihanet gibi sebeplerle açılacak; daha çok va‘z konuları arasında yer alan fezail hadislerinde, vaiz ve kıssacıları uydurma rivayetleri dahi bu kapıdan içeriye almaya sevk edecektir. Meseleyi bu açıdan değerlendirdiğimiz zaman, va‘z-hadis ilişkisinde, zayıf hadislerle amel konusunun ehemmiyetini çok daha açık bir şekilde görmek mümkün olacaktır.

Yeşil, şöyle devam eder:

(Belirtilen konularda zayıf hadislerle amel edilmesi konusundaki) bu müsamahanın sınırını tespit ve bu ölçü ile tatbikat konusunda âlimlerin görüş ve uygulama birliğine vardığını söylemek mümkün değildir. İşte bu anlayış, bazı şartlarla fezail konusunda tatbikata konulan müsamahanın hudutlarının iyice genişlemesine ve va‘z hadisleri arasına birçok zayıf ve hatta uydurma haberlerin sızmasına yol açmıştır.

Nitekim, Yeşil’in "Va‘z Edebiyatında Kullanılan Uydurma Hadislerin Tahrici ve Değerlendirmesi"nde ele aldığı uydurma hadislerden biri de, konumuz olan "lev lâke" hadisidir. Yeşil’in, fezail konusunda zayıf hadislerle ilgili çekincesi, uydurma hadislerin manalarının doğru kabul edilmesi için de aynen vaki ve geçerlidir. Bu da, mevzu hadislere karşı müsamaha kapısını aralamakta, zamanla bunların yayılmasına yardım etmekte, halk üzerindeki etkisinin artmasına yol açmaktadır. Ayrıca, bir sözün manasını sahih görmek nihayetinde bir görüştür. Görüşlerin farklılık arz etmesi ise kaçınılmazdır.

Said Nursî ve talebeleri, bu uydurma hadisi "kâinatın, ahiretin, cennetin, cehennemin, bütün eşyanın ve mevcudatın yaratılma sebebinin Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğu ve bu sayılanların onun için yaratıldığı" şeklinde anlamışlardır. O hâlde, bu manayı sorgulamamız gerekmektedir:

Abbas b. Abdulmuttalib, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e "Ebu Talib’e bir faydan olabildi mi?" diye sorduğunda; Hz. Peygamber şu cevabı vermiştir:

"(...) lev lâ ene lekâne fi’d-derki’l-esfeli mine’n-nâr."

"(...) Eğer ben olmasaydım; o, ateşin en derin yerinde olurdu."


Hz. Peygamber’in bu sözünden, kendisi olmasaydı cehennemin yine de var olacağı anlaşılmaktadır. Cehennem var olduğuna göre; cennet de var olurdu, dünya da... Dolayısıyla, bu sahih hadisten yukarıda zikrettiğimiz "sen olmasaydın cennet yaratılmazdı; sen olmasaydın cehennem yaratılmazdı; sen olmasaydın dünya yaratılmazdı..." şeklindeki hadislerin tümünün uydurma olduğu anlaşılır.

Biz, Cenab-ı Halık’ın neyi niçin, kimin için yarattığını Kur'an-ı Kerim’den araştıralım. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah, hanginizin daha güzel amel sahibi olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yarattı. (...)"

"Hanginizin amelinin daha güzel olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan odur. (...)"

"Allah, gökleri ve yeri hak ile ve her nefsin, hiç haksızlığa uğratılmadan, kendi kazandığının karşılığını alsın diye yaratmıştır."

"Kötülük yapanları, işledikleriyle cezalandırmak ve bazı küçük günahlar dışında günahların büyüklerinden ve hayâsızlıklardan sakınıp iyilik edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırmak için göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’a aittir. (...)"

"Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah’tır. Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın her şeyi ilimle kuşattığını bilmeniz için (Allah’ın) emri bunlar arasında iner durur."

"Eğer Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa, ihtilâf edip durmaktadırlar. Ancak Rabbinin merhamet ettikleri (bu ihtilâftan) istisna teşkil ederler. Zaten, Allah, insanları bunun için yaratmıştır. (...)"

"Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık. (...)"

"Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dediğinde (...)"

"Sonra onların ardından, nasıl amel edeceğinizi görmek için sizi, yeryüzünün halifeleri yaptık."

"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; fakat onu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. Onu insan yüklendi. O, çok zalim ve çok cahil idi. Onun bu emaneti yüklenmesi, Allah’ın erkek münafıklara ve kadın münafıklara, erkek müşriklere ve kadın müşriklere azap etmesi, erkek müminlerin ve kadın müminlerin de tövbelerini kabul etmesi içindi. (...)"

"Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nutfeden yarattık. (...)"

"Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."

"Allah; Kâbe’yi, o Beyt-i Haram’ı, haram ay’ı, kurbanı ve (kurbanlardaki) gerdanlıkları insanlar için bir nizam kıldı. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah’ın her şeyi bilen olduğunu sizin bilmeniz içindir."

"Arz üzerinde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve onda isteyip arayanlar için rızkları tam dört günde takdir etti."

"Güneşi ışık (kaynağı), ayı nur yapan, senelerin sayısını ve hesabı bilmeniz için, aya konak yerleri takdir eden odur. (...)"

"Gökte büyük yıldızlar yarattık ve onları bakanlar için süsledik."

"Karaların ve denizlerin karanlıklarında kendileriyle yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin için yaratan odur. (...)"

"Geceyi size, içinde dinlenesiniz diye (karanlık), gündüzü de (çalışıp kazanasınız diye) aydınlık yapan odur. (...)"

"İbret alasınız diye her şeyi çift çift (erkek, dişi) yarattık."

"Atları, katırları ve merkepleri, sizin binmeniz için ve süs olarak yaratmıştır. (...)"

"Rabbinizden gelecek olan mağfirete ve takva sahipleri için hazırlanan, genişliği gökler ve yer kadar cennete koşun."

"Kâfirler için hazırlanan ateşten sakının."

"(...) Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey, ondan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve bundan büyüğü de apaçık bir kitaptadır. İnanıp iyi işler yapanları mükafatlandırmak için (her şeyi apaçık bir kitapta tespit etmiştir). Onlar için mağfiret ve güzel bir rızk vardır."

"Gerçek şu ki, biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik; insanların adaletle hareket etmeleri için, onlarla birlikte kitabı ve mizanı da indirdik. Keza, kendisinde çok büyük bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) faydalar bulunan demiri de indirdik (yarattık). Bütün bunlar, Allah’ın, kendisine (dinine) ve peygamberlerine gıyabında yardım edenleri bilmesi (ortaya çıkarması) içindir. (...)" ...

Yüce Rabbimizin, yarattığını niçin, kim için ve hangi sebepten yarattığı, delilsizce ve sorumsuzca kendisine isnat edilen uydurma kudsî hadislerden değil, fakat onun kelâmı olduğunda şüphe olmayan, doğru yola eriştirici Kur'an-ı Hakim’den öğrenilir. Ayet-i kerimeler; kâinatın, dünyanın, mevcudatın ve bilhassa insanın, ahiretin, cennetin ve cehennemin niçin yaratıldığını ve yaratılış sebeplerini, başka söze hacet bırakmayan şekilde göstermiştir.

Ayetlerde zikredilen bunca hikmet, bu uydurma hadise göre Hz. Peygamber olmasaydı tahakkuk etmeyecekti. Birçok güzellik ancak Cenab-ı Hakk’ın "yaratması"yla tezahür eder. Allah Tealâ’nın "Hālık" ismini kavrayan biri, bu sözün uydurma olduğundan bir an bile şüphe etmez.

Şüphesiz, sözlerin en güzeli Allah’ın Kitabıdır ve Allah Kitabında şöyle buyurmaktadır:

"Muhammed, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o, ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Ökçeleri üzerinde geriye dönen, Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır."




Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36621977 ziyaretçi (102613206 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.