Leylâ ile Mecnûn (10. Bölüm)
 

Leyla, mecnun

Leylâ ile Mecnûn (10. Bölüm)

Nizâmî

Mecnûn'un Nevfel'e Hitâbı

Birgün Mecnûn ile Nevfel, başbaşa kalmışlar, eğleniyorlardı. Mecnûn, zamâneden şikâyet yollu birkaç âşıkâne beyit okudu:

«Ey içimi yakıp kavuran dertlerden haberi olmayan dostum, benim topraktan başka bir şey olmayan vücûdumu iğfâl rüzgârına verdin. Yüzlerce vaat ettin; yüzde birini değil, yarımını bile yerine getirmedin. Sevgilini sana alacağım dedin, vaadini unuttun. Gönlümü aldatarak beni buraya getirdin ve ıstırabın içine attın. Sabredemiyorum ve ıstırap çekiyorum. Bana seni çok seviyorum, sana çok bağlıyım diye diller döktün, bugün dilini bağlamış oturuyorsun. Şimdiye kadar dilinden yüz yara yedim; gönlüme bir merhem vurmadım. Sabrım tükendi; akıl ve irâdemi kaybettim. Çâreme bak, yoksa beni kaybediyorsun. Bir âşıkâ dostluk göstermek, sonra da sözünde durmamak, büyüklüğe yakışmaz. Hakîkî dostlar, sevdiklerine karşı bundan daha iyi hareket ederler. Senin gibi insanlar, vaatlerini tutarlar. Ben, sevgiliden uzak neler çekiyorum. Ab-ı hayattan uzak bir susamış gibiyim. Susuza su vermek, bir borçtur. Harâbeye hazîne tevdî etmek lâzımdır. Ya beni deli eden bu hâdiseye (zincirime) bir çâre bul, yoksa tekrar zincire düşeceğim. Leylâ'mı bana getirirsen, getirirsin. Yoksa ben, yaşayamam...»

Leylâ'nın Kabîlesiyle Nevfel'in Savaşı

Nevfel, bu serzeniş karşısında âdetâ ateşe tutulmuş mum gibi eridi. Hemen fırladı. Sefere karar verdi. Kılıcını çekip zırhını giydi. At üzerinde kuş gibi uçan yüz savaş eriyle beraber cenk arayan köpürmüş kara aslan gibi süratle yola düştü. Leylâ'nın kabîlesinin hudûduna erişince bir haberci istedi ve ona şunları söyledi:

«Görüyorsun ki ben ve askerim, harbe hazırız. Ateş gibi sert ve galeyanlıyız. Leylâ'yı derhal bana getiriniz. Yoksa derhal kılıcıma sarılacağım. Ben, onu her türlü izzet ve ikbâl ile kendisine lâyık olan delikanlıya götüreceğim. Bu sûretle susuzluktan can veren, suya kavuşacak. Kavuşturan da sevâba nâil olacak.»

Haberci, bu sözleri aynen kabîle büyüklerine tebliğ etti. Leylâ'nın kabîlesi, çok müteessir oldu. Araya düşmanlık girdi (Muhabbet şişesi«, parçalandı). Onlar da şu cevâbı gönderdiler:

«Leylâ, böyle istenilmez. O, bir yağlı poğaça değil, Ay kursudur. Kimse, Ay'a erişemez. Yalnız sen değil, hiç kimse bunu yapamaz.Leylâ, bir Güneş'tir, nasıl alıp götürüyorsun? Sen, taşlanmış bir şeytansın. Şeytan'a atılan şihap yıldızıdır. Kılıç çekersen, biz de çekeriz. Camlar içinde ateş ve neft atarsan, senin camını taşa çalarız.»

Haberci, ister istemez bu cevâbı Nevfel'e aynen tekrar etti. Nevfel, tekrar gazâba geldi ve haber gönderdi:

«Ey keskin kılıcımdan haberdâr olmayanlar. Çalak ve ateşîn devemi tanımayanlar... Deniz dalgalarına benzeyen birisinin yolundan çekiliniz; yoksa felâkete düşersiniz.»

Elçi, bu defa da aksi bir cevap getirdi. Nevfel, öyle bir hiddetlendi ki, gönlünde alevlenen gazapla kılıcı çekip arslan gibi kabîleye saldırdı. Leylâ'nın kabîlesi de dağlar gibi yığıldı. Nârâlar atarak Nevfel'in üzerine dolu dizgin hücum ettiler. Arslana kılıç çektiler.

Savaş denizi dalgalandı. Muharipler, kükrediler. Kılıç elinde kan içen kadehinden o kadar cür'a saçtı ki, toprağı sarhoş etti. Kahramanların mızrakları o kadar sert ve kuvvetli idi ki, o mızrakların pençesi, koşup hücum eden arslanın hücum pençesini kırıyordu. Ok kuşları, kan içmek için gagalarını açmış, süratle uçuşuyorlardı.

Beyin akıtan çelik kılıçlar,büyüklerin başlarını uçuruyorlardı (Başların başlarını ayağa atıyordu). Coşmuş Arapların nârâları, feleğin, Ay'ın kulaklarını sağır edecek derecede şiddetli idi. Ecel yıldırımından taş içindeki çelik dahi kurtulamıyordu. Deylimlilerin kıvırcık saçlarının ucu kadar keskin ve ince olan belâ harbesi [1], nefes aldırmadan can alıyordu. Üzerinde on alev şuaı nakşedilmiş bir Güneş'e benzeyen bayrak, on yerinden ışıklar beliren sabah ufku gibi idi.Siyah aslanlar (Arap pehlivanları), düşmanlarını parçalamakta, beyaz devler (atlar), her tarafa seğirtmekte. Herkes, harp içinde. Mecnûnsa bir yanda canını vermek sevdâsında. herkes, harbe at sürüyor; o, barış duâsında. Herkes, kılıcıyla birbirini öldürüyor; o, bu hâle teessüften (üzülmekten) kendini öldürecek... Bu boğuşmayı sona erdirmek için dönüp dolaşıyordu. Eğer utanmasa, bulut gibi kendi askerine kılıç şimşekleri yağdıracaktı. Eğer ayıplamayacaklarını bilse, kendi taraftarlarıyla harp edecekti. Eğer düşmanlarının gülmeyeceklerini tahmin etse, dostlarının başını kesecekti. Eğer kader yayını eline alabilse, kendi arkadaşlarına ok atacaktı. Ve eğer gönlü mâni olmasaydı, kendi muzahirlerini öldürecekti.

Bu taraf, askeri içinde karşı tarafın zaferi için çalışıyordu. Burada düşmanlara at sürüyor, o tarafa geçip onların pişdarlarına dua ediyor. Kendi kavminden birinin başı düştü mü onu kesenin elini öpüyordu. Kendi sevgilisinin kabîlesinden biri ölse, onu gözyaşlarıyla yıkıyordu. Mızrak ucunu8 bu tarafta olanlara doğru tevcih ederken, zafer alâmetinin o tarafa nasip olmasını istiyordu. Kendi taraftarı olan askerin gâlip olduğunu görse, kederinden okunu kemendini yerlere vuracak, sevgilisinin tarafı galip gelse, sevincinden aslanlar gibi nârâ atacaktı. Birisi, sordu:

«Ey delikanlı, sen uzaktan dolaşıyorsun. Biz, senin için canımızı veriyoruz. Sen niçin düşman tarafını tutuyorsun?»

Mecnûn:

«Düşman benim sevgilim olduktan sonra kılıçla ne işim var? Düşmanla kanlı harpler yapılır. Sevgili ile nasıl savaş edilebilir? Harp sahnelerinde insan yaralanır. Burada insana rahat kokusu geliyor. Karşı taraf, sevgilimin adamlarıdır. İnsan, sevgilisinin tarafını hor, hakîr olduğunu ister mi? Seven gönlüm, o tarafa akıyor. Gönlüm nerede ise canım oradadır. Yârin önünde ölmek şarttır. Can almak ondan, vermek benden. Ben, kendi canımı böyle verdikten sonra sizin canınıza acır mıyım?»

dedi. Nevfel, harp meydanında, elinde kılıç, sarhoş bir aslana benziyordu. Her oku ile bir can alıyor, bir hamle ile bir can yıkıyordu. Her dolaştığı yere baş saçıyor, her eriştiği yerden sel gibi kan akıtıyordu. Harp, akşama kadar devam etti. Bu lâcivert çemberin [2] saçları, gün yüzüne amber dökünce; gece gürcüsünün kıvırcık saçı, elinde beyaz yüzlü gündüz arûsunun saçının ucu kesilince [3], iki düşman, birbirinden ayrıldılar ve istirahata çekildiler.

Siyah yılan, mühresini toplayınca (sabah olunca), şafak Dehhâki, gülmeye başlayınca; çevik savaşçıların elinde mızrak, tekrar Dahhakin yılanı gibi kıvranmaya başladı. Leylâ'nın kabîlesi tarafı, pek kalabalık idi. İnsanlar, dağ gibi yığılmıştı. Her taraftan Nevfel'in üzerine ok yağdırıyorlardı. Bu vaziyet karşısında Nevfel, sulh etmek (barış yapmak)tan başka çâre göremedi. Araya bir meyancı koydu ve şu haberi gönderdi:

«Mesele, kılıç meselesi değildir. Peri çarpış (delirmiş, âşık olmuş) bir genç için sizden peri gibi bir gözü, Leylâ'yı istiyorum. Ve bu uğurda yüklerle hazîne fedâ etmeye hazırım. Bu, doğru bir iş ise, buna daha tatlı mukâbele edilebilirdi. şeker satmıyorsunuz; bâri sirke satmaya da çalışmayınız. Artık bu harpten vazgeçelim.»

Meyancı, Leylâ'nın kabîlesine gidip Nevfel'in fikrini anlattı. Bu sûretle birbirlerinin maksadını anladılar ve husûmetten vazgeçtiler, barıştılar.[4]

<<  Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Deylimliler, bu silahı kullanmakta meşhur imişler.
[2] Kadınların başlarına örttükleri örtü.
[3] Alın üstündeki saç, kesilip düzeltildiği için Turre adını almıştır. Gündüzün başı da güneştir. Yani güneş batınca demektir.
[4] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.115-121.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36724901 ziyaretçi (102794578 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.