Leylâ ile Mecnûn (11. Bölüm)
 

Leylâ ile Mecnûn (11. Bölüm)

Nizâmî

Mecnûn'un Nevfel'e İkinci Hitabı

Mecnûn, barış haberini duyunca fena halde kızdı ve Nevfel'e;

«Allah için, iki sevdâzâdeyi bir araya getirdin. Ne güzel maksâda eriştik. İşte insan, işi böyle başarır. Senin yüksek mevkin, bu mu idi? Askerin, böyle mi harbederdi? Kudretin, bu kadar mıydı? Büyüm, şeytanları bile bağlar derdin. Böyle mi bağlıyor? Atın, böyle mi cevelân eder? Sen, böyle mi kement atarsın? Aklına uydun da bana iyilik ettin ha! Evvelce Leylâ, bana yalnızca selâm göndermezdi. Bütün düşmanlığı bu kadardı. Şimdi, bana tamamıyla düşman oldu. Bana göstereceği vefâkârlık kapısına sen artık binlerce kilit vurdun ey dostum; artık seninle dostluğu kesiyorum. Benim işimi bozdun, sanki iş yaptın. Böyle dostluk bağlarını koparanlar, çok olmuştur. Birçok mühim dostluklar, ufak bir sebeple mahvolmuştur. Çok defa çobanın attığı ok, kurt yerine köpeğe isabet etmiştir. Her ne kadar keremin yüksektir; fakat bu vaadinin yerine getirilmesi hususunda kâfi değildir.»

Nevfel, harbe mağlubiyetle nihayet verdikten sonra Mecnûn'u teselliye, onu tatlı sözlerle taltife başladı:

«İmdat gelmiyordu. Askerim yoktu. Onun için bir harp hilesi olarak sulh (barış) istedim. Şimdi yerime yurduma döndüm de keskin kılıçtan kesildim sanma. Kabilelerden asker toplayacak ve taşa çelik vuracağım. Kılıcımın darbesiyle o avı damdan aşağıya almayınca rahat etmeyeceğim.»

dedi ve Medine'den Bağdat'a kadar olan kabilelerden asker toplamak üzere bir adam gönderdi. Bu öcünü toplamak için her diyardan asker topladı. Dağ taş asker doldu.

Nevfel'in İkinci Harbi

Bu hikâyeyi nakleden, diyor ki;

Nevfel, bu askeri alıp Leylâ'nın kabilesine yöneldiği zaman, görenler hayret içinde kaldılar.  Harbedenlerin heybetinden Bukabis kalesi yıkıldı. Düşmanları, bunu görünce saf bağlayıp harbe başladılar. Kabile reisi, yanında bir kısım asker olduğu halde bir tepeye çıkıp harbi seyrediyordu. Baktı ki sahra, baştan başa mızrak ve hançerle dolu. Asker dalgaları, ufukları tutmuş. Davulların gümbürtüsü, zurnaların tiz sesi, ölülerin kalbini bile yerinden oynatıyordu. Harbetmeye karar veremedi. Sebat etti ve o sel gelip bahtının nesi var nesi yok hepsini silip süpürdü.

İki askerin merkezleri, birbirine giriştiler. Her inen kılıç, bir baş üzerine iniyordu. Akan kan, kumları öyle bir yıkıyordu ki, kumdan akik yetişiyordu. Gönüller, ciğerler, deşmekten yoruldu. Kılıç, baş kesmekten artık utandı. Kahraman Nevfel, kılıcını çekmiş, bir hamlesi ile dağları parça parça ediyordu. Ejderha gibi dövüşüyordu. Her açtığı yara, bir lahzâda düşmanı öldürüyor, her lahzâda da bir adam ölüyordu. Gürz tokmağını kime vursa, o vurduğu Elbürz dağı dahi olsa kırıp atıyordu. Her kılıç vurduğu delikanlı (varak)nın hayat defterinde yaprak (varak) kalmıyordu. Öyle sıkı bir savaş yapıldı ki; kılıç testeresi, tahtları tahtası haline koydu. Küme halinde hücum edenler, taşları su havuzu haline getiriyorlardı. Geçimsizlik, toplulukları dağıtır. Zafer, birleşmeden çıkar.

Nihayet Nevfel, o tarafı vurdu, kırdı, öldürdü, yaraladı ve neticede gâlip geldi. Düşman tarafında yaşayanlar, yaralı idiler. Yaralananlar da ölmüşlerdi. Kabilenin ihtiyarları, başlarına toprak serperek Nevfel'in huzurunda yeri öptüler ve feryada başladılar:

«Ey büyük adam, bize aman ver aman... Ey düşmanları ölüme kavuşan zât, bizi bütün ölü ve esir olarak kabul et. Biz, ok ve mızrakla yaralanmış 2-3 yaralıyız. Günahımızı ele alma; elimizden tut. Bir yol, bu kıyamete son ver. Zira bu, bir kıyametten başka bir şey değildir. Düşmanın, eline silah alırsa, o zaman sen de harbe devam edersin. Biz, önünde kalkanımızı yere attık. Mağlubiyetimizi itiraf ettik. Artık bizi affet.Ne zamana kadar ok ve mızrakla haberleşeceksin? Kalkanlarını yere atıp sana teslim olanlarla ne zamana kadar harbedeceksin?»

dediler. Galip Nevfel, bu yakarışa dayanamadı, affetti ve;

«Bana Leylâ'yı getiriniz; ancak bu sûretle kabilenizden memnun olurum.»

dedi. Leylâ'nın babası geldi. Nevfel'in huzurunda tevazu ile yer öptü ve şöyle dedi:

«Ey Arap içinde büyük olan ve büyüklüğü ile reisliğe, hükümdârlığa lâyık olan zât. Yaralıyım. İhtiyarım. Kalbim, kırıktır. Allah senden ırak etsin; fena güme düştüm. Arap, bana serzeniş ediyor ve bana "acemi" lakâbını veriyor. Görüyorum ki bu akan sonsuz kanlardan benim bahtım mesuldür. Bu mesuliyet altında utancımdan eriyorum. Eğer kızımı huzuruna getirip en hakir bir kölene versen, râzıyım. Hatta minnettar olurum ve emrinden dışarı çıkmam. Bir ateş yaktırıp onu (Leylâ'yı) ateşte ödağacı gibi yaksan, yahut bir kuyuya atsan, veyahut kılıcınla öldürsen, yine senin emrine karşı gelmem. Lâkin evlâdımı bir ifrite vermem. Divâne, nikâh bağından ziyâde zincire lâyıktır.  Cennet ile nâr, nasıl bir araya gelebilir? Allah esirgesin, ateş ile saman, bir arada bulunur mu?

Bu deli, ahlâksız, uslanmaz bir serseridir. O, çölde, dağda gezmeye alışmıştır. Adi insanlarla düşüp kalkar. Kendisinin olduğu gibi benim de adımı ve şerefimi mahveder. Hünerli insanlar indinde bedbaht olmak, şerefsiz olmaktan hayırlıdır.

Arap toprağında bir rüzgâr esmez ki benim kızımın adını yâdetmemiş olsun. Ona hiçbir veçhile mâlik olmadan adını diline doladı ve onu bütün dünyanın serzenişine mâruz bıraktı. Eğer onun arzusunu yerine getirirsen, onu bana damat edersen, daima benim adım lekeli kalacaktır. Timsah karşısıdna olup her an onun nefesini yüzünde duyan adam, şerefsiz yaşayan insandan daha bahtiyârdır.

Eğer benim ıstırabımı anlar ve beni bu mecburiyetten kurtarırsan, sen de vicdânî mesuliyetten kurtulmuş olursun. Yoksa tanrıya andiçerim ki şimdi döner ve kızımı öldürürüm. Senin nazından ve sana niyâz etmekten kurtulurum. O ay gibi gelinin başını keser, bu yolda köpeklere atarım. Böylece onun yüzünden çektiğim şerefsizlik, onun yüzünden çıkan savaşlar, barışlar da sona erer. Evlâdımı böyle arzûsu hilâfına ifrit gibi bir insan yiyeceğine bir köpek yesin, daha iyidir. İnsan ağzının açtığı yara, binlerce merhemle dahi onarılmaz.»

Nevfel, ihtiyarın bu sözlerine cevap vermedi ve bu acındıracak, beliğ sözler karşısında merhameti galeyana gelerek onu affetti ve şöyle dedi:

«Kalk, ben her ne kadar asker ve kuvvet sahibi bir insan isem de, senin kızını zorla değil gönül hoşluğu ile almak isterim. Madem ki vermek istemiyorsun, sen bilirsin. Zulüm ile senden alacak değilim. Zorla alınan bir kadın, kurumuş ekmeğe ve tuzlu helvaya benzer. Ben, bir sevap işlemek için geldim; böyle zulmetmek arzusunda değilim.»

Nevfel'in nedimleri de ihtiyarın haklı olduğunu söylediler ve;

«O deli, çok fenâ ahlâklıdır. Böyle bir deli, ev-bark sahibi olamaz. Onu kurtarmak için ne yapsan, faydasızdır ve devam etmz. Dün, biz onun uğruna harbederken; o, düşmanın zaferi için dua ediyordu. Biz, onun uğruna göğsümüzü oklara hedef ederken; o, bize karşı kılıç çekiyordu. Kâh ağlıyor, kâh gülüyor. Bu, akıllılık alâmeti değildir. Eğer onlar birleşirse, netice, felaket olur. O, böyle sakat, sen daima hacalet altında kalacaksın. Bu, iyi birşey değildir. Biz, şerefli insanlarız. Bu işten el çekmemiz, daha hayırlı olur.»

dediler. Nevfel, bu sözler üzerine Leylâ'dan vazgeçerek askeri ile geri döndü. Gönlü kırık Mecnûn, bu felâketten çok yaralandı. Ağlayarak ve yanardağ gibi gazap ateşleri saçarak Nevfel'in yanına geldi ve şöyle dedi:

«Ey sevgisinde vefâkâr olan Nevfel. Vaadini yerine getirmedin. Bu kadar parlak bir zafer sabahında beni ümitsizlik gününe ittin. Eline gelen avı kaçıracaktın, niye elde ettin? Beni susamış bir halde Fırat kenarına getirdin; fakat bir damla su içirmeden Cehennem'e attın. Şeker çıkarıp şerbet yaptın; fakat içirmedin. Beni şekerle dolu bir sofrada oturtup sonra da sinek gibi kovdun. Eğer ipin sonu bu düğüm olacaktıysa, keşke pamuk, bu ipi eğirmeseydi.»

dedi ve süratle ondan ayrılıp çöle girdi ve izini kaybettirdi. Bulut gibi gönlü perişan gidiyordu. Döktüğü gözyaşıyla sığın geyiği gibi ayrılığın öldürücü zehrine tiryak hazırlıyordu.[1] Nevfel, memleketine varınca arkadaşlarıyla oturdu ve gönlünü almak için Mecnûn'u çağırttı. Çünkü darıldığını bilmiyordu. O kadar aradılar, bulamadılar. Fakat niçin kaçtığını anladılar.[2]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Sığın geyiğinin gözünün çapası, bütün zehirlere tiryak (ilaç) imiş.
[2] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.121-128.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36685456 ziyaretçi (102724246 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.