Leylâ ile Mecnûn (12. Bölüm)
 

Leyla, Mecnun

Leylâ ile Mecnûn (12. Bölüm)

Nizâmî

Mecnûn'un Ahuları Kurtarması

Bu sazın erganunu çalan, perdeden şöyle ses çıkarıyor ki; Muradına ermeyen o kuş, Nevfel'den ayrılınca çevik atını rüzgâr gibi çöle sürdü. Nevfel'in vefâsızlığından şikâyet yollu gazeller okuyor, rastladığı her harâbeye tâlihinden şikâyet ediyordu. Bözle gözyaşları içinde mustarip giderken uzakta bir tuzak gördü. Tuzağa birkaç ahu düşmüş ve elleri-ayakları iyice bağlanmıştı. Avcı da onları kesmeye hazırlanıyordu. Mecnûn, ahulara şefaat için atını oraya sürdü. Avcı, bir süvarinin geldiğini görünce işini bıraktı ve bekledi. Mecnûn, avcıya yaklaştı ve;

«Bu, usuldür; avdan payımı isterim. Senin misafirinim. Fakat benim istediğim, bu ahuları azat etmendir. Bir vahşi hayvancağızı neden öldürüyorsun? Her mahlûkun bir canı vardır. Bu kadar güzel göz,bu kadar güzel sağrı... Bir bak, her ikisinin üzerine gayrımâğzup [1] âyeti yazılmıştır. Nasıl gönlün râzı olur ki bu iki suçsuzun kanını dökeceksin? Bunları öldürebilen, insan değil kurttur. Ahu öldürmek, büyük ayıptır.[2] Gözü sevgilinin gözüne, yüzü ilkbahara benzemiyor mu? Sevgilinin gözü hakkı için onu bırak; onu bahar rüzgarı ile okşa. Boynunu vurma ki, vefâsız değildir. Onun boynuna ip yakışmıyor. O kudretten gerdanlıklı hür boyun, çelik kılıç ile kesilirse yazık olur. O kara sürmeli gözlerin sönüp toprak üzerine serilmesi, hatadır.[3] Ham gümüşten daha güzel olan o sîne, nasıl kıyılır da ateş üzerinde kebap edilir? O nazik sağrı, nasıl yaralanıp parçalanır? Hâlis misk yetiştiren göbeğinin kanını dökmek, güzel bir şey midir? Bilirsin ki o nâzik hezerân dalına benzeyen bacağı, işkenceye lâyık değildir. O, hiçbir yüke tahammül etmeyen nâzik sırtını yere vurmak, onu çok incitir.»

dedi. Avcı, bu güzel sözler karşısında hayretler içinde kaldı ve şöyle dedi:

«Eğer fakir olmasaydım, senin sözünü dinlerdim. İki aydır bekliyorum; tuzağıma bunlar düştü. Bir ev dolusu evlât ve ayâlim var. Gönlün, nasıl râzı olur da bu derece fakir bir avcıya eline düşürdüğü avı bırak dersin? Eğer bunlara acıyorsan, sende mal var. Onu ver, bunların canını satın al.»

Mecnûn, o fakirin bu sözleri karşısında hemen atından indi. Kendi ceylan gibi koşan atını avcıya verdi ve ahuları azat ettirdi. Avcı, ayrılıp gitti. Mecnûn, iki ahu yavrusu ile yalnız kaldı. Sevgi ile onların kara gözlerinden öptü:

«Bu göz, eğer sevgilinin gözü değilse, o kara gözden armağandır.»

diyordu. Onlara çok dua etti. Sonra tuzaktan kurtardı ve onların peşinden çöllere feryâd ederek koştu. Elinde silâh, kalbinde kin yoktu. Gül gibi kendi silâhı ile yaralanmıştı. Güneşin kızgın ışıklarıyla kaynayan kumlar üzerinde sevgilisinin ateşi ile kavruluyor ve gönlünden havaya harâret ve buhar saçıyordu. İpekli elbisesinin her parçası, bir dikene takılmış kalmıştı.

Gece, siyah ipekli elbisesini giyip de Güneş, altın renkli elbisesini Ay'dan gizlediği zaman, o, kaleye kapatılmış bir Ay'a benzeyen Leylâ'nın mecnûn âşıkı, zaaftan ipek ipliğe dönerdi. Öyle olurdu ki, ne kadar dikkatle aransa, bir kıldan fark edilmezdi. Gece, sevgilisinin saçı gibi siyah; yolu, âşıkın vücudu kadar ince... O zaman, yılan sokmuş bir kertenkele gibi inleyerek bir mağaraya girer, iki gözünden inciler saçar ve bitâb bir kenara çöker. O zaman bu köpüren dalga, biraz sükut bulur. Yılan gibi yahut ateşe atılan bir diken gibi yere kıvrılır. Sabaha kadar uyumaz; inler ve hayatının kitabını gece gibi siyah ederdi.

Mecnûn'un Sığın geyiklerini Kurtarması

Bir sabah cihânı aydınlatan uğurlu bayrağını diktiği Çin şark diyarından Çin âyinesi (Güneş) çıkıp da Habeş'in kaşı çatıldığı zaman, avucunda Leylâ'nın hayâlinin âyinesinden başka bir şey olmayan ve ayna gibi hayran, fakat kederden paslı bir halde oturan Mecnûn, ateşten amberin güzel kokulu dumanı fırlar gibi yerinden fırladı. Beyitler okuyarak, âşıkâne feryatlar ederek yola düştü. Yol üzerinde yine bir tuzağa tesadüf etti. Bu tuzağa bir sığın geyiği düşmüş ve iple bağlı boynunu bıçağa teslim etmişti. Avcı, bu kül renkli geyik üzerine gazaplı bir aslan gibi hücum etmiş, o zavallı suçsuzun kanını dökmek üzere idi. Böyle suçsuz dökülen kandan ne fayda hâsıl olur? Mecnûn, avcının yanına gelince, hacamatçı bıçağı gibi keskin bir dil ile söze başladı:

«Ey zâlimlerin köpeği gibi bîçâreleri, âcizleri yakalayan avcı. Bu âcizleri salıver. Bırak, bu senin tuzağına bağlanan birkaç esir, iki gün neşe içinde yaşasınlar. Bırak bu kanlı tuzaktan çıkıp eşi ile yuvasına dönsün. Onu bu gece yanında bulmayan eşi, acaba sana ne der? "Ey eşim, seni benden ayıran, ayrılık derdine düşsün. Seni avlayan avcı, iyi gün görmesin. Benim gibi bedbaht olsun." demez mi? Dertlilerin âhından korkuyorsan, böyle avdan dişini çek. Tesâdüfen o, avcı; sen, av olsaydın, nasıl düşünürdün? Şimdi o, av ve sen, avcı olduğun için bunun şükrünü ne nezrederek yerine getireceksin?»

Avcı, bu sözler üzerine o avdan vazgeçti ve şöyle dedi:

«Peki, onun canına kıymam. Fakat bedava da vermem. Ben, bununla geçiniyorum. Eğer satın alırsan al. Ben de kâr ederim.»

Mecnûn, nesi var nesi yok verdi. Avcı, Mecnûn'un verdiği silah ve eşyayı alınca, bu mükemmel av mukâbilinde ötekileri bırakıp savuştu. Mecnûn, o güzel hayvanlara bir baba, evlâdına nasıl şefkatle yaklaşırsa öyle yaklaştı. Onları okşadı ve sevdi. İncinmiş yerlerini oğdu. Tepeden tırnağa kadar vücutlarını tımar eder gibi kaşıdı. Onlardan tozlar, kendi gözlerinden de yaşlar döküyor ve şöyle diyordu:

«Ey eşinden uzak düşen zavallı. Sen de benim gibi sevgilisinden ayrısın. Ey sahra ordusunun pişdârı, yeşil dağları yurt edinen güzel geyik. Senin kokun, bana sevgilimin yâdigârıdır. Gözün, sevgilimin gözüne benzer. Eşiğin gölgesi, mekanın olsun. Ayağın, tuzağa düşmesin. Dişin, çocukların boynuna nazarlık olmak üzerine altın mahfaza içinde duracağına, dudağının sedefi içinde bir inci gibi dursun. Derin yay kirişi (zih) olacağına kendi vücudunu örtsün. Gözyaşı, gerçi tiryâk (panzehir)tir. Fakat toprak üzerine zehirli gözyaşları dökmeni istemiyorum. Ey mağrur başını yüksekte tutup göğsünü bütün güzelliğiyle açan geyik. Gönlü yanmış bir zavallıya yardım et. Biliyorum ki bu diyârlarda Leylâ'dan haberin vardır. Onun diyarında otladığın zaman, benim hâlimi ona anlat. (De ki:)

Beni düşmanlarımın benim için temenni ettikleri bir hale düştüm. Yani senin istediğin haldeyim. Sen, benden uzak; ben, senden uzak. Ben hasta; sen hasta. Araya girip bizi birleştirecek bir ihtiyâr yok. Hedefe isâbet edecek bir ok, ortada yok. Senden bir koku getirmeyen rüzgârın adını bile anmam. Senden bir iz taşımayan bir hâtırâ, hatırımdan bile geçmez.»

Böyle birçok hasbıhal ettikten sonra hayvanın ayağından bağı çözdü. Gözlerinden öpüp onu azat etti. Geyik, uzaklaşınca; Mecnûn da rahatladı ve oradan ayrıldı. Gece kervanı, kuyu başına varıp Ay gibi bir Yusuf yüzlüyü satın aldı ve yıldızların bolluğundan felek Mısırı (memleketi), Nil gibi köpürdü. O gözlerine gâm mili çekilmiş Mecnûn, lâcivert (nil) renkli elbise içinde Nil nehri gibi millerce mesâfe kat ediyordu. Yılan, yorulup dili dışarı çıkıncaya kadar; kuş, susayıp gagasını suya vuruncaya kadar yürüdü. Yaralanmış yılan gibi ıstırap içinde bir an dinlenmeden, kanadı kesilmiş kuş gibi bir lahzâ uyumadan yürüdü. Hararetten damağı yağlı bir meşale gibi alev alev yanıyordu. Bir mum gibi ayakta sönüp ölecekti.[4]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Gayrımâğzup/Gayrilmağdûb: Kendilerine gazap edilmemişlerden. (Fâtihâ Sûresi).
[2] Ahu, aynı zamanda "ayıp" manasına gelir.
[3] Göz, siyah miske benzetilir. Misk de Hata'dan çıkar.
[4] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.128-134.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36817110 ziyaretçi (102957668 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.