Leylâ ile Mecnûn (13. Bölüm)
 

Layla, Majnu, Majnun, mecnun, Aşk, Edebiyat, Leyla

Leylâ ile Mecnûn (13. Bölüm)

Nizâmî

Mecnûn'un Karga İle Konuşması

Seher vakti lâcivert renkli çarh, altın sarısına büründü. Sarı gül (Güneş), tebessüm edip ufuklar, kırmızı güller açtı. Mecnûn, sonbahar gülü gibi gözyaşları içinde yürüyordu. Üzerine ateşler saçan bu su, onun gemisini sabah rüzgârı gibi karada sürükleyip götürüyordu. Yanan güneşin altında öğleye kadar yürüdü. Pek bunalmıştı. Gölge gibi idi. Üzerinde hiçbir şeyi yoktu. Bir ağaç gölgesine sığındı. Bu yüksek ağacın altına sular birikerek felek gibi yuvarlak, temiz ve güzel bir Kevser havuzu vücuda getirmişti. Bu suyun etrafında çimenler yetişmişti. Hem çimenler taze, hem de su, sâf ve berraktı. Susamıştı. O sudan çimen gibi biraz su içti. Bir müddet dinlendi. Ne bir şey söylüyor, ne de bir şey işitiyordu. O yeşil ipekli yaygının (çimenlerin) üzerinde yükselen güzel ağaca baktı. Dalına bir karga konmuştu. Gözleri, meşale gibi parlıyordu. Güzellerin zülfü gibi siyah ve gönül bağlayıcı...

Deve gibi sessiz, iyi huylu (sâlih)... Sâlih Aleyhisselâm'ın, devenin matemi ile siyahlara bürünen kavmi gibi karalar giymiş bir kuş. Zarif bir şekilde oturmuş, uzakları gören gözleri ile etrafa bakıyordu. Cam içine konmuş siyah ve berrak bir şebe taşı gibi idi. Mecnûn, böyle bir yolcuya rastlayınca ona derdini dökmeye başladı:

«Ey rengi siyah, fakat defter-i âmeli beyaz kuş! Kimin yüzünden böyle karalara büründün? Ey geceyi aydınlatan kuş, niçin gece rengindesin? Niçin böyle kara güne düştün? Gâm ateşinde ben yanıyorum; fakat sen kaynıyorsun. Musibete ben uğradım, karaları sen giyiyorsun. Eğer gönlü yanık isen o başka. Değilsen; bu hakaretin, bir toyluktur. Niçin gönlü yanıklar gibi mateme girmişsin? Eğer aşk ateşi ile tutuşanlar gibi bastığı yeri bilmeden koşup duruyorsan, ben de öyleyim. Neden benden kaçıyorsun?

Belki hutbeye çıkan bir hatiptin; onun için siyahlar giyinmişsin. Hangi ziyafette (saz) hizmet eden zengi yavrususun) [1]

Hangi Arap güzelinin kölesisin? [2] Yoksa ben, bir şahım da sen, benim çadırım mısın? Çadır değilsen neden siyahsın? [3] Birgün sevgilimi görürsen ona halimi anlat:

"Sevgilim, sensiz kendime mâlik değilim. Eğer sen, imdâdıma yetişmezsen; ben, mahvolurum. Bana: 'Korkma, ben, senin yanındayım.' dedin. Bu ümit ile öleceğimden korkuyorum. Birgün gelirsin, fakat ben, ölmüş; senin sevgini (mihr) kendimle beraber mezara götürmüş bulunurum. Göz, kör olunca; tutya, ona fayda vermez. Kurt, kuzuyu kaptıktan sonra; çoban, istediği kadar feryat etsin. Sel, bir evin temelini yıktıktan sonra duvarı ister kerpiçten, ister çelikten olsun. Ekin, kuraklık yüzünden meyvasız kaldıktan sonra ister ona su ver, ister verme.»

Bir Kocakarı, Mecnûn'u Leylâ'nın Yanına Götürüyor

Gökleri dolaşan meşalenin aydınlığı sabah perdesinden görününce, her nazarda bir bağ açıldı. Her göz, şebçırağ gibi parladı. Mecnûn da uçan bir karga gibi koşmaya, pervâne gibi mumunu aramaya başladı.Sevgilisinin diyarına doğru gidiyordu. Ev izlerini görünce heyecandan boğulacak gibi oldu. Elini göğsüne bastırdı; nefesi kesiliyordu. Neden sonra bir feryat ile kendine geldi. Sanki ölü idi, tekrar dirildi. Bu esnâda uzaktan ihtiyar bir kadın, yanında da bir adam gördü. Adam, ihtimal deli idi ki eli-kolu bağlanmıştı. Kadın da onu ipinden çekip götürüyordu. Mecnûn, bu esiri böyle bağlı görünce kadına yemin vererek sordu:

«Bu yanındaki bağlı adam kimdir? Niçin sen bunu böyle bağlamışsın?»

Kadın;

«Doğrusunu istersen; bu, ne bir esirdir, ne de mücrim (suçlu)dir. Ben, dulum. Bu da benim fakir bir arkadaşımdır. İkimiz de son derece zarûretteyiz. Nihayet şöyle bir tedbir düşündük: Ben, onu böyle esir gibi bağladım, dolaştırıyorum. Bu bahane ile bir parça rızık bulup geçiniyoruz. Ne kazanırsak, yarı yarıya paylaşıyoruz. Kavga da etmiyoruz.»

dedi. Mecnûn, hemen kadının ayağına kapandı ve şöyle dedi:

«Bu ipi ve zinciri bu arkadaşından çıkar, bana tak. Zira mecnun ve takatsiz, biziz. Bağlanmaya lâyık olan, o değil, biziz. Beni envâ-ı (her tür) hakaretle istediğin yerlerde dolaştır. Kazandığın şey de tamamen senin olsun.»

Kadın, çok sevindi ve derhal Mecnûn'un elini kolunu bağladı. Yola çıktılar. O, her şeye, dayak yemeye, zincir taşımaya razı idi. Her bir çadırın önüne geldikçe sarhoşlar gibi nârâ atıyor, "Leylâ!" diye bağırıyor ve dayak yiyordu. Dövüldükçe ferahından raksediyordu. Birgün Leylâ'nın bulunduğu yere geldiler. Orada bir çimen üstüne oturdu ve bahar bulutu gibi ağlamaya başladı. Başını yerlere vuruyor ve;

«Ey sevgili! Ben, senden ayrıyım; fakat aşkının ıstırâbı, bir an beni terk etmiyor. Ben, çok suçluyum. Bağlanıp zindana atılacak bir suçluyum. İşte elim-ayağım bağlı; cezâm ne ise ver. Suçluyum; hiçbir mâzeretim de yoktur. Hükmet, senin hükmüne râzıyım. Bildiğin gibi beni cezalandır.

Harpte kılıcıma, okuma bakma: senin önünde nasıl esirim, ona bak. Eğer kabîlene hücum etti isem, kendi kılıcımla kendim yaralandım. Dün, bir günah işledi isem; bugün, boynumda iple geliyorum. Eğer bu kırılmış elim, yay çekti ise; işte zincire vurdum ve sana getiriyorum. Bu, son irtikâbettiğim günahtan evvel de birçok cinâyet işledim. Beni bu kadar zelil yaşatma. Öldüreceksen öldür. Niye yaşatıyorsun?

Eğer senden başkasına alâkadar isem, beni sâlip gibi çarmıha ger. Ey sevgilim, senin vefâsızlığın da bir vefâkârlıktır. Senin karşında suçsuz olmak da bir suçtur. Eğer suçsuz da olsam, bir suç işleyeceğim. Belki sen, bir vefâkârlık edersin, yanlış bir hüküm oku ile beni öldürürsün. Hayatımda bana güzel sözler söylemedin, beni okşamadın. Beni öldür! Çünkü bu bahane ile başıma elini süreceğini ümit ederim. Bu başa kılıç vursan, beni kapında kurban edersen, Hz. İsmail gibi boynumu bıçağa veririm. Eğer incinirsem, İsmâilîler gibi kâfir olayım. Mum gibi gönlüm, aydınlık olduktan sonra başımı kessen hiç keder etmem. Çünkü mumun fitili, yanıp uzadıkça kararır ve aydınlığı azalır. Başı kesilince, nuru artar. Yaşayıp da sensiz senin aşkınla yüreğim parçalanmaktansa, ayağının ucunda can vermek evlâdır. madem ki sana erişmek yolu yoktur. Bundan sonra bir köşeye çekilip âh etmekten başka ne yapabilirim?

Başımı veririm. Senin başını ağrıtmamak için of demem. Bu baş ağrısından şikayet ediyorsan, ağrı benimdir; baş, senin olsun.»

Diyerek yerinden ok gibi fırladı. Zincirlerini parça parça etti. Istırabın gelişinden ürkek cin tutmuş gibi Necit yolunu tuttu.Orada feryâd etti, dövündü. Akrabası, kendisinden haber aldılar. Gidip bu feci manzarayı gördüler. Anası-babası, artık ondan ümidi kestiler ve onu kendi haline bıraktılar. Artık nerede olursa olsun Leylâ'dan başka bir şey hatırlamıyordu. Kendisine bundan başka bir şeyden bahseden oldu mu, ya susar, ya kaçar, yahut uyurdu.[4]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Saz, hem ziyafet, hem de mûsıkî aleti mânasındadır. Zengi de zenci, çıngırak ve zengele şeklinde mûsıkîde bir makam mânâlarına gelir.
[2] Hindû, köle mânâsına geldiği gibi; mecazen siyah manasına da gelir.
[3] Eski padişahlar, siyah çadır kurarlarmış.
[4] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.134-141.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36742719 ziyaretçi (102827104 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.