Leylâ ile Mecnûn (14. Bölüm)
 

layla and majnu, leyla ile mecnun

Leylâ ile Mecnûn (14. Bölüm)

Nizâmî

Leylâ'nın Babası, Kızını İbn-i Selâm'a Veriyor

Mânâ incileri çıkaran dalgıç, dudağından şu şekerleri saçtı:

Nevfel, Leylâ'nın kabilesine karşı muzaffer olduğu gün, kızın babası, sarığını neşe ile yana eğmiş Leylâ'nın yanına geldi. Nevfel'e karşı nasıl zekasını kullandığını, neler söylediğini anlattı ve;

«O Mecnûn'un felâketinden kurtuldum. Nevfel'in efsunla ağzını dilini bağladım. Allah razı olsun, onu artık bizim kapımızdan kovdu. O da seninle evlenmekten vazgeçti.»

dedi. Leylâ, son derece müteessir oldu; babasından gizli âh ve feryâda başladı. Babası, yanından çıkar çıkmaz, nergisi andıran gözleri, ağlamaktan kıpkırmızı oldu. O kadar kanlı yaş döktü ki, Mecnûn'dan ayrı kalmaktan duyduğu ıstırap (kader tozu), biraz yatıştı. Erguvan gibi yanaklarına nergis gibi gözlerinden su verdi. Güzel, nazik endamı, su içinde bir hezaren dalına benziyordu. Derdini anlatacak kimsesi, derdine çare arayacak bir dostu yoktu. Başı ezilmiş ve vücudu bir yılan gibi mustarip yaşıyordu. Onun diyarından her tarafa esen rüzgâr, Leylâ'nın güzel kokusunu dört tarafa yayıyordu. Birçok büyük ve şöhretli insanlar, kendisini istediler. Onu elde etmek için ne mallar, ne hazineler veriyorlardı. O hazineden inci isteyenlerin araya koydukları binlerce adam, bu uğurda çalışıyorlardı. Fakat onu babası çok sıkı muhafaza ediyordu.

Çok akıllı olan Leylâ da şişesini taştan iyi muhafaza ediyordu. Şarap içiyordu; fakat yüzlerce rica ve niyazdan sonra. Gizlice ciğerini yiyor; fakat görünüşte mey içiyordu. Şem gibi gülerek yanağını aydınlatıyor, fakat hakikatte içi yanıyordu. Gül gibi iki yüzlülük [1] ediyordu. Gül gibi ayağına diken harbesi battığı halde elinde bir meşale tutuyordu. Evlenme hususunda baba ve anasını oyalıyordu. O ay gibi gibi güzelin burcuna müşteri olanlardan yüz tane Zühre gibi güzel delikanlı, etrafında bekleşiyorlardı. Bunu haber alan İbn-i Selâm, büyük, şahâne bir debdebe ile gelerek kendisine edilen vaadin yerine getirilmesini istedi. beraberinde birçok değerli şeyler, batmanlarla amber, yüklerle şeker getirdi. Hediyeler arasında göbek miskleri, lâl taşları vardı. Yatak takımı için develerle ipekli kumaşlar, inanılmayacak kadar çok kuvvetli develer ve atlar getirmişti. Bir miskali için bir çok mücâdeleler olan altını kum gibi serpiyordu. Sanki o kum gibi saçtığı, altın değildi; düşmanlarının kanını dökmek için yere kum serpiyordu.[2]

İbn-i Selâm, bu kıymetli hediyelerle Leylâ'nın ana ve babasını yumuşatacağını ümit ediyordu. Birkaç gün yol yorgunluğunu aldıktan sonra bir haberci buldu. Bu haberci, bir sihirbâz dili idi ki, etkilemek istediği adam, taş olsa; yumuşatırdı. Öyle bir fesahatle söz söylerdi ki, karşısında ölü dirilirdi. İsa'nın ölüyü dirilten nefesi, onun yanında ölü kalırdı. Rûm, Çin ve Taif'ten getirilmiş çok kıymetli hediyelerle bu haberci, Leylâ'nın evine geldi. Hediyeleri teslim etti ve tatlı tatlı söze başlayarak gizli hazineyi açtı ve;

«Bu arslan yapılı şehsüvar, Arabın kendisiyle övündüğü bir zâttır. Bir orduya arka olacak kadar kuvvetlidir. Çok tevabii vardır, şöhreti büyüktür. Büyüklük için ne lazımsa, hepsine mâliktir. Kan istersen su gibi döker. Altın istersen toprak gibi verir. O, sana çok yardımlar eder. Onun sayesinde kimse sana tahakküm edemez.»

dedi. Haberci, daha buna benzer birçok sözlerle Leylâ'nın babasını kandırdı. O, ne kadar kaçayım dediyse de nihayet razı oldu ve ay gibi Leylâ'yı ejderhanın ağzına teslim etti. Ertesi gün, Güneş gelini, Cemşid'in kadehini eline aldığı; Rus köle (Güneş), Arabı (geceyi) delip omuzundaki parlak izdivaç seccadesini (sabah aydınlığını) yaydığı zaman Leylâ'nın babası, hazırlığa başladı. Her tarafı süsledi. Birçok paralar harcadı, damat ve arkadaşlarını ziyafete davet etti. Yediler, içtiler, eğlendiler, Arap usulünce beraber oturup nikah kıydılar. Tufan gibi paralar saçıldı, ağırlıklar verildi.

O güzel bir puta benzeyen Leylâ'nın gelin odasına kutularla (teng) şekerler kondu. O küçük (teng) ağızlı ve dar (teng) kısmetli Leylâ, ödağacı ve şeker gibi ıtır yakmakla meşgul idi. Yanan gönlünün buharından ıtır saçıyor, üzerine gül suyu gibi acı gözyaşı döküyordu. Lâl gibi dudağı, ateş saçıyor; dertli gözyaşları, su serpiyor. Bu ateş, misk; o gözyaşı da gül suyu oluyordu.

Fakat bütün bu hazırlıklara rağmen maksat hâsıl olmamıştı. Kadeh, ağıza yaklaşmadan kırıldı. Pişmiş olan palûde, hamlaştı. Ayağını dikene basarsan, diken batar. Ağzına ateş götürürsen yakar. İnsanın uzuvlarından biri isyan ederse, felce uğrarsa, artık emre itaat etmez. Kabîleden birisi âsi olursa, artık onun kabîle ilgili rbıtası kesilir. Bir parmağı yılan sokarsa, onu kesmek icap eder. İnsan mizacının sıhhati, kendini teşkil eden dört unsurun güzel imtizacından doğar. Bunların imtizaçsızlığı, ölüme sebep olur. Şimdi Leylâ da cana ferah veren bir ilâç olduğu halde muhalefeti, insanı helâk eden bir zehirdi.

İbn-i Selâm, Leylâ'yı Evine Götürüyor

Sabahleyin parlak güneş, bu lâcivert gülistan üstüne çadırını diktiği, gecenin süratli gemisi, beyaz vücutlu genç yıldız kadınları ile dolu olduğu halde feleğin lâcivert renkli Diclesi üzerinde uzaklaştığı zaman; damat, neşeli ve bahtiyar kalktı. Gelin için mahfe hazırlattı. Leylâ'yı izzet ve ikrâm ile alıp götürdü. Tahtını, kudretini ona tevdi etti. Artık iyi-kötü her şey, onun emrinde idi. Leylâ'yı ürkütmemek, yola getirmek için birkaç gün onun nazıyla oynadı. Fakat hurma koparmak istediği zaman, o salınıp yürüyen hurma ağacından öyle bir diken yedi ki bir müddet ıstırabından uyuyamadı. Leylâ, ona öyle şiddetli bir tokat aşk etti ki ölü gibi kendinden geçip yere serildi. O zaman Leylâ;

«Eğer bir daha böyle bir hakarete cesaret edersen, kendine de bana da büyük bir felaket hazırlamış olursun. Beni sanatı ile süsleyen ve yaratan Allah'a yemine derim ki, kılıcınla kanımı dahi döksen, benim visâlime nâil olamayacaksın.»

dedi. İbn-i Selâm, bu yemin karşısında bir şey yapamadı. Yalnız onu görmekle, onu selamlamakla kanaat etti. Bildi ki kendisini sevmiyor ve gözü, bir başkasındadır. Bununla beraber, ondan ayrılamıyordu. Zira o ayın on dördü gibi güzeli görür görmez gönlünü ona kaptırmıştı. Kendi kendine;

«Seni yalnız temaşa (seyretmek) ile iktifâ edeceğim (yetineceğim), bundan fazlasını yaparsam, haramzâde olayım.»

dedi. Artık bütün malını, mülkünü vererek elde ettiği Leylâ'yı yalnız temâşâ ile kanaat ediyordu. O bahçeler ve gülşenler süslü Leylâ ise; rüzgâr, sevgilisinin mağarasından ne zaman bir parça toz getirir diye parlak gözlerini yollara dikmiş bekliyordu. Her an ağlayarak kendinden geçmiş bir halde çadırından yol üzerine çıkar, sarhoşlar gibi birkaç adım yürür, bülbüller gibi feryâd ederek ayrı düştüğü yârinden bir haber almak isterdi. Hicrândan o kadar ıstırap çekiyor ve sabır edemiyordu ki artık gizli aşkı, gün gibi meydana çıktı. ne kocasından, ne babasından çekiniyordu. İnsanın mayası aşk ile yoğrulduktan sonra, ne babasından ne de kocasından korkar.[3]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Gül-ü râ'nâ, gül-ü dürû.
[2] Eski pâdişahlar, idam edecekleri adamı yere yayılan bir yaygı üzerine oturturlar ve yaygı üzerine kum döşerler; kan, o kum üzerine akardı.
[3] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.141-146..






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36665145 ziyaretçi (102689569 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.