Leylâ ile Mecnûn (17. Bölüm)
 

Leyla ile Mecnun

Leylâ ile Mecnûn (17. Bölüm)

Nizâmî

Mecnûn'un Babası, Oğlunu Görmeye Gidiyor

"Fars"ın fasih dehkanı, Arap halinden şöyle rivayet ediyor ki:

Oğlunu elinden uçurmuş ihtiyar, Yusuf'undan ayrı düşmüş o Yâkup; Mecnûn'u öyle insanlardan ürkmüş bir halde bulunca artık onun iyileşeceğine karar vermişti. Istırap içinde âh ediyor, fakat yine de bir şeyler ümit ediyor, çareler arıyordu. Fakat Arap, yıkamakla ağarmaz, Hutenli bir insan rengini almaz ki!... Çok uğraştı. Para sarf etti. Bir türlü bir şeye muvaffak olamadı. O dertliden ümidini kesti. Ebediyen iyi olamayacağını anladı ve bir köşeye çekilip (tabut denen) o alçacık devenin [1] evinin önüne çökmesini bekledi.

İhtiyar, zayıf ve bitkindi. Artık öleceğini anlıyordu. Bu dünya, onu çok sıkıyor; boğazının nayı, çenk gibi feryat ve figân ediyordu. Ölmeden bir kere daha oğlunu görmek için âsâsını eline aldı. Bir-iki genç de yanında olduğu olduğu halde yola çıktı.Mütevekkil (tevekkül eden ve), sabûr (sabırlı bir şekilde) oğlunu aramaya başladı. Dağ demedi, çöl demedi, dolaştı. Siyah kumlarda, yeşil sahralarda gezdi. Mecnûn'dan eser yoktu. Nihayet birisi, haber verdi:

"Filan yerde bir mağara vardır. Mezar gibi korkunç, berbat bir yer.... Kara bulut gibi çirkin.... Beyaz neft gibi ateş madeni... İşte Mecnûn, oradadır."

Mazlum ihtiyar, bir gün yol aldıktan sonra oraya vardı. Onu gördü. Fakat Allah, kimseye böyle acıklı bir manzara göstermesin... Yüreği, parça parça oldu. Cesetten ayrılmış yalnız yürüyen bir cân, deriye sarılmış bir kaç kemik... Varlık âleminden elini eteğini çekmiş... Putperestlik mâbedine kapanmış... Sanki bir hayâle bir boyunduruk takmışlar... Sanki ölümün ağzından kurtulmuş tüy gibi... Yeryüzünde köpekten daha çok koşup durduğu halde, yeraltındaki ölülerden daha göze görünmez bir halde. Artık vücudunun tenceresi kaynamıyor. Bîhuş, yere yuvarlanmış. Başı açık, çıplak, yılan gibi çöreklenmiş... Vahşi hayvanların derisinden bir karış deri parçası, avret yerini örtüyor. Üzerinde elbise nâmına başka bir şey yok...

İhtiyar, yavaş yavaş yanına yaklaştı. Başını şefkatle okşamaya başladı. Ciğerpâresinin bu halinden  bağrı kan dolmuştu. Mecnûn, gözünü açıp yanında bir adam görünce yüzüne baktı, tanıyamadı ve ürküp bir taraf kaçtı. Kendini unutan, başkalarını hatırlayabilir mi?

"Kimsin? Benden ne istiyorsun? Nereden geliyorsun?"

dedi. İhtiyar:

"Ben, senin babanım. Ciğerim yana yana seni arıyorum..."

Mecnûn, babasını tanır tanımaz ayaklarına kapanıp ağlamaya başladı. İkisi de hıçkırıklar içinde boğularak birbirlerine sarıldılar. Bir müddet ağlaştılar. Biraz sükûnet bulunca; ihtiyar, oğlunun haline baktı. Mahşer çıplakları gibi başı açık, yalın ayaktı. Derhal heybesinden güzel bir takım elbise çıkardı. Onu tepeden tırnağa giydirdi. Bin dereden su getirerek nasihatler verdi:

"Canım oğlum... Artık uyan. Günler, dörtnala  geçip gidiyor.Her bir otu keskin bir kılıç olan bu yerden kaç; çünkü öyle icâp ediyor. Böyle ok yağan bir nişangâhta ister bir yıl, ister bir ay otur. Nihayet feleği okunu yiyeceksin. Kanın dökülecek. Birkaç gün farz et ki sebat ettin veya düşüp ölmedin. Sonu ne olacak? Birkaç vahşi hayvanın gıdası olacaksın. Kendi yerinde yurdunda bir köpek olmak, böyle gurbette dolaşmaktan hayırlıdır. Lâzım geldiği kadar didindin, bir şey elde edemedin. Fakat artık kemâl yaşına geldin.

Kendini böyle meşakkate kapıp koyuvermek, akıllı işi değildir. Bu yolda kim sebât edebilmiştir? Vâdiye bak! Üzerinden akıp giden seller, onu nasıl harap etmiştir. Bak, sellerin ürküp kaçtığı dağları da zelzele, ne hâle getirmiştir. Bu kadar azap içinde demir de olsan, dayanamazsın. Şimdiye kadar harun bir at gibi gemi azıya almış bir halde koşup durup. Biraz da itaatli ol; biraz sükun bul. Başın elden gitti, hâlâ bu serkeşlikten vazgeçmiyorsun. İçin yandı; ama sen hâlâ hamsın. Bu çöllerde vahşi hayvanlarla gezip durmaktan, cinlerin, perilerin dolaştığı vâdilerde, mağaralarda sürünmekten, sülük gibi kendi kanını emmekten vazgeç. Sabret, sebat et; kendini başka şeylerle avundur. Esassız olsa da biraz oyun ve eğlence ile meşgûl ol. Çok akıllı insan vardır ki oyunla kendini eğlendirir. Bu oyun ve eğlence, yalan da olsa gerçek de olsa insana zevkli bir an geçirtir.

Bir nefesin neşve ve zevk ile geçsin; çünkü ikinci nefeste insanın başına neler geleceğini kimse bilmez. Onun için halde (hazırda olan, şu anki) saadete bakmalı... Gelecek bir saadete ümit bağlanmaz. Nice kimseler, zâhirelerini ambara doldurmuşlar; fakat yemek nasip olmamıştır. Arzularının gerçekleşmesi için büyüler yaptırmışlar; fakat bir şeye nâil olamamışlardır. Şimdi (ki hayattayız), insan, işini tanzim etmeli. Hâli (şu anı) hoş geçirmeye bakmalı.

Yarın ecel yakamıza yapışınca özrümüzü kimse kabul etmez. İhtizar hâline düştük mü; önümüze şerbet değil, âmâlimizin (amellerimizin) defterini getirirler. O zaman kadın, dokuduğunu giyer; erkek, ektiğini biçer. Bugün çalışma buhurunu yak ki yarın, iyi koku duyasın.

Evvela ölüm nedir, onu iyice anla ki geldiği zaman ıstırap çekmeyesin. Ölümün pençesinden ancak ölmeden evvel ölen adam kurtulmuştur. Fenâ hareketlerden dolayı kendi kendini tokatlayan ve utancından başını önüne eğen adam, daima alnı yukarda gezer. O sefer de kendi azığını hazırlayan adam,keyifli ve neşelidir. Aile arasında senin yerin boştur. Gel, yerini işgâl et. Bu perişânlık, yeter. Biraz sükûn bul. Her zamanın bir huzur ve rahatı vardır. Her kederin bir sonu vardır. Köpeğin bile bir vatanı var; oysa senin yok. Sen, insansın. Bundan şüphe yok. Eğer adamoğlu isen adam gibi ol. Eğer cin isen, onlar gibi dolaş dur.

Arz üzerinde dolaşıp duran bir cin, bin zahmete katlanarak insan şekline giriyor. Sen, esasen şerefli bir insansın. Niye cinlerle arkadaşlık edip duruyorsun? Benim, birkaç günlük ömrüm kaldı. Son zamanımda benimle beraber bulun. Beni yalnız bırakma... Ben, senin cinsindenim, benimle arkadaşlık et. Bu zayıf gönlümü biraz ferahlandır. Bu gece beni istemeyip terk edersen; yarın, arasan da bulamazsın. Eğer bu söz, sana ağır geliyorsa, bu da Allah'ın takdiridir. Zaman gelmiştir, haydi biraz gayret et, dünya ile uyuş. Ben, defterimi dürdüm; Allah, seni mesut yaşatsın. Sen, artık şarâp iç; ben, artık harâp oldum. Ben, ölüme gidiyorum. Sen, huzur ve emniyet içinde yaşa. Keder, beni öldürdü; sen, bahtiyâr ol. Artık güneşim, nûrunu kaybediyor, sararmak üzeredir.

Ey seher vaktine benzeyen oğlum, dikkat et; gündüzüm, gece olmak üzere. Canım, dudağıma geldi oğlum! Ey canım, gel. Baban ölmeden evvel ona koş. Ben ölmeden evvel, önümde yerleş. İste ben, göçüyorum. Korkuyorum ki sen, evine dönersin; fakat ben, bunu göremem. O zaman mezarımın üzerine kapanır, ayrılıktan acı acı feryat edersin. Yanan bağrımın dumanı gökleri tutsa da, onun bana hiçbir faydası olmaz. Istırabının ateşi cihanı yaksa da, yine benim bahtımın çehresi aydınlanmaz."

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Alçacık deve: Tabut, çihar gûşe.
[2] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.154-159.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36766366 ziyaretçi (102868362 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.