Leylâ ile Mecnûn (18. Bölüm)
 

Leyla ile Mecnun, Layla, Laila and Majnu, Love, Aşk

Leylâ ile Mecnûn (18. Bölüm)

Nizâmî

Mecnûn'un Babasına Cevabı

Mecnûn, babasının bu nasihatini tutmak istiyordu. Birkaç zaman sabredip babasını aldatabilseydi... Aşka tövbe etmeyi düşünürken; aşk, gelip onun kulağını büktü:

"Ey sözleriyle canıma can katan babam. Yalnız seni düşünmek, benim müşküllerimi halleder. Aklım, senin nasihatinin kölesidir. Kulağım, senin kulağının halkasını takmıştır. Senin nasihati, can aydınlatan bir meşaledir.. Eğer onu dinlemiyorsam, emin ol ki bu, ıstırâbımdandır. Biliyorum ki senin emirlerine itaat, farzdır. İtaat etmeye o kadar çalışıyorum; fakat elimden gelmiyor.

Bana yine de akıl işi tavsiye ediyorsun. ve benim delice işlerime gülüyorsun. Kendini aşka vermiş gönlümün nazarında bütün âlemin bir habbe kadar kıymeti yoktur.Benim tâlihim, öyle rüzgâra savurmuştur ki, hiçbir işittiğim, hatırımda kalmamıştır. Her hâtıram, mahvolmuştur. Hatırımda unutmaktan başka bir şey kalmamıştır.

Bugün bana; 'Dün, ne yedin?' diye sorma; çünkü o sözü dahi unuturum. Şimdi ne yaptığımı, neler olduğunu sorarsan, onu dahi bilmiyorum. Yalnız, biliyorum ki sen, benim babamsın ve ben, senin kölenim. Fakat ismimi sorarsan, bilmiyorum. Yalnız babamı unutmuş değilim. Benim kendim dahi hatrımdan çıkmıştır. Benliğim hakkında dahi yanlış düşünüyorum. Ben, neyim? Aşık mıyım, mâşuk muyum, hangisiyim bilmiyorum.

Gönlüm, harâretten şimşek gibi parladı. Gönlümün harareti, vücudumu yaktı. Ben, bir mağara ve bir parça ot ile kanaat edince; zannediyorum ki dünya değirmeni, su ve ekmek ile doldu. Ben, vahşetimin içinde kaybolup gitmişim. Vahşi hayvan, insanlar içinde yaşayamaz. Vahşi hayvanlarla ünsiyet eden, onların huyunu kapar. Sinek ısırmış ve kokmuş bir karpuz gibi benim kesilmem lâzımdır. Zira belki bu dert ile bütün bostanı mahvederim. Çocuğu, çiçek hastalığı ile temas ettirmemeli. Zira onun hayat ile kaynayan kanı kurur.

Aklım harap olduğu için yerim de harabe olmalıdır. Tarlandan bir ot eksik olsun, bir toprak parçası yok oluversin, ne çıkar? Farz et ki bir oğlun olmamıştır. Bir mezar yap... Farz et ki sarhoş bir âşık, öldü. Düzelmek, iyileşmek kudretinde olmayan bir insandan bu şeyler istenmez. 'Ölüm, yakındır.' dedin. Bense zaten ölümün içindeyim. Senin ölümün, benim sonbaharımdır. Senin ne zaman öleceğini bilmem; fakat benim sonbaharım geldi. 'Benim ölümüme ağlayacaksın!' diyorsun. Senin ölümüne diriler ağlar. Bense, esâsen ölmüşüm. Bir ölü, ağlayabilir mi?"

Babası, Mecnûn'a Vedâ Ediyor

Babası, oğlunun ne kadar dertli, ne kadar âşık olduğunu görünce; onun düzeleceğinden ümidini kesti.  Mecnûn, sıtma bağı gibi düğüm düğümdü. Nasıl iyileşebilirdi? Oğluna şöyle dedi:

"Ciğerim oğlum, ayağımın bağı, başımın tâcı yavrum... Ne kadar ümitsiz olduğunu anladım. Artık ayrılalım. Ağla... Ağla ki baban, mahvoldu. İşte şimdi, ağlama zamanıdır. Hüngür hüngür ağla... Kalk, beni kucakla... Yanağıma birkaç damla gözyaşın değsin. Onunla gasledilerek (bir damla gözyaşınla cenazem yıkanarak) mezara gireyim. Orada güzel bir uykuya dalayım.

Bu, son dakikalarımdır. Gözümde sürme yerine ölüm mili hissediyorum. Gel, seni bir kucaklayayım. Nazlanma... Yol, uzundur. Bu seni kucaklayarak aldığım zevk, o uzun yolda benim azığım olacaktır. Bu âlemden pılıyı pırtıyı topladım artık. Sefer, öteki âlemidir. Bununla beraber senden hiç bir zaman ayrı değilim. Ölsem dahi senin ıstırabın, beni terk etmeyecektir.

Gözümün bebeği evlâdım, elvedâ... Artık beni göremeyeceksin. Elvedâ yavrum... Gemi, artık hayat kıyısından açılmak üzere... Elvedâ yavrum... Bu âlemi terk edip öteki âlemin pençesine düşüyorum. Kervan, göçtü. Biz, geç bile kaldık. Elvedâ... Yola çıkıyorum, hem de dönmemek üzere elvedâ yavrum..."

Biçâre baba, oğluna veda edip hasta-bîtâb evine döndü. Birkaç gün, bu ıstırap içinde yaşadı. Nihayet ecel, pusudan fırladı. Kımıldamasına meydan vermeden işini tamamladı. Feleklere ait o rûh kuşu, tuzaktan kurtuldu. Büyük ve kudretli Allah'ın katına yükselip orada huzura kavuştu. Arşa ait olan rûh, oraya yükseldi. Toprağa ait ceset,toprağa girdi.

Ay gibi durup dinlenmeden ahiret esferini (azığını) hazırlayan kimse, huzur ve saadete kavuşur. Bu gâm evinde fazla durmayan şimşek gibi doğar doğmaz ölen insan, bahtiyârdır.  Bu üç günlük âlemde rahat etme ki, mustarip olmayasın. Bu köyde oturana rahat, haramdır.

Rûhunu bu cihân kalesinin mahdut sevgi ve alâkalarından kurtaran insan, öldüğü zaman; hakikatte o, bu kale içinde ölmemiş; belki de bu kale, onun rûhunda can vermiştir.

(Ey bu satırları okuyan zât!) Bu cihân, melek yüzlü bir ifrittir. ve seni muhakkak helak edecektir. Onun kâsesinde kendi ciğerimizden başka yiyecek yoktur. Senin servi boyun, suyu tuz, otu kılıç olan bu çimende hebâ olup gidiyor. Daha ne kadar zamâne gâmını yiyeceksin? Ne zamana kadar bu kamçı altında sıçrayıp duracaksın? Alemden başka nice mânevî zevkler vardır ve asıl âlem, budur. Halbuki sen, dünyaya dört elle sarılmış, onun sâde ıstırâbını çekiyorsun.  Felâket, burada... Hazineyi bırakıp da toprak yiyen, âkil (akıllı, akıl sahibi) insan değil, yılandır.[1] Bu hazineye benzeyen zevkler içinde yaşa. Çünkü sen, cihânı aydınlatan bir gülsün. Rızkı toprak olan yılana benzeme! Garez, yaşamaktır; yaşamaya bak! Ölüm, gelirse de gelsin, hiç esef etme!

Gümüş, iyi ve kötü hallerde insan için değerli ve iyi bir şeydir. Fakat vücut gemisine fazla yüklersen, onu batırır. Kuyu gibi daima alma ve aldığını sıkı sıkı tutup vermezlik etme. Değirmen taşı gibi ol. Bir taraftan al, bir taraftan ver... Madem ki aldın; vermek lâzımdır. Dünyanın şenliği ve bayındırlığı, bu alış-veriş sayesindedir. Virâneden haraç alınmaz. Seninle arkadaşlık edenlerden kim kaldı?

Büyükler, dindârlar, gittiler. Söz, ayağa düştü. Bunlar kimler, onlar kimler? Büyüklerin yerinde bak, kimler var? Ancak iyi insan olmak sûretiyle o büyüklerin derecesine erişebilirsin. İyilik et ve kötülükten kaçın. İyilik, daima iyilik getirir.Sana kötülük eden, sana etmemiştir. İyilik yap, kuyuya at. Kuyudan çıkıp yine sana avdet eder. Her seste olan iyilik veya kötülük, bu âlem kubbesinde muhakkak yankılanır. Dağ, sır saklamaz. İşittiğini aynen tekrar eder.[2]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Yılan, kışın yuvasından çıkmaz, toprak yermiş.
[2] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.159-164.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Akhenaton, 01.08.2010, 10:58 (UTC):
Eski eserlerimize iğrenç diyebilen bir nesil yetiştirdiysek, ne yazık bize!!!

Yorumu gönderen: deve dikeni, 31.07.2010, 11:38 (UTC):
iğrençç !! Yeni konular eklemiyorsunuz artık heralde gözümden kaçmadı !!



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36636785 ziyaretçi (102639929 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.