Leylâ ile Mecnûn (19. Bölüm)
 

Leyla, Layla, Laila

Leylâ ile Mecnûn (19. Bölüm)

Nizâmî

Mecnûn, Babasının Ölümünden Haberdar Oluyor

Bir sabah, bir avcı, Necit dağında Mecnûn'a rastladı. Mecnûn, orada taç üzerinde duran değerli bir inciye benziyordu. Yolda onun gibi bir aslana tesadüf eden bu avcı, kılıç gibi keskin, sitemli sözleriyle Mecnûn'u yaraladı:

«Ey ailesini, dostlarını bırakıp kaçan adam. Hiç arkanı düşünmüyorsun. "Leylâ'dan başka düşünecek, arayacak kimselerim var." demiyorsun. Ne ananı, ne babanı düşünüyorsun. Ne utanmaz adamsın, biraz hâyâ etsene! Senin gibi bir evlâdı kara topraklar örtsün. Sen, hayırsız bir evlâtsın. Farz edelim ki baban hayatta iken, toyluk, cahillik ettin ve ondan uzak kalmak istedin. Öldükten sonra da mı onun adını anmayacaksın? Bari bir kere mezarını ziyaret et! Elâlem, onu sevdiğini ve ona acıdığını anlasın. Onun türbesi üzerinde günahlarına tövbe et. Onun rûhundan af dile...»

Mecnûn'u bu kötü haber (bu eğri nâme) bitirdi. Beli çenk gibi büküldü. Teessüründen (üzüntüsünden) yerlere yuvarlandı. Dövündü. Nihayet kalkıp babasının mezarına koştu. Uzaktan onu görür görmez kalbi parça parça oldu. Sanki ciğerlerine elmas kırıkları serpilmişti. Kendinden geçmiş bir halde türbenin üzerine yığıldı. Onu ciğeri gibi kucakladı. Temiz kalbinin sevgisinden coşan gözyaşlarını döktü. Kâh onun toprağını kucaklıyor, kâh o toprağı başına serpiyordu.

Gece oldu. O, zaten gündüz dahi zindanda değil mi idi? Sanki hastaya akşam vakti nöbet gelmişti. O, bütün hayatınca ıstırap çekmişti. Daha hayata ilk adımını attığı günden itibaren gamın esiri olmuştu. Bunun üzerine bir de yetimlik felâketi... Artık elinden tutacak kimsesi kalmamıştı. Hem yetim, hem esîr idi.

Mezar üzerinde ızdıraptan kıvrandı durdu. Babasından bir eser arıyordu. Fakat heyhât! Dert ortağı, biricik tesellisi babası, artık ölmüştü. Kanlı gözyaşları döktü. Şöyle diyordu:

«Baba, baba, nerdesin? Ey benim dert ortağım, seni nerelerde arayayım? Artık beni kim teselli edecek? Sen, benden ayrılmayı istedin ve ayrıldın. Ben, yetimlik görmemiştim. Ah, çok acı imiş... Şimdi anladım. Senden uzak feryâd ediyorum. İmdâdıma senden başka kim koşacak?

Dostum, yardımcım sendin. Bana arka olan, cesaret veren sendin. Hocam, sendin. Hakîkî dostum, sendin. Sensiz ben, mecâz âlemine düştüm. Yazık ki senden sonraya kaldım. Ölümünden beni mesul tutma! Zaten ben utancımdan yerlere geçiyorum. Senin nasihatlerini düşündükçe içim sızlıyor. Sen, bütün dizginimi daima bahtiyarlığa doğru çekerdin. Ben, harun at gibi daima serkeş olurdun. Sen, benim kulağımda altın bir küpe gibi idin. Bense kapı halkası gibi daima senden uzak kaldım. Ben, daima aksilik eder ve sen, bunları daima tatlılıkla, yumuşaklıkla karşılardın. Ben, daima soğuk dururdum. Sense bana karşı ne sıcak bir sevgi beslerdin...

Sen, daima bin ıstırap içinde beni düşünür, benim için üzülürdün. Ben ise lâkayıt, dünyayı dolaşıp dururdum. Sen, benim yatağımın tozunu toprağını süpürürdün. Ben, orada bir gece uyumazdım. Sen, benim eğlenmem için meclisler kurardın. Ben, gidip çölde bir taşın üzerine yığılır kalırdım.

Sen, beni çağırdın, gelmedim. Ben, ağaç ektim; meyvesini yemedim. Senin candan sevgini andıkça kederden can veriyorum.  Ağlayarak mâtemlere gireyim, belim büküldün. Bütün hayatımca bu yüz karası, benden gitmesin. Ah baba, yaptığıma ne kadar pişmanım! Bir değil bin derdim var. Seni beyhûde yere incittim. Beni affetmezsen hâlim ne olur? Sana çok ıstırap verdim; suçluyum. Cenab-ı Hak, bu günahlarım yüzünden beni azaba düçâr edecek!

Ey benim yıldızıma nûr veren babacığım, hakkını bana helâl et. Sen, benden hoşnut olmazsan, korkarım Allah, beni çok cezalandırır. Bana ciğerimin köşesi derdin. Kendi ciğerini kendin yaralıyorsun. Eğer ben, senin ciğerin isem; beni yakma!

Senin ciğerin böyle kan ağlarken; sen, toprağın bağrına niçin çekildin? Bugün sen, benim ciğerimin kanını içiyorsun. Sonra bana ciğerim diyorsun. Ne ciğer yakıcısın, biliyor musun? Ciğerin (gönül) benim ciğerimi yemek istiyor. Bu yüzden ciğerine taş düştü. Senin hakkında günah işledim ve günahımın cezasını çekiyorum. Nasihatine kulak asmadım, doğru. Fakat benim kulağımı öyle bir çektin ki, bu, bana kâfî bir işkencedir.»

Böyle daha birçok sızlandı durdu. Gece, siyah bayrağını çekinceye kadar feryâdının davuluyla ufukları inletti. Sabahın kayıptan haber veren halifi, nefes alınca; şafak, dağdan bayrağını yükseltince; sabah kimyâgeri, iksiriyle toprağı altın hâline getirince; Mecnûn, mezarın toprağından ayrılıp yürüyen bir külçe toprak gibi mecâlsiz, bitap, Necit dağına döndü. Yine eski acılar içinde tâlihine küskün, bin meşakkatle ömrünü sürüklüyordu. Günler, geceler, birbirini kovalıyor; o, belki bir saadet yüzü görürüm diye bu ömre katlanıyordu.[1]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.165-168.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36696382 ziyaretçi (102743437 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.