Leylâ ile Mecnûn (20. Bölüm)
 

Mecnun, Majnun, Majnu

Leylâ ile Mecnûn (20. Bölüm)

Nizâmî

Mecnûn'un Vahşi ve Yırtıcı Hayvanlarla Beraber Yaşaması

Bu masalı söyleyen râvî, şöyle rivâyet eder ki: Çölleri yatak, dağları yastık yapan o Mecnûn, o kırık desti üzerindeki reyhana benzeyen âşık, babasının ölümü üzerine o ıstırap ile dağlarda, çöllerde dolaşmaya başladı. Kendine her gün bin bir kötü haberin hücum ettiği o çöllerde yine birgün dolaşırken, yolu, sevgilisinin diyârına düştü.

Yerde bir yaprak gördü. Baktı ki vefâkâr bir kalem, Leylâ ile Mecnûn isimlerini yan yana yazmış. Tırnağıyla Leylâ ismini kazıdı. Yalnız kendi ismi kaldı. Görenler, bunu anlayamadılar. «Niçin birini kazıdın?» dediler. Mecnûn: «Böyle iyidir. Bir isim, ikimiz için kâfidir. Birisi, âşığı kazırsa; sevgilisi, oradan fışkırır.» dedi. Niçin onun ismini kazıyıp da kendi ismini bıraktığını sordular. Mecnûn: «Onun kabuk, benimse iç olmamı doğru bulmuyorum. Ben, dosta örtü olmalıyım. Ben, kabuk olmalıyım, o iç.» dedi ve oradan ayrıldı. Ermiş bir kadın olan Râbiâ gibi çöllere düştü. Aşıkâne gazeller okuyor, derdine devâ arıyordu.

Artık tamamen vahşi bir hâle gelmişti. İpini koparmış bir vahşi hayvan gibiydi. İnsanların ayıplamasından, onların azâbından kurtulmuştu. Çöldeki vahşi hayvanlar gibi onun da gıdası, yeşil otların kökleriydi. Vahşi hayvanların ona bir zararı olmuyordu. Çünkü tuzağa düşmeyeceklerinden emindiler. O, daima yırtıcı ve vahşi hayvanlarla beraber yaşıyordu. Aslan ve sığın geyiği, Mecnûn'un arkadaşı olup onun önünde alay çavuşu gibi yürüyorlardı.

Çöldeki her hayvan, onun hizmetine koşardı. Aslan, sığın geyiği, kurt ve tilkilerden mürekkep (oluşan) bir ordusu vardı. Onlar, Mecnûn'un emir kulu; Mecnûn da Süleyman Peygamber gibi bunların pâdişâhı idi. Sayebânı, kartal kanadından idi ve kemiği de. (Çünkü o, bir deri - bir kemikten ibaretti) (Akbaba kemik yediği halde) Akbabanın gölgesi altında idi.

Onların üzerinde o derece nüfûzu vardı ki, artık vahşi hayvanlar, birbirlerini dahi incitmiyorlardı. Yırtıcılığı terk etmişlerdi. Kurt, koyunu; aslan, yaban eşeğini artık parçalamıyordu.  Köpek, tavşanla sulh etmişti (barışmıştı). Ceylan yavrusu, aslandan süt emiyordu. O, canını dişine takmış gezerken; bunlar, önünde ve ardında saf bağlarlardı. Uyuduğu zaman yerini tilki, kuyruğuyla süpürür; ceylan, onu yıkar, temizlerdi. Yaban eşeğinin boynuna dayanır, sığın eşeğinin buduna başını kor, uyurdu. Aslan, yanı başında, kılıcını çekmiş bir muhafız gibi diz çökmüş otururdu.Kurt, onu muhafaza (koruma) için pişmandârlık vazifesi görürdü. Vahşi ve yırtıcı kaplan, artık huyunu değiştirmişti. Bu çöl hayvanları, iki-üç saf olup onun etrafını alırlardı. O, padişahlar gibi böyle cenâhı (her yanı) emniyet altında, vahşi hayvanların kalpgâhında otururdu.

Kan içen bu vahşi hayvanların korkusundan kimse Mecnûn'a yaklaşamazdı. Kimse, Mecnûn'a yan bakamazdı. Çünkü bu yırtıcı hayvanlar, derhal onu parçalamaya hazırdırlar. Onun görmek isteyip çağırdığına da hiçbirisi yaklaşamazdı. Dost olsun, akraba olsun, kimse izinsiz yanına gelemezdi. O, hayvanların teşkil ettiği (oluşturduğu) alay (ordu) ile birlikte gezerdi. Onu gören, sürüsüyle giden bir çobana benzetirdi. O, vahşi hayvan gibi onlarla arkadaş olmuştu. Vahşi insanların canavarlıklarından ancak bu sûretle kurtulmak mümkündür.

İnsanlar, onun bu tarz hareketine ve yırtıcı hayvanların kendisine râm olup yanından ayrılmamalarına hayret ediyorlardı. Nerede meraklı varsa, muhakkak onu görmeye gelirdi. Her gün bir yolcu gelip onunla bir müddet görüşür, sevgilisine erişmek için nezrettiği (adadığı) oruca bir iftariye getirirdi. Aslan derisinden ehrama bürünene ve bütün kahramanları karşısında titreten Mecnûn, o gelen yemekten bir lokma yer, kalanı ise etrafındaki hayvanlara yedirirdi.

O, bunları böyle beslediği için onu gören her vahşi hayvan, önünde eğilir, kendisine rızık verene saygı gösterirlerdi. Onunla böyle gezmeleri de, karınlarını doyurmak içindi. Lütuf ve ihsân, her mahlûku (yaratılmışı) okşar. Lütuf ve ihsân sahibi, hürleri kendine köle eder. Mecûsî, köpeğe iyilik eder, onu beslerse; köpek, onun önünde bir kedi gibi munis ve yalpak olur.

Ve Bir Hikâye

Şöyle bir hikâye işitmiştim: Merv'de bir pâdişâhın zincirlere bağlı gayet azgın ve yırtıcı köpekleri varmış.Yaban domuzu kadar kuvvetli olan bu köpekler, bir ısırışta bir aslanın başını koparır atarlarmış. Pâdişâh, birine gazap etti mi; onu derhal bu köpeklere parçalatırmış.

Pâdişâhın nedimlerinden çok hünerli ve değerli bir genç varmış. Bu gen. birgün efendisinin kendisine de gazap ederek ceylan gibi vücudunu bu köpeklere yedireceğini düşünür ve daima korkarmış. Şöyle bir tedbir düşünmüş: Evvelâ bu köpeklere bakan hizmetkârlara yanaşıp onlarla dost olmuş. Her gün onlara bir koyun götürürmüş. Bu sûretle köpekleri kendine o derece alıştırmış, o derece minnettar etmiş ki, bu yırtıcı hayvanlar, artık ona hiç ilişmez olmuşlar.

Birgün, bu gencin korktuğu başına gelmiş. Pâdişâh, kendine gazap ederek maiyetindeki insafsız riyâkarlara bu genci de köpeklere peşkeş etmelerini emretmiş. Vicdansızlar, derhal köpek gibi gence saldırıp onu yakalamışlar ve azgın köpeklerin önüne atmışlar. Kendileri de uzaktan seyre koyulmuşlar. Demir pençeli aslana benzeyen bu vahşi hayvanlar, evvela onun üzerine atılmışlar. Fakat velinimetlerini tanır tanımaz, kuyruklarını oynata oynata önünde bir müddet yaltaklanmışlar ve sonra da başlarını ön ayaklarının üzerine koyup çepeçevre oturmuşlar.Gence karşı bir sütnine kadar şefkatle bakıp dururlarmış.

Aradan bir gün ve bir gece geçmiş. Ertesi gün, gecenin ince, siyah ipekli kumaşı sırma ile işlediği zaman, pâdişâh, yaptığına pişman olmuş ve kederlenmiş. Nedimlerine; «Ah, ben o suçsuz ceylanı dün köpeklere yedirdim. Bu ne gaflet!» diye hayıflanmış ve «Gidin bakın, köpekler, onu nasıl parçalamışlar!» emrini vermiş. Köpeklere bakan hizmetkâr, bunu haber alınca pâdişâhın huzuruna çıkmış ve;

«Pâdişahım, o, bir insan değil; melekmiş. Allah, onun hamurunu kerem ve ihsândan yoğurmuş.Kalk gel, onun nûr yüzünde Allah'ın büyük saltanatını gör.O, köpeklerin dişinin dibinde oturuyor. Köpeklerin dişleri, sanki mühürlenmiş. O ejderha gibi kurt köpekleri, onun bir kılını incitmemişler»

demiş. Pâdişâh, hemen koşup onu kurtarmalarını emretmiş. Hemen o genci alıp huzura getirmişler. Pâdişah, onun nasıl bu köpeklerden kurtulabildiğine hayret etmiş.Ağlayarak ayağa kalmış. Ondan özür dilemiş ve «Nasıl oldu da hayattasın, bana anlat» demiş. Genç:

«Bundan evvel köpeklere ben yemek verirdim. Onlar da bu iyiliğe karşılık olarak beni parçalamadılar. On sene sana kölelik etim. Buna mükafat olarak sen de bana bu muameleyi yaptın. Bir kere kızar kızmaz beni köpeklere attın. Fakat ne yapalım ki köpek, dostunu parçalamadı. Köpek, bu muhabbeti gösterdi. Sen, göstermedin.Köpek, bir kemik parçasına kanaat eder , barışır. Nâmert olan ise, bir can alır, yine yüreği soğumaz.»

cevabını vermiş. Pâdişâh, anlamış ki bu nedimî, yaptığı iyilik ve ihsân yüzünden kurtulmuştur. Gaflet uykusundan uyanmış. Köpekten ve köpeğe tapınmaktan vazgeçmiş.

Bu hikâyeden maksadım, şudur: İyilik ve ihsân, insanın canını bir kale gibi korur. Mecnûn, bu vahşi hayvanlara yiyecek verdiği için onlar da velinimetlerinin etrafına böyle bir kale çevirmişlerdi. Nerede oturursa, nereye giderse, bu alay, daima etrafında idi. Sen de onun yaptığını yaparsan, cihânın gâmından kurtulursun. Sofrada oturan, halife de olsa, madem ki senin yemeğini yiyor, senin kölendir.[1]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.169-174.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36921190 ziyaretçi (103140292 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.