Leylâ ile Mecnûn (22. Bölüm)
 

Leyla, Lecnun, Layla, Majnu, Majnun

Leylâ ile Mecnûn (22. Bölüm)

Nizâmî

Parlak, neşeli bir gün... Sanki bugünün sabahı; cennet bahçesinde açmıştı. Rüzgârı, İsa nefesi idi. Tâlih, sanki o gün sağ tarafından kalkmıştı. Sanki tâlih, insanlara geç de olsa biraz güleryüz göstermek ister gibiydi.

Çok meşakkat çeken Mecnûn, o gün Necit dağında oturuyordu. Etrafında her vakit olduğu gibi vahşi hayvanlar halka olmuşlardı. Ovadan doğru tutya renkli bir toz yükseldi. Toz, biraz aralanır aralanmaz; içinden bir atlı göründü.Ama ne atlı: Sanki bir nûr parçası. Mecnûn'a doğru geldi ve biraz uzakta atından indi. mecnûn, onun iyi bir insan olduğunu anladı ve vahşi hayvanlara işaret etti; hepsi sindiler. Mecnûn, ona yaklaştı ve;

«Ey Yemen yıldızı, nereden bu geliş? Sen, nasıl olur da buralara benim yanıma gelirsin? Bu, pek hayret edilecek bir şey!.. Fakat, hayırdır inşallah. Yüzün, pek sevimli. İyi bir insana benzersin; ama bizim gibi vahşiler, çok ürkek olur. Herkese kolay kolay inanmazlar. Ben, yılan gördüğüm için şimdi ipten dahi korkuyorum. Ne yılanı; beni ejderha soktu. Korksam da hakkım var, değil mi? Bundan az evvel münasebetsiz biri, gönlüme öyle dikenler saldı ki o dikenin demir temreninden hâlâ gönlüme çiviler yetişiyor. Sen de öyle yapacaksan hiç konuşmayalım daha iyi olur.»

dedi. Yolcu, gölge gibi Mecnûn'un ayağına düştü ve;

«Ey adı yüksek insanların şerefi, rûhunun yüksekliği ile vahşi hayvanları kendine râm eden insan. Ahu, senin gönlüne sevgi vermiş, aslan, senin buyruğuna tâbi olmuştur. Sana haber getirdim. Şimdiye kadar kimsenin söylemediği gizli bâzı şeyler söyleyeceğim. Eğer izin verirsen söyleyeyim; yoksa yine yoluma gideyim.»

dedi. Mecnûn, zaten böyle ümit verici bir habere can atıyordu. Söylemesini rica etti. Yolcu:

«Sana talihin harun atı, artık râm olmuştur.»

diye söze başladı.

«Dün, filan yerden geçiyordu. Ay gibi güzel bir puta rastladım. Ay gibi; ama ne ay... Güneş, onun yüzüne ancak keten bir örtü olabilirdi. Bir servi; fakat bahçedeki serviler gibi meyvesiz değil. Bir bağ; fakat cennet bahçesi gibi kapısız değildi. Bir tatlı söz söyleyişi vardı ki, konuşmaya başladığı zaman onun su gibi akan sözlerine akar sular durur... Bir âhû gözlü ki âhûya benzeyen gözü, aslanları aldatır ve onları büyüler. (Aslanlara tavşan uykusu verir.) Kara zülfü cim ج, boyu elif ا, ağzı mim م... Yani bu üç harften vücûda gelen kelime ile; benim adım Cemşîd'in, içinde aksettiren kadehidir demek istiyor gibiydi. Gözü, iki mahmur nergis idi. Su kenarında yetişmiş (yanağında) bir tak'a benzeyen kaşları, güzellikte bir çift teşkil etmişlerdi. Sanki tek mi çift mi oyununda çift olduğu halde (güzellikte) tek demek, kâbildi. Gönül teshir etmek (büyülemek)te bir sihirbâz. Güzel kokular dağıtmakta [1] reyhan nefesli. Hülâsâ, ne diyeyim, öyle çarpan bir güzelliği vardı ki, nûr gibi bir anda gözde tecellî eder etmez insanın gönlüne girip sanki nefesinde yeşeriyordu. Fakat sevdâ çektiği için biraz halsiz idi. Ok gibi doğru ve âhenkli endâmı, yay gibi bükülmüştü. Gözleri yaşlı bir haldeydi.

Zayıf rengi, solmuştu. Solukluğu da sarı değil; aştın gibi parlaktı ve ona ayrı bir güzellik vermişti. Ney gibi zayıf olmasına rağmen şeker kamışı gibi tatlı idi. Bütün ümidini sevgilisine bağlamıştı. Kocasından korktuğu için onunla beraber oturuyordu. Gül gibi yanağı üzerine kirpiklerinden gül suyu döküyor, sanki güneşin üzerine ayışığı eliyordu. O kadar ağlıyordu ki, dayanamadım:

"Sen, kimsin? ne için, kimin için ağlıyorsun?"

dedim. Acı, zehirli bir gülüşle şeker gibi tatlığı dudağını açtı ve:

"Ey ciğerimin yarısına tuz eken adam... Ben, Leylâ idim; fakat şimdi bin tane Mecnûn'dan daha mecnûnum. O bahtı kara Mecnûn'dan ben, bin kere daha deliyim. O, bin türlü derde hedef oldu. Fakat nihayet erkektir. Benim gibi, bir kadın değildir. Aşk yolunda istediği gibi hareket eder. Kimseden pervâ etmez. Benim gibi işkence içinde mahpus, eriyip gitmez. Nereye isterse gidebilir. Asıl âciz benim. Derdimi kimselere söyleyemem... Korkarım ki iffetim lekelenir. Ben, içinde zehir olan bir şerbetim. Ben, kuru otlarla örtülmüş bir cehennemim.

Bir taraftan ayrılık acısı, bir taraftan düşman korkusu... Ben, bu iki kuvvet arasında öyle bir keşmekeşe düşmüşüm ki... Kocamla mücâdeleden korkuyorum, babamdan kaçamıyorum...

Bazen sevgi, cesaret verir. ' Kalk, bu karga ve çaylaklar içinden keklik gibi kaç git!' der. Bazen ar ve nâmus düşüncesi, 'Otur. Zira şahin, keklikten daha kuvvetlidir.' der.

Kadın, bazen canavar gibi kan içici olur. Fakat aslan dahi olsa, yine de kadındır. Baktım ki bu ıstıraptan kurtuluş çaresi yok; onu çekmeye razı oldum. Lâkin en büyük derdim, beni çok seven sevgilimdir. O, bensiz ne hâldedir, kimle vakit geçiriyor? Nasıl yaşıyor, hangi yola gidiyor, hangi tekkede yiyip içiyor, kiminle arkadaştır, sevgilisi kimdir? Eğer onun hakkında bir şey biliyorsan söyle!..."

dedi. Bu sözler karşısında susmak, doğru değildi. Senin hakkında bildiklerimi söyledim:

"İnsanlardan, hatta kendisinden ürküp kaçan o biçâre, bütün dostlarından ayrılmıştır. Senden mahrum, yaban eşekleri, sığın geyikleri arasında ömür geçiriyor. Senin aşkın, onu kâfî derecede kahrediyordu. Üstelik babası da öldü. Çok mihnet içindedir. Keder keder üstüne, meşakkat meşakkat üstüne geldi. Kâh senin derdinden feryat eder, ağlar, gözlerinden seller akıtır; kâh babasına mersiyeler okur; dağları, taşları ağlatır."

dedim ve senin güzel kasîdelerinden birkaç beyit okudum. Onun nasıl âh ettiğini bir görmeli idin... Titremeye başladı ve başını eğdi. Ölüyor zannettim. Biraz sonra başını kaldırdı. Derin bir âh etti ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Kâh babanın ölümünü, kâh senin kimsesizliğini anarak feryat ediyordu. Bir müddet böyle gözyaşı döktükten sonra,

"Ben, biçâreyim; bana yardım et! Buradan ayrıldığın zaman bana uzaktan görün. Mecnûn'a bir mektup yazacağım."

dedi ve yemin ettirerek benden söz aldıktan sonra oradan uzaklaştı. Dün, onun bulunduğu yere gittim... Siyahlar giyinmiş bir halde oraya geldi ve bana gizlice mektubu verdi. Mektup, gâm mührüyle mühürlenmişti. Onun için bu mukaddes mektubu aldım.»

dedi ve mektubu koynundan çıkarıp öptü ve Mecnûn'a verdi. Dünyanın serveti, saadeti, her şeyi bu mektup içinde idi ve onun için Mecnûn, bu mektuptan başka üstünde başı nesi varsa yırttı, parçaladı. Başını yere koyup başının üstünde pergel gibi yüz kere döndü. Nihayet kendinden geçti. Fakat mektup, elinde idi. Kendine gelince mektubu açıp okumaya başladı...

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Büyü yaparken buhur yakarlar.
[2 Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.186-189.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: asa, 22.09.2010, 20:37 (UTC):
gerisi???

Yorumu gönderen: ???, 08.09.2010, 19:16 (UTC):
iyide tam burada kalırmıydı mektupta olsaydı iyi olurdu...inşallah çok beklemeyiz.



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36944593 ziyaretçi (103183856 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.