Leylâ ile Mecnûn (23. Bölüm)
 

Leyla ile mecnun, Aşk, Aşk mektubu, Layla, Laila, Majnun, Majnu

Leylâ ile Mecnûn (23. Bölüm)

Leylâ'nın Mecnûn'a Gönderdiği Mektup

Bu mektup, canlar yaratan Yaratıcı'nın adıyla başlar. Akıllar, O'na sığınır. Bütün bilgelerin en bilgesi O'dur. Dilsizlerin dilini bilir. Siyahlığı ve beyazlığı (gece ve gündüzü) taksim eden; kuşa, balığa rızkını veren O'dur. O, gökyüzünü yıldızlarla aydınlatır. Yeryüzünü insan ile süsleyen O'dur. Evveli olmayan, zamandan berî, azamet ile tek vâr olan, sonsuz bir diriliğe ve varlığa sahip olan O'dur. Cân verdi. Cân verdiğine cihânı verdi. Bundan büyük bir hazineyi kim ihsan edebilir? Cânı akıl nûruyla süsledi. Cân ve akıl ile de bu cihânı aydınlattı ve böylece tevhid ile başlayan mektup, şöyle devam ediyordu:

«Bir kuşa benzeyen bu mektup, bir gâmlıdan bir dertliye uçup gidecektir. Yani bir kaleye hapsedilmiş olan benden kafesini kırıp parçalamış olan sana bir haber götürecektir.

Ey evveli olmayan zamandan beri benim sevgime kendine bağlayan, ey sevgi ile yedi kat göklere yol bulan sevgilim... Nasılsın? Ey sevgi hazînesinin hazînedârı... Aşk, seninle revnâk (güzellik, gözalıcılık) bulmuştur.

Ey kanı ile dağları taşları kızıla boyayan, ey akik gibi taşlıkta yurt edinen, ey mihnet karanlıkları içinde sabahın nûrunu pervâne gibi gözleyen bîçâre.. Ey mâcerâsı ile âlemi birbirine kattığı halde kimsesizlik mezarında (gûr) birkaç yaban eşeği (gûr) ile  yaşayan sevgilim...

Ey benim yüzümden herkesin kınamasına uğrayan ve bu aşkına kıyamete kadar sâdık kalacak olan yârim... Ey kendine acımayıp kendini mahveden (kendi harmanına eliyle ateş vuran) zavallı... Sen, bana vefâkârlığın yüzünden türlü dedikodulara uğradın. Ben, gönlümü sana vermiştim. Sen de bana aynı vefâkârlıkta mukâbele ettin...

Nasılsın, ne haldesin? Ben, senin sevginle yaşıyorum; sen kimi seviyorsun? Senin bahtın gibi senden ayrıyım, sensizim. Fakat senin eşinim... O aldatılmış olan eşim,  gerçi çifttir (yani evli); fakat (hiçbir) gece, başbaşa uyuyamamıştır.

Ben, ezildim; fakat saflığım ezilmemiştir. Kimse saflığıma el sürememiştir. Kapısı mühürlü bir inci hazînesiyim... Açılmamış gonca gibiyim... Kocam, her ne kadar bir kocaya lâyık evsâfı hâizdir; fakat sen değildir; ne kıymeti var!!! Sarmısak da susama benzer. Fakat güzel kokusundan dolayı susam gibi ellerde gezmez. Acur da eğri ve turunç gibi ekşidir; ama onun gibi güzel kokulu ve leziz değildir...

İsterdim ki bu âlemde senin gibi bir eşim olsun. Seninle yaşamadıktan sonra ne günahım var ki bu hayat ıstırâbına katlanıyorum? Senin arzularına râm olmayacak bir gönül, ebediyen mihnet içinde feryâd etsin.

Senin bir tel saçın, benim nazarımda bir cihâna değer. Senin yolundan bir diken, benim için bir gülistan kadar kıymetlidir.  Sen, bir yeşil (hadra) yerde oturuyorsun ve Hızır gibi temizsin, lekesizsin. Gel, âb-ı hayat (ölümsüzlük suyu) ol, bana can ver!

Parlaklıkta ben Ay isem; sen, Güneş'sin. Seni uzaktan görüyorum. Bilirsin ki ben, sana gelmekte mâzurum. Babanın ölümü, beni çok müteessir etti. Teessürümden üstümü-başımı yırttım. Kendi babam ölmüş gibi dövündüm. Gül gibi, gözlerime mil çektim.[1] Menekşe gibi siyahlara büründüm. Senin bütün mâtemine iştirak ettim. Yalnız sana baş sağlığına gelemedim, bir kusurum budur.

Bedenim, senden ayrıdır; canımsa her zaman senin yanındadır. Gönlündeki büyük acıyı biliyorum. Sabretmelisin; ondan başka çare yoktur. Bu çabuk konup göçülen konak yerinde zamaneye uymalı, hâdiseleri olduğu gibi kabul etmeli...

Ākil (Akıllı kişi), ağlayarak düşmanını güldürmez. Bilen insan, düşmanının sevineceği bir ıstırâbı hatırına dâhi getirmez. Köylü, tohumu toprağın içine atar. Buna acımamalı; zira o tane, bir tane daha yetiştirir. Şimdi dikenli olan hurma ağacı,  yarın tatlı hurmalar verir. Diken içinde gizli olan gonca, açılacak bir gülü müjdeler...

Kimsem yok diye üzülme... Ben yok muyum? Ben, senin kimsen değil miyim ve bu, sana kâfi değil midir? Kimsesizlikten feryâd etmek, akıl işi değildir. Nihayet Allah, kimsesizlerin yâridir. Şimşek gibi yetimlikten yanma... Bulut gibi gözyaşına batma... Babası gitti ise Allah, oğluna ömür versin. Maden, parçalansın; zararı yok. Fakat incisi kalsın...»

Mecnûn, mektubu bitirince gonca gibi kabuğundan sıyrılıp çıktı. "Aman Yarabbi!" diyerek bir müddet kendinden geçti. Ayılınca biraz daha ağladı. Bu haberi getiren adama sarıldı ve kâh elini, kâh ayağını öpmeye başladı.

"Āh, ne kalem var ne kağıt ki bir mektup yazayım..."

dedi. Bu zât, hemen ona kağıt ve kalem verdi. Mecnûn, yazmaya başladı ve o ezelî derdi anlattı. Mektup bitince kapadı ve Leylâ'ya göndermesini rica ederek dostuna verdi. O da hemen rüzgâr gibi uçarak cevabı Leylâ'ya götürdü. Leylâ, gözyaşları içinde mektubu okumaya başladı...

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Gülün ortasında ince mile benzeyen teller.
[2] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.189-193






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36681161 ziyaretçi (102717094 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.