Leylâ ile Mecnûn (24. Bölüm)
 

Leyla ile Mecnun, Laila, Layla, Majnu, Majnun

Leylâ ile Mecnûn (24. Bölüm)

Mecnûn'un Mektubu

«Bu mübârek mektuba yâr ve yâveri olmayan pâdişâhın adı ile başlıyorum. O, gizli ve âşikâr her şeyi bilir. Taşı cevher yapan, O'dur. Bütün yıldızlarıyla bu felek, O'nundur. Na'ş ve kızları (Benat'ün-na'ş yıldızı), O'nundur. Gönlü sevgi ile irfâna, geceyi aydınlatarak gündüze kavuşturan, O'dur. Açan çiçekleri suya kandıran, yalvaranların imdâdına yetişen, O'dur.»

Mektup, bu başlangıcı müteakip, şöyle devam ediyordu:

«Bu mektup, bir huzur ve rahat yüzü görmeyen benden, gönlümün rahat ve huzuru olan sanadır. Hayır, yanlış söylüyorum; bir âşıktan (kanı kaynayandan) kanı pek ucuz satan (az diyet alan) sevgiliyedir. Yani murâdına ermeyecek olan (bahtının anahtarlarının demiri henüz taş içinde, yani madende olan) benden, hazineyi pençesinde tutan sanadır.

Ben, o kadar harâbım ki, ancak senin yolunun toprağı olabilirim. Acaba sen, kimin saadetisin (soyusun, revnâkısın)? Zira sen, saf bir su kadar parlak ve aydınlıksın. Ben, senin ayaklarına kapanırken, sen kimi kucaklıyorsun? Ben, gizli gizli senin derdini çekiyorum (alıyorum); sen kimin gönlüne devâ oluyorsun (gönlünün derdini alıyorsun)? Ben, senin buyruğun altındayım (eyer örtünü omzumda taşıyorum); sen kimin kölesisin (kimin halkasını kulağında taşıyorsun)?

Benim haccım, senin güzelliği görmektir. Benim Kâbem, yüzün; mihrâbım, onun eşiğidir. Ey binlerce göğsün merhemi, ey tortusu bana düşen ve kendisi kadeh kadeh içinde duran şarap; tac olduğun zaman, benim başıma konmazsın. Yağma (tarâç) olduğun zaman, gelir benim gönlümü bulursun. Başkalarının elinde bir hazinesin. Dostun eline ondan yılandan başka bir şey geçmez.

Anahtarım olmamak bakımından İrem bağına, göze görünmemek cihetinden feleğe benziyorsun. Benim bağımı sen açarsın. Benim derdime sen ilâçsın. Senin muhabbetinin ormanında yetişen bu çöp gibi vücudumu kırma; zira senin baltanla oradan ayrılmıştır. Beni okşa, döğme; zira ben, bir toprağım. Tozluyum, beni cilâla. Eğer okşarsan, çiçek yetiştiririm. Eğer vurursan, tozarım. Toprağa lûtfetmek lâyıktır. Zira lûtfedersen, gül yetişir. Cefâ edersen, toz (keder) dan başka bir şey eline geçmez.

Ayağa düşmüş bir fedâinim; beni istiklâl etme (özgür kılma)! Eğer bana acımazsan, bana fena muamele edersen, utanmayı ortadan kaldırır, küstâh olurum. Senin kölen olmakla şöhret kazanmış bir adamım. Fakat beni uzaklaştırmak istersen, düşmanın olurum. Ben, senin kölen olarak her türlü yükünü çekerim. Fakat sen efendiliğini muhafaza edersen, sana karşı kalkanımı yere atar ve mağlûbiyeti kabul ederim. Fakat beni atmaya kalkarsan, kılıcı elime alırım.

Ben, senin silâhınım. Beni taşa çalma! Kendi askerinle harbetme! Nişteri kendine vurursan, yaralanırsın. Öyle şefkâtle muamele et ki, hür insanları kendine köle edesin. Yoksa paranla satın aldığın köle, gözünden sürmeyi çalmasın. Bu vasıfları kendinde toplayan bir efendi, kendi kölesi üzerinde dâhî hâkim olamaz. Fakat bu hünerlere mâlik olan bir kimse, para saymadan birçok köleye sâhip olur. Ben, madem ki senin kulağı halkalı kölenim; beni köle olarak muhafaza et, satma...

Laila, Leyla, LaylaEy bir başkasının haremine girmiş, istediği gibi bir eş elde etmiş sevgilim. Bir selâm ile olsun benim gönlümü almadın. Adımı buz üzerine yazdın. Beni aşkınla büyülemek için yüz nalı ateşe koydun; [1] fakat sana nâil olmak için atıma bir nal vermedin. Gündüzümü geceler gibi kararttın. Beni yaralıyorsun; fakat kendin âh ediyorsun. Gönlümü alırken bana acımadın. Nereden beni hatırlayacaksın? Senin sevgin, sadece sözden ibâret. Ben, yandım; sense kaynamıyorsun bile. İnsan, çok söz söylemekle kendini yaralanmaktan kurtaramaz. Bak, susam, dili uzun olduğu için kılıç üstünde duruyor.

Beni kendisine köle diye satın alacak sevgilinin yüzünde aşk eseri olmalıdır. Benim için ıstırap çektiğine dair bana bir şahit gösterebilir misin? Zaten beni sevdiğin, bana verdiğin sözde durmayıp bir başkasıyla evlenmenden belli. Beni dil dökerek aldatıp, onunla gönlünün dilediği gibi sâfâ ediyorsun.

Eğer beni hakikaten seviyor isen, hiç olmazsa yürekten âh eder, bir parça benim gibi ıstırap çekerdin. Fakat nerde?... Bana bir yârı muvafık olurdun.  Seninkisi, âşıklık değil saltanattır. Hiç düşünmüyorsun kibir âşık vardır ve senin yüzünden neler çekiyor. Ben, gözlerimi sana dikmiş, belki seni bir kere görürüm diye bulunduğun yerin etrafında dört dönüyorum.

Asıl sana yakın olan insan, huzur içindedir.Benim gibi ayrılık felâketi içinde kıvranan değil... Ben değil, asıl senin gibi bir inciye sahip olan servet sahibidir

 Bağı süsleyen; bülbüldür; fakat incirini kargalar yer. Nar, bahçıvanın yüreğinin kanıyla beslenip yetişir. Fakat çok defa herhangi bir hastaya ilâç olur. Oldum olası âlem böyledir. Sen, ihtiyaç içinde kıvranırsın; hazine, gidip yeraltında saklanır. Halbuki toprağın hazineye hiçbir ihtiyacı yoktur.

Ahhh... Ne zaman bu gül renkli lâl, o taşın işkencesi içinden kurtulacak? Ne zaman gözümün nûru olan o ay, ejderhanın ağzından uzaklaşacak? Ne zaman arı, uçacak ve bal yapacak? Muhafız, ortadan kalkıp o sevgili, bana nasip olacak? Ne zaman hazine açılıp hazinedâr, kale dışında kalacak? Ne zaman gönlümün aynası pastan kurtulacak? Ne zaman yılan ölüp hazine bana kalacak? Ne zaman o yılan, bu hazineden uzaklaşacak ve ben, bir parça sevineceğim? Ne zaman benim kalede mahpus olan melîkem, bu kale muhafızının elinden kurtulacak?

Zararı yok... Ben, senin aydınlığından uzak kaldım; pervâne (İbn-i Selâm), karanlıkta kalmasın.Beni elin-günün kınaması öldürdü; İbn-i Selâm, esen kalsın. Sen, benim hem derdim, hem de devâmsın. Biliyorum ki senin kalen, demir gibi metîn(sağlam)dir. Tâze incin, daha sedefindedir. Hazînen, halkalanmış bir ejderhaya benzeyen zülfünün himâyesi altındadır. Bunlardan eminim. Fakat ne yapayım ki seni seviyorum. Onun için böyle kötü düşüncelere kapılıyorum. Sevenler, böyledir. Üzerine sinek bile konsa, kıskanıyorum.

Sevgilisinin üzerine konan bir sineği akbaba gibi vahşi ve kan içici görmeyen âşıktan daha kör kim vardır? O sineği o şekerden kovuncaya kadar karınca gibi bir saniye bir yerde duramıyorum. Filvaki (hakikaten) bu sermayesi olmayan birinin kârı hesap etmesine benzer.

Gül elde edilemeden onun derdine düşmek, inciyi satın almadan saklamak kaygısını çekmek, mânâsız bir şeydir. Ama ne yapayım, elimde değil. Senin sevgin yüzünden bildiğin gibi dudağı susuzluktan yanan, gözleri yaşlı bir âşık değilim. Tasavvur ettiğinden daha perişân, işittiğinden daha çok divâneyim. O kadar seninle doluyum ki, benliğim elden gitti.

Esasen, kendinden geçmeyen, bu yolda yürüyemez. Ben, gönlü böyle yıpratan sevgiye sevgi derim. Başka türlüsü on para etmez. Senin aşkın bende tecellî ettikten sonra, yüzünü görmesem de olur. Yalnız, senin aşkın, benim gönlümde olsun. Ciğerime vurduğun yaralar, onu okşasın. Bu, bana kâfidir. Benim yarama merhem bulunmasın, zararı yok. Tek, sen sağ ol...» [2]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Büyü yaparken ateşe nal koyarlar. "Nalı ateş içinde" tâbiri, huzursuzluk, sıkıntı mânâsına gelir.
[2] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.193-198.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: sevda nur, 09.10.2010, 14:30 (UTC):
ben buhikayeden çok etkilendim benimde böylesine güzel bir aşkım olsun isterdim



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36944548 ziyaretçi (103183773 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.