Leylâ ile Mecnûn (25. Bölüm)
 

Leyla ile Mecnun, Laile and Majnu, Layla, Majnun

Leylâ ile Mecnûn (25. Bölüm)

Dayısı Selim Âmirî, Mecnûn'u Görmeye Geliyor

Söz sarrafı, altın gibi kelimelerle ipe şu inciyi dizdi: (Râvi, rivâyet eder ki:) Mecnûn'un bir ihtiyar dayısı vardı. O da yeğeninin bu mâcerâsı yüzünden çok üzülmüştü. Daima onu arayıp sorardı. Çok hünerli bir zâttı. Kabile reisi olmakla beraber çok alçakgönüllüydü. Adı, Selim Âmirî'ydi. Her işe sihirbaz Samirî gibi bir çâre bulurdu. Her yaraya böyle müessir merhemler bulan Selim Âmirî, senelerce Mecnûn'un yüzünden çektiği mihnete bir çâre bulamamıştı. Her ay ona yemek ve elbise götürür, bütün ihtiyaçlarını temin ederdi.

Selim Âmirî, birgün ata bindi ve yine Mecnûn'a gitti. Güzel Arap atı, çölleri fırtına gibi aşarak onu Mecnûn'un olduğu yere ulaştırdı. Mecnûn, bir dağın yamacına oturmuştu. Etrafına dizilen birkaç vahşi hayvan, onu insanların vahşetinden koruyorlardı. Selim, vahşi hayvanlardan korktuğu için Mecnûn'a uzaktan selam verdi. Mecnûn, ona kim olduğunu sordu. Selim;

«Ben, Selim Âmirî'yim. Bu kumarbâz zamânenin bugün hâkimiyim. Senin dayınım.[1] Fakat senin yüzünden ayrıyım. Yüzün, zâten bana lâyık değildir. Zirâ baştanbaşa ben olmuş, simsiyah kesilmiştir.»

dedi. Mecnûn, dayısını tanıyıp yanına çağırdı. Yanyana oturdular ve bir müddet konuştular. Selim, Mecnûn'u bu mezar gibi yerde böyle mezarsız, kefensiz, çırılçıplak görünce, elbisesini çıkarıp ona verdi ve;

«Bu elbise, helâl para ile alınmıştır. Al, giy ve bana helâlzâde bir evlat olmaya çalış.»

dedi. Mecnûn;

«Ben, elbise giyebilecek bir adam değilim. Zirâ vücûdum, hârkı bir ateştir. Elbise ise buhurdur. Farzet ki onu aldım, giydim ve tekrar parça parça ettim.»

dedi. Nihâyet Selim'in fazla ısrarı üzerine elbiseyi giydi. Selim, ona birçok helva, poğaça da getirmişti. Fakat bir lokma yemedi. Onları hayvanlara verdi. Selim, dayanamadı ve şöyle dedi:

«Ey biçâre, sen ne yer, ne içersin? İnsan, yemekle yaşar. Eğer insan isen hani yiyeceğin?»

Mecnûn;

«Adı, gönlüm gibi Selim ve selâmı benim için bir selâmet olan dayı... Bir şey yemeye yemeye vücûdum âdetâ dondu. Yemek yemek kâbiliyetim, öldü. Ekmek, artık boğazımı incitiyor. Bu kadar zayıf olduktan sonra zaten yemeğe muhtaç değilim ki... Fakat yine yemeğe muhtâcım; ben yemesem bile yiyecekler var. Bu sığın geyiği, bu aslan, yemek yer; ben, doyarım.»

diye cevap verdi.

Hikâye

Selim, yeğeninin sadece ot yiyerek beslendiğini anlayınca, şu nasihati verdi:

«Günlerin tânelerini yemek uğrunda nice kuşlar, tuzağa düşmüştür. Tâne peşinde çok gezenler, çok tehlikelere düşmüşlerdir. Senin gibi ota kanaat edenler, kendi âlemlerinde birer pâdişâhtırlar.

Büyük pâdişâhlardan biri, birgün debdebe ve saltanat içinde bir yere gidiyordu. Yolu üzerinde bir zâhide tesâdüf etti. Bu zâhid, ermişlerdendi. Pâdişâh, hayret etti ve yanındakilere;

"Böyle bir adam, niçin bu harap yerde oturuyor? Bu, ne yer, ne içer, nerede yatar; değerli bir adam mıdır, kimdir?"

diye sordu. Yanındakiler;

"Bu, bir zâhiddir. Uyumaz, yemez. Dünya ile alâkasını kesmiştir. Böyle sabredip oturur."

dediler. Pâdişâh, onun böyle dindâr ve iyi bir adam olduğunu duyunca, mâbeyincisi ile beraber atını o tarafa sürdü. Mâbeyinci, zâhidi pâdişâhın huzuruna getirmek için yanına gitti ve;

"Ey cihândan alâkasını kesip bu harâbede çile dolduran... Bir dostun yok, kimsen yok, ne yapıyorsun, ne yiyip içiyorsun?"

dedi. Zâhid, ahulardan artakalan bir miktar ot alıp gösterdi ve

"Yediğim, budur."

dedi. Mâbeyinci, gururla;

"Niçin bu belâyı çekip duruyorsun? Pâdişâhımızın hizmetine girersen, böyle ot yemekten kurtulursun."

deyince; zâhid:

"Niçin böyle söylüyorsun? Bu ot, bence bal şerbetinden daha lezzetlidir. Eğer sen bu ota rağbet etsen, Pâdişâha hizmetkârlık etmezsin."

cevabını verdi. Bunu duyan Pâdişâh, heyecânla atından indi, zâhidin ayağına kapandı ve ondan dua istedi.

Kanaatkâr insanlar, daima hürmet görürler. Kanaatin büyüklüğü, buradadır.»

Bu hikâye, Mecnûn'u çok sevindirdi. Yerinden kalktı, tekrar oturdu. Bir müddet neşe içinde dostlarından haber sordu. Fakat sonra derin bir hüzün içinde ağlayarak annesini hatırladı ve;

«O kanadı kırık kuş, nasıldır, ne haldedir? Âhhh, onun yanında be kadar suçluyum; yüzüm, ne kadar karadır. Hasta mıdır, sıhhatte midir? Onu çok göresim geldi...»

dedi. Selim, Mecnûn'un bu iştiyâkını görünce; eve dönüp Mecnûn'un annesini aldı ve getirdi... [2]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] "Hâl", Arapça "dayı"; Farsça "ben" mânâsındadır.
[2] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.198-202.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36766404 ziyaretçi (102868452 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.