Leylâ ile Mecnûn (26. Bölüm)
 

Leyla, Mecnun

Leylâ ile Mecnûn (26. Bölüm)

Mecnûn, Annesiyle Görüşüyor

Mecnûn'u daha uzaktan görür görmez biçâre kadının (Mecnûn'un annesinin) yüreği paramparça oldu. O gül gibi pembe yanakları sapsarı olmuş, o ayna gibi parlak sima, pas içinde kalmıştı. Birden beli büküldü, ağlamaya, dövünmeye başladı. Gözyaşları ile oğlunun yüzünü yıkıyor, saçlarını tarıyordu. Vücudundaki yaraları ve şişleri ovuyor, sarıyor, üzerindeki tozları siliyor, yaralı ayağından dikenleri çıkarmaya çabalıyordu. Onu bir müddet böyle şefkatle okşadıktan sonra oğluna şunları söyledi:

«Oğlum, bu ne hırçınlık, bu ne perişanlıktır? Böyle bir aşk ile insan yaşayamaz ki... Ecel, başının ucunda. Sen, hâlâ ayılmamışsın. Baban, mihnet içinde öldü gitti. Ben de ölmek üzereyim... Hem de pek yakında. Kalk, evine gel! Evini-barkını dağıtma! Vahşi hayvanlar, kuşlar bile gündüz gezerler. Gece oldu mu yuvalarına dönerler. Ne zamana kadar böyle insanlardan kaçacaksın? Uyku ve rahat yüzü görmeyeceksin? Bari şu kalan bir-iki günlük ömrünü rahat geçir. Biraz yatağına uzan... Bu mağaralarda daha ne kadar bir karınca başına, bir yılan kuyruğuna basa basa gezip duracaksın? Farzet ki seni bir yılan ısırdı ve karıncalar, cesedine üşüştüler. Bu, candır; taş değil ki ona bu kadar ezâ-cefâ ediyorsun? Canını, gönlünü meşakkatle bu kadar hırpalama. Ne gönlün taş gibi sert, ne canın demir gibi pektir.»

Mecnûn, teessürden (üzüntüden) ateşler içinde yanıyordu. Sayıklar gibi şöyle dedi:

«Ey ayağı başımın tâcı olan anne! Ben, sedefini daima inciten bir inciye benziyorum. Yaptığım iş, akıllı işi değildir. Fakat biliyorsun ki bunda benim günahım yoktur. Eğer hayatım böyle acılar içinde geçiyorsa, buna sebep ben değilim. Ne kadar uğraşsak, kaderi değiştiremeyiz. Bu, benim alnımın yazısı...

İnsan, Bu kadar mihneti isteği ile çekmez. Sen istiyorsun ki canımın kuşunu bu aşk kafesinden kurtarıp iki kafes içinde hapsedileyim. Bana eve dönmeyi teklif etme... Evde ölmek, bence günahtır. Beni bu vebâl altında bırakma! Farzet ki o yıkılası eve geri döndüm ve yine kaçtım. İnsan için bir ev lâzımdır diyorsun. Sevdâ, bana öyle hücum etti ki bu, vücudumun tavlasında (tavla oyunundaki ev ve kapılar kastediliyor) ev değil, taş üstünde taş kalmadı. Sen, beni derdimle başbaşa bırak da dön...»

Ve annesinin ayağına kapandı. Onun arzusunu yerine getiremediği için özürler dileyerek ayaklarını öpmeye başladı. Nihayet annesine vedâ ederek çöllerde kaybolup gitti. Annesi, ağlaya ağlaya evine döndü. Çok geçmeden o da kocası gibi oğluna hasret gitti.

Bu ahdinde vefâ etmeyen dünya, tohum eken çiftçiye benzer. Bir-iki tohum atar; yetişti mi biçer. Her gece bir mum yakar, canına dumandan dağ vurur. Sabah olunca üfler, kendi yaktığını kendi söndürür. Dünya, insana daima hasret dağı vurur. Demiri güneşte kızdırır; herkese ölüm ve mahrumiyet dağı yapıştırır. O, işte böyle bir taraftan var ettiğini bir taraftan yok eder. Ayağın, bu felek düğümüne bağlı kaldıkça, nereye gitsen, bu düğüm ayağındadır. Bu düğümden ancak bu dört attan (dört unsur) inip yaya kaldığın (öldüğün) zaman kurtulursun. Can ipi gibi düğümden kurtul! Sıtma bağı gibi düğüm düğüm olma! Ödağacı yanarken, dumanları kıvrım kıvrımdır. Sen, öyle olma. Göbek miski gibi insana ferâhlık vermeye çalış...

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.202-.205.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36665150 ziyaretçi (102689597 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.