Leylâ ile Mecnûn (29. Bölüm)
 

Leyla ile Mecnun

Leylâ ile Mecnûn (29. Bölüm)

Selâm-ı Bağdâdî'nin Mecnûn İle Dost Olması

Söz bilen âlim, şöyle hikâye eder ki: Bağdat zenginlerinden âşık bir delikanlı vardı. Gayet güzeldi. Yüzünde tüy bitmediği için güzelliği bir tüy kadar bile eksilmemişti. O da aşk belâsına tutulmuş, aşkın tokadını tatmıştı. Herkes, ona "Selâm" adını vermişlerdi. Aşk âleminde çok gezip tozmuştu. Çok felâketler geçirmiş, zahmetler çekmişti. Şiire hevesli idi. Mecnûn'un mâcerâsı ve şiirleri her tarafa yayıldığı için dertliler, onun şiirlerini okurlardı. Her okuyan da devesini sürüp gider, bir kere bile olsa onu görürdü. Bu şöhret, şehirden şehre yayıla yayıla Bağdat'a kadar gitti. Yârân, onun sihir gibi şiirlerini okurlar ve semâ ederlerdi.

Selâm, bunu duyunca Mecnûn'u görmek arzusuna düştü ve birgün, devesine binip yola çıktı. Çöllerde mesâfeler kat ederek o muzdarip, garip âşığı aradı. Etrafında yırtıcı kuşlar, bir boyunduruk gibi halka olmuşlardı. O, aşk ile feryâd ederek bu halkaya bakıyor ve aşkın boynuna vurduğu boyunduruğu düşünüyordu. Uzaktan o gencin geldiğini gördü. Hemen etrafındaki vahşî hayvanlara rahat durmaları için bağırdı. Selâm, Mecnûn'un kalkıp kendisine doğru geldiğini görünce çok memnun oldu ve onu candan selamladı. Çabucak kaynaştılar ve konuşmaya başladılar. Mecnûn, ona nereden geldiğini sordu. Selâm:

«Ben, seni görmeye geldim. Senin için böyle çöllerde avâre dolaştım. Senin mübârek yüzünü görüp bahtiyâr olmak için, tâ Bağdat'tan geliyorum. Senin garibâne şiirlerini duyup gurbete çıktım. Nihayet Allah'a şükürler olsun, senin cihânı aydınlatan yüzünü gördüm. Bundan sonra ben, senin yanında kalacağım. Emrinden dışarı çıkmayacağım. Senden ayrılmayacağım ve ömrümün sonuna kadar sana hizmet edeceğim. Her okuduğun şiiri ezberleyeceğim. Kalbimi onlarla dolduracağım.

Benim (bu) küstâhlığımı affet. Beni kendine dost edin, şiirlerini dinlememe müsaade et. Farzet ki ben de bu yırtıcı hayvanlardan biriyim. Benim gibi bir gencin kölen olması, sana bir ziyân vermez sanırım. Ben de aşkın taşı altında ezilmişim... Ben de âşık olup sefâlete düşmüşüm...»

dedi.

Mecnûn'un Selâm-ı Bağdadî'ye Cevâbı

Mecnûn, gülerek şu cevâbı verdi:

«Ey güzel, nazlı ve zengin genç... Yol, tehlikelerle doludur. Geri dön... Sen, benim ile arkadaşlık edemezsin. Zira benim çektiğimin yüzde birini çekemezsin... Ben, ancak vahşî hayvanlarla arkadaşlık edebilirim. Sana değil, kendime bile mukayyet olamam. Biz, kendi huyumuzun elinden illallah diyoruz; seninle nasıl uyuşuruz?

Benim arkadaşlığım, sana hiçbir fayda etmez. Şeytân bile benden bucak bucak kaçıyor. Ben,, vahşîyim; sense ünsiyet arıyorsun. Kendin gibi birini ara bul.  Demir gibi metin olsan, benim âh-u feryâdımdan bıkarsın. Cana can katan bir su olsan, benim ateşime bir gece dahi tahammül edemezsin. Bir post içine ikimiz sığmayız. Zira ben, kendimi öldürmek isterim; kendini seversen, beni bu harâbe içinde bırak. Zira benden sana arkadaş olmaz.

Benim için bu kadar yollar aşıp gelmişsin. Yoluna köle olayım aziz dostum, hakikaten meşakkat çektin. Madem ki aradığın o kimsesiz ve bedbaht zavallıyı buldun, biraz konuşur, Allah yardımcın olsun der, geçer gidersin. Korkuyorum ki şimdi iyilikle beni terk etmezsen, sonunda meşakkatime dayanamayıp kaçmaya mecbûr olacaksın...»

Selâm, Mecnûn'a o derece müştâk idi ki; nu nasihat, kulağına girmedi ve şöyle dedi:

«Allah aşkına, ben susamışı arkadaşlığının saf pınarından mahrûm etme! Bırak ki seni kıble edinip bir namaz kılayım, bir yalvarayım... Eğer secdede hatâm olursa, secde-i sehv ile özür dilerim...»

Birçok ısrardan sonra; Mecnûn, muvafakat (râzı) oldu. Bunun üzerine Selâm, yemeğini çıkarıp sofra kurdu Yanında helva ve poğaça vardı. Mecnûn'a;

«Öyle suratını asma. Şöyle dostça, neşeli bir yemek yiyelim. Yemek yemekten çekinmen, fenâ bir şey değil. Ama birkaç lokma yemen de zarûridir. Vücûda kuvveti veren, yemektir.»

dedi. Mecnûn, onu şöyle yanıtladı:

«Ben, bu hususta müstesnâyım (ayrıyım, istisnâyım). Çünkü ben, yemek isteyen nefsimi esâsen mahvetmişim. Vücuduyla alâkalı olan insana ekmek ve helva kuvvet verir. Fakat ben, yaratılışta her şeyden münezzeh olduğum için beni gıdâsızlık öldürmez.»

Selâm, baktı ki bu ciğeri yanan âşık, gece-gündüz ne yiyor, ne içiyor, ne uyuyor, ne bir söze iltifat ediyor, ne de bir yüz görmek istiyor... Biraz teselli etmek istedi:

«Bu belâya sabret. Gönlün, dâimâ böyle mahzûn kalmaz. Birgün gelir murâdına erersin. Dünyâ, böyle kalmaz ki... Bu dönen dünyâ, her gün yeni bir tecellî gösterir. Göz açıp kapayıncaya kadar yüz tane murâd kapısı açılır. Bu kadar meyûs (ümitsiz) olma... Filhakika, bugün dertlisin. Fakat ne biliyorsun, yarın belki de arzuna vâsıl olursun (ulaşırsın) ve ağladığın kadar da gülersin...

Ben de senin gibi yaralı bir âşıktım. Allah, lûtfetti ve beni bu dertten kurtardı. Sen de kurtulursun; ağlama! Bu çektiklerin, unutulur gider. Bu sevgiden kanın kaynaması, gençlik ateşindendir. İnsan ihtiyarlayınca, bu alevli ocak söner...»

Bu sözler, Mecnûn'u hayli kızdırdı:

«Sen, beni bir sarhoş, hayâlperest bir mecnûn mu zannediyorsun? Ben, büyük bir aşk şehinşâhıyım ve vicdânımın huzurunda utanılacak hiçbir harekette bulunmamışımdır. Bu fânî şehvetlerden temizlik ile yıkanarak tamâmen mâsûm bir hâle geldim. nefsin her türlü pisliklerinden kurtuldum. Hevâ (istek) ve hevesimi (arzularımı) yendim. Benim varlığımın hülâsâsı, Aşk'tır. Aşk, bir ateş ve ben, onun içinde yanan bir od ağacıyım. Aşk gelip varlığımın evinde oturdu. Ben, pılıyı pırtıyı toplayıp oradan çıktım. Eğer bende bir varlık görüyorsan; o, benim değil, sevgilimin varlığıdır.

Eğer gökyüzündeki yıldızlar eksilirse, benim de çektiğim ıstırap, aşkımı eksiltebilir. Yerdeki kumları sayabiliyor musun? (O zaman) benim de gönlümdeki aşkı çıkarıp atabilirsin. Böyle münâsebetsiz şeyler söyleme ve haddini bil!»

Bu sûretle arkadaşına biraz edep dersi verdi ve artık onu iyi anlayan Selâm da, bundan sonra böyle aykırı sözler söylemedi.

Kimseye karşı küstâhlık etme... Zira arkadaşından özür dilemeye mecbûr olursun. Yay, sert olsun, gerçek olsun; pervâsızca alıp çekmeye kalkışmak, hatadır. Eğer gevşek ise, bir işe yaramaz. Sert ise, çekemezsin ve mahcûp olursun...

Bir müddet Mecnûn, Selâm ile beraber yaşadı. Onun, misafirine yegâne hediyesi, güzel gazelleri idi. Mecnûn'un her söylediği beyti o delikanlı, hıfzediyordu 8ezberliyordu). Mecnûn ise o kadar zayıf idi ki, ne uyuyor, ne de bir şey yiyordu. Halbuki Selâm, yemek, içmek ve uyumak zarûretindeydi (zorundaydı).

Selâm, yemekleri tükenince, Mecnûn'a vedâ etmeye mecbur oldu. Mecnûn, onu vahşi hayvanların arasından geçirerek yola çıkardı. Selâm, Mecnûn'dan duyduğu şiirler ezberinde olarak, Bağdat yolunu tuttu. Nerede bir kasîde okusa, duyanlar, ona hayrân oluyordu.[1]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.216-223.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Deniz, 22.11.2010, 11:51 (UTC):
leylayla mecnun kavusmus olsalardi eger..asklari bi omur surermiydi acaba..



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36892323 ziyaretçi (103087777 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.