Leylâ ile Mecnûn (3. Bölüm)
 

Ebru

Leylâ ile Mecnûn (3. Bölüm)

Nizâmî

Mecnûn'un Babası, Leylâ'yı İstemeye Gidiyor

Sevgilisinin diyârının yolunu Mecnûn'a kapadılar. Yani kuru, suyu kesilmiş ırmağın üzerinde bir köprü vardı, onu da yıktılar.[1]

Artık Mecnûn, tamamen ayrılık ıstırâbına düştü. Geceleri sabahlara kadar âşıkâne kasîdeler okuyor, her zaman Necit Dağı'na gidip orada yalın ayak feryâd ediyordu. Kendisi gibi yalın ayak, başı açık, sevdâya düşmüş, ayakları-başları çıplak birkaç dostu, ondan hiç ayrılmazlardı. Onlar da aşk yüzünden rüsvâ olmuşlar, masal olup dillere düşmüşlerdi. Mecnûn'un akrabâsı, onun bu hâlinden şikâyetçi idiler. Babası da bu mâcerâdan çok müteessirdi. Nasihat ettiler, dinlemedi. Uslansın diye bâzı hikâyeler söylediler, dinlemedi.

Nasihat, her ne kadar çok faydalıysa da; insan, bir kere aşka düştü mü nasihatler artık neye yarar? Zavallı babası, ne kadar üzülüyor, oğluna ciğeri yanıyordu. Buna çare bulmak için çok düşündü. Çâresiz kaldı, evdeki aile halkından bu hâlin sebebini sordu. Hepsi de;

«O, filân kıza gönül verdiği için böyle perdeden hârice çıkmıştır.»

dediler. Mecnûn'un babası, işi anlayınca gül gibi oğlunun çehresinden bu ıstırâb tozunu gidermeye karar verdi. O dünyayı aydınlatan inci (Leylâ) ile murâdının tâcını süsleyecekti. O kabîlenin ziyneti olan Leylâ'yı bin türlü izzet ve ikrâm ile gözbebeği oğluna isteyecekti. Kabîlenin ihtiyârları da bu arzusuna muvafakat ettiler: O delinmemiş inciyi onun tek cevheri (oğlu Mecnûn) ile çiftleştireceklerdi. Bu cemaat, sözbirliği ederek kalkıp gidecekler, nikâh yoluyla Mecnûn'u ay gibi güzel Leylâ'ya eriştireceklerdi.

Seyyid-i Âmirî (Mecnûn'un babası), bu karar üzerine artık neşelendi. Ağlamaktan vazgeçti. Mükemmel bir yol hazırlığı yaptıktan sonra kalabalık bir mâiyetle ve büyük bir debdebe ile yola çıktı. Leylâ'nın kabîlesi, bunu işitince hepsi de yola çıktılar ve bunları sevgi ile karşıladılar. İkrâmlar ettiler. Sonra Seyyid Âmirî'ye arzûsunu sordular ve;

«Maksâdını söyle ki, bilelim ve onu yerine getirerek şükrânlarımızı edâ edelim.»

dediler. Seyyid-i Âmirî,

«Benim arzum dostluktur. Her iki tarafın da saadetini temennî etmeye geldim.»

dedi. Sonra Leylâ'nın babasına dönerek;

«Birbirini seven iki kalbi sevindirelim. Kızını oğlumla evlendirmek istiyorum. Bu ciğeri yanmış çöl çocuğu, senin çeşmene gözlerini dikmiştir. Güzellik suyuna mâlik olan her çeşmeden susamış su içerse, onun canına siner. Bu dileğimi ortaya atarken hiç utanmıyorum. Bilirsin ki bu zamânın en meşhûr adamı, benim. Zenginim, hazînem vardır. Sevgimi de, kinimi de yerine getirmek için ne lâzımsa hepsi de bende vardır. Ben, inci almak istiyorum. Sense inci satıyorsun. Eğer aklın varsa, malını satarsın. Ne istersen ondan fazlasını vereceğim. Şimdi para ederken, elindeki şeyleri sat.»

dedi. Bu güzel sözlere Leylâ'nın babası, şu cevâbı verdi:

«Bu söz, söylendiği gibi kolay ve mantıkî değildir. Sen, istediğin kadar söyle; felek, bildiğini okur. Gerçi sözünü pek güzel buluyorum. Fakat, kızgın ateş üzerine nasıl oturabilirim? Bu hesapta bir tane dostluk varsa, yüz bin tane de düşmanın dilediği şey (fenâlık) vardır. Her ne kadar oğlun sevimli ve güzelse de, kutlu ve uğurlu değildir. Delilik alâmetleri gösteriyor. Deli, bizim ailemize yakışmaz. Evvelâ Cenâb-ı Hakk'a duâ et ve o, bu illetten kurtulduktan sonra kız iste. O, tamamen akıllanıncaya kadar bundan artık bahsetmesen iyi olur. Sakatı olan bir inci, satın alınmaz ve diziye dizilmez. Bilirsin ki Arap, ne kadar ayıp arar ve bulmak ister... Eğer ben, arzunu kabûle dersem; bana ne derler? Artık bu sözü unutalım.»

Âmir kabîlesi, bu sözün üzerine sustular, bir şey söyleyemediler ve geri dönmeye karar verdiler. Ümitsiz ve incinmiş bir halde geri döndüler. Her biri, gâmlı bir garibe benziyordu. Bu zavallının derdine devâ olmak için hazîneler saçmayı göze aldılar. Nasihatler ettiler; fakat bu nasihat, ateşin üzerine çalı atmaya benziyordu. Diyorlardı ki;

«Burada o sevdiğinden daha cana yakın güzeller vardır. Yâkut dudaklılar, inci gibi parlak yanaklılar, misk kokulu ve keten elbiseli dilberler vardır. Her biri, bir sevgili olmaya lâyık, her biri, ilkbahardan daha güzel... Karşında yüz tane dost ve tanıdık dilber varken, niye gidip bir yabancıya gönül veriyorsun? Bırak da o iyi ve güzel kızlardan bir güzelini sana alalım. Gönlünü okşayan bir yâr ile süt şeker nasıl imtizâç ederse; öyle de kaynaşır ve sevişirsiniz.»

Leylâ'nın Aşkı İle Mecnûn'un Ağlayıp İnlemesi

Akrabâsının bu nasihatleri, Mecnûn'a o kadar acı geldi ki; perişân oldu ve üstünü başını yırtmaya başladı:

«Bir ölü, kefeni ne yapsın»

diyordu.

«İki cihânın dışında tahtını kurmuş bir pâdişâh, bir gömleğe sığar mı?»

Azrâ'nın aşkı ile dağları, sahrâları dolaşan Vâmık gibi olmuştu. Artık evi-barkı terk etti. Kaftanını yırtıyor, zırh dikiyordu. Kendisini bağlayan bütün alakâlardan sıyrıldı. Eteğini yakasına kadar yırtmış, gaipler gibi uzaklarda yaşıyordu.

Mecnûn, kendi âleminde yaşıyordu. Kendisini görenler, Lâhavle okuyarak yanından uzaklaşıyorlardı. Deli gibi mahalle mahalle dolaşıyor, Leylâ, Leylâ diye sevgilisini çağırıyordu. İhrâmı yırtılmış, baş açık, melâmet mahallesine düşmüştü. İyiyi-kötüyü ayırt edemiyordu. Yemânî yıldızının şevkiyle okuduğu sevgi ezgilerini her duyan, ezberliyordu. Herkes, onun bu kudretine hayrân oluyor ve hâline ağlıyordu.

O, insanların varlığından bile bîhaberdi. Kendisini ayıplayacaklarını düşünmüyordu bile. Dünya ile alakâsını kesmiş, ne ölüye ne de diriye benziyordu. Bir çamur parçası gibi hakîr, taş üzerine düşmüş; bağrını da diğer bir ıstırap taşı eziyordu. Şimdi tortu hâline gelen o sâf şarap gibi berrak vücûdu, bu iki taş arasında ezilmiş ve parçalanmıştı. Ciğeri erimiş bir mum gibi gönlünde dert yarası, eşini kaybetmiş bir kuş gibi yüzü toz-toprak içindeydi. Bu hâliyle artık şehirde duramazdı. Sahrâlarda yaşamaya başladı. Dâimâ ağlıyor ve;

«Eyvâh, ne yapayım? Derdime nasıl devâ bulayım?»

diyordu.

«Evden barktan öyle avâre oldum ki, evimin yolunu bile bilmiyorum. Ne evimde sığınacak bir yer var, ne de sevgilimin diyârına gitmek imkânı... Ne haysiyetim, ne de şerefim kaldı. Artık hayatta bana sevinç veren hiçbir şey kalmadı. Artık göçüp gitmeliyim. Topal bir av gibi önünden kaçamayıp avlandığım güzelin okuna her ân hedefim. Ben, ona candan mutîim. Beni öldürsün diye yalvarıyorum. O, bana sarhoş derse, sarhoşum. Deli derse deliyim. Madem ki deliyim, sarhoşum; bende gönül arama! Kader, öyle deli etti ki, hiçbir zincir, beni zapt edemez. İşim, öyle harâb oldu ki, artık düzelmesi imkânsızdır. Keşke bir toprak yığını çöküp, ömrümü rüzgâra verseydi. Yâhut bir yıldırım düşseydi de her şeyimi bir anda yıkıp mahvetseydi...

Beni ateşe vurup canımdaki bu ıstırap dumanını savuracak kimse yok... Beni bir timsahın ağzına atıp dünyayı benim ayıbımdan kurtaracak kimse yok... Ben, ailemin yüzünü yerlere düşürmüş bir evlâdım. Halk, bana divâne diyor. Anam-babam, bana yolunu şaşırmış bir zavallı nazarıyla bakıyor. Akrabâm, bu hâlimle muzdarip; dostlarım benden utanıyor. Harâbım, hastayım... Kanımı döken, kısastan kurtulmuştur. Canım, ona helâl olsun...

Ey işret ve saz âlemlerinde yaşayan dostlarım, cümlenize elvedâ... Elde olan şarap şişesi düştü ve kırıldı. Yolumda şişe kırıldı ama; beni düşünenlerin ayakları incinmesin diye, sel geldi, cam parçalarını silip süpürdü. Ey derdimden, âhımdan habersizler... Artık beni bırakın! Ben, mahvolmuş bir adamım... Beni aramayın... Mahvolmuşlarla konuşmayın... Ne zamana kadar bana böyle zulmedeceksiniz? Beni derdimle baş başa bırakın... Bu diyârdan beni kovmayın. Zaten ben kaçıp gitmek istiyorum. Fakat ne yapayım ki, yere yuvarlanmışım...

Ey sevgilim, gel, elimi tut! Sana gönlünü veren bu hasta, senin yolunda ölmektense seninle yaşasın; bu, daha iyidir. Bir selâm ile gönlümü hoş et. Bir haber gönder ki ömrüm tâzelensin. Akıl ve tedbîr konusunda divâne olan benim. Niçin zincir, senin boynunda olsun? O zülüf zincirini boynuna atma! O ip, benim boynuma yakışır. Gönlümün diktiği her şeyi zülfün yırttı... Bu perde yırtmayı (insanın âr ve nâmus perdesi) ona kim öğretti? Zülfünün gönül çalması, kuvvet ile değildir. O, bir hindu (hırsız)dur. Hâdisât ise kördür.»[2]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Köprü yıkmak, mahrûm etmek demektir.
[2] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.76-82.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36776438 ziyaretçi (102886156 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.