Leylâ ile Mecnûn (7. Bölüm)
 

Leyla ile Mecnun

Leylâ ile Mecnûn (7. Bölüm)

Nizâmî

Leylâ'nın Ahvâli

Güzellik âyetinin serlevhâsı, güzellik mülkünün şerinşâhı, yedi gök güzelliğinin hülâsâsı, yedi yer (vücut, yedi âzâ) güzelliğinin bütün câzibelerini kendinde toplayan Leylâ... O Leylâ ki yanağının parlaklığı, gökyüzündeki Ay'ı kıskandırır. Endâmının güzelliği, bostandaki servin(in) yüreğini yaralar. İşve ve cilvesiyle âşıkları yeis ve ümide düşüren, Ay ve Güneş'in mirasçısı Leylâ...

Putperestlerin mihrâbı odur. O, sarayın kandili ve bostanların servi(si)dir. Aşkın da eşidir nazın da eşidir. Hem hazînedârdır (naz), hem de hazînesini sarf eder (niyâz). İpeklere bürünenlere asıl süsü veren odur. Şekercilere sermâye veren odur. Binlerce incinin gönül bağı, binlerce Mecnûn'un zincirini sürüyen odur.

Leylâ, güzellikte ilâhî bir mûcize idi. Bütün bir şehrin gözü, ona dikilmişti. Taravetli gülü tâzelik goncasından, elinde kadeh, henüz çıkmıştı. Serv(iy)e benzeyen boyu uzamış, şarap renkli hurması (dudakları) daha olgunlaşmıştı.

Güzelliğiyle âşıkların gönlünü aydınlatmak, eğer bir bahçeye benzetilirse; Leylâ, bu bahçenin içinde büyüyor, serpiliyordu. Yan bakışla halkı kavurup duruyordu. Gözleri o kadar büyüleyici idi ki, yarım gamze ile yüz memleket alırdı. Gamzesiyle bütün milletlerin gönüllerini yağma ederdi. Onun kemendinden kurtulan bir av, yoktu. Çünkü gamzesi, yakalıyor; zülfü, bağlıyordu. Misk gibi siyah ve âhû kadar güzel gözleri, hem miski hem de âhûyu avlardı.

Av zamanında zülfünün halkası, aslanların boynunda zincir olurdu. Yüzünden gül, dudağından bal vücûda getirdiği zaman, sâf şeker, ona hayrân olurdu. Onun bu tatlı reçeli uğrunda binlerce nâzenin, ona gönül vermişti. Zülfü, bûse isteyenlerin yolunu süpürür, kirpikleri ise "Allah versin!" derdi. Zülfü, kement takıp kendine çeker; kirpikleri, iki çatallı mızrak ile "Uzak ol!" derdi. İki yanağı ile [1] Ay'ı mağlup etmiş ve güzelliği, iki piyâde [2] ile güle kiş demişti.

Boyu, mevzûn bir serv(iy)e benzerdi. Yüzü de o serv(i) üzerinde sülün gibi lâtif dururdu. Dudakları, şekerle alay ederek güldüğü zaman saf eder, hiddetinden parmaklarını ısırırdı. Dudakları, bûseden bahsettiği zaman, şeker kutusunun biçâre hâline sanki teessüf ederdi. Yüzlerce gönül, yanılıp üstü açık olan çene çukuruna (Yusuf düştüğü gibi bir kuyuya) düşmüştü. Zülfü ise bu kuyuya düşen, onunla kurtulsun diye; gönüllerin yoluna bir ip atmıştı.

Bu kadar nâzlı ve bu kadar güzel olduğu hâlde; işte bu Leylâ da aşka düşmüştü ve kan ağlıyordu. Fakat, nihâyet bir kız idi. Bükülüp kaldırılan perde gibi, ıstıraptan kıvrım kıvrım kıvrandığı halde, perde arkasında oturmaya mecbûrdu. Bâzen gizlice evin üst katına çıkar, sabahtan akşama kadar etrâfına bakınır, Mecnûn'u görmek isterdi. Âh, onunla bir an baş başa kalabilse; sevgilisine derdini dökse!

Leylâ, rakîb ve düşman korkusundan gece yarısı gizli gizli âh-u feryâd ederdi. Mum gibi acı gülüşler içinde yaşıyordu. Tatlı gülüyor, fakat acı ağlıyordu. Gül gibi yanağını gözyaşıyla hırpalıyor, odun parçalarından Mecnûn'un heykelini yapıyor, kendisini böylece avunduruyordu. Ayrılık ateşinden öyle için için yanıyordu ki, ne dumanı çıkıyor, ne de ışık veriyordu. Dert aynasını [3] önüne koyuyor ve ancak kendi hayâliyle arkadaşlık ediyordu. Güzelliğiyle zâhiren rüzgâr gibi fitneler koparır; fakat gizlice toprak gibi ciğerini yerdi.[4]

Gölgesinden başka perdedârı, perdeden başka da kendisini tesellî eden yâri yoktu. Gölgesine sırrını, derdini dökerdi ki; geceleyin gölgesi dâhî (bu dert yüzünden) uyuyamazdı. Ateş ile su arasında [5] yaşayan Leylâ, bu hâliyle bir periye benziyordu.

Kadının çalgıcısı, iğ sesidir. Ok ise pâdişâhın yeleğinde [6] bulunan bir âlettir. O, iki başlı iği elden bırakmış, bir başlı oku almıştı. Ok, böyle bir başlı olduğu için müessirdir. İğ ise iki başlı olduğu için dönüp durur. Leylâ'nın da tek başına yaşadığı için feryâd ve figânı, müessirdi. Deryâlarca cevher çıkarıp onları gemi gemi gözlerinden döküyordu. Gizli gizli gâm yer dururdu. Gâm, onu yer ve bu işi yaptığına hiç gâm yemezdi. Altın bir halka takılı kulağını halka gibi kapıya koymuştu. Kendi kulağının halkası (aşka köle oluşu) ile memnûndu.

Ay çeşmesinin nûrunu aramak için gözü çeşme gibi yollarda kalmıştı. Acaba kim ona sevgilisinden bir haberi bir selâm getirecek diye bekleyip dururdu. Necit Dağı'ndan esen rüzgâr, Leylâ'da vefâ kokusundan başka bir şey bulamazdı. Yine o dağdan kopan her bulur, Leylâ'ya lütûf ve ihsân yağmuru serperdi.

Evde ne zaman baksa, Mecnûn'un bir gazelini okuyana rastlardı. Pazardan gelen her çocuk, ondan muhakkak bir beyit ezberlemiş olurdu. Evin önünden herkes bir beyit ile ona Mecnûn'dan bir haber söylerdi. Mecnûn'un ateşîn gazellerini akarsu gibi latîf ve selis gazeller ile karşılar ve gizlice gönlünün kanıyla yoğurduğu bir kağıda o beyitleri yazıp yola atardı. Bu sûretle bu beyaz bir güle benzeyen Leylâ'dan o servi boylu delikanlıya haberler giderdi.

O kağıdı bulan kimse, okur ve şevkinden raksederek götürür, garip Mecnûn'a verirdi. Zira bu şiir, Mecnûn'a derhal güzel ve orjinal bir şiir ilhâm edecekti. Ve hakîkaten de öyle olurdu. Mecnûn da bedâheten, Leylâ için bir gazel söylerdi. Bu sûretle iki sevgili, bir nevî haberleşmiş olurdu.

O iki sarhoş bülbülün güzel terennümleri, âlemin her türlü gâm ve kederini (belbele) giderirdi. O iki güzel sesli ibrişim tel, birçoklarının sazına tel olurdu. Rübâbın telinde, çenkin feryâdında dâimâ o iki âhengin samîmî (bir renkli= nağmeleri inlerdi. Onların her ince ve nükteli sözleri, muhakkak çenk ve ney ile terennüm edilirdi. O birbirine uygun (hemterâne) iki âşıkın nağmesinden küçük çocuklar bile mûsıkîşinâs olmuşlardı.

Düşmanlar,  homurdanmaya başladılar ve dil uzattılar. Onlar, bu hezeyân edenlerin sözlerine karşı kendilerini gözyaşlarıyla yıkayarak temize çıkarıyorlardı. İki muzdarip âşık, bir seneyi böylece yalnız birbirlerinin hayâline kanaat ederek geçirdiler.[7]

<< Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Rûh-satranç ıstılâhı.
[2] İki yanak: Satranç ıstılâhı.
[3] Hastaların yaşayıp yaşamadıklarını anlamak için ağızlarına tutulan aynadır. Eğer yaşıyorsa; ayna, buğulanır.
[4] Toprağın ciğer ve gönül sâhibi insanları yuttuğu için. Ciğerini yemek, ıstırap çekmek mânâsındadır.
[5] Ateş ile su: Aşk ateşi ile göz yaşı.
[6] Yelek: Ok zarfı
[7] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.98.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36696332 ziyaretçi (102743324 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.