Leylâ ile Mecnûn (9. Bölüm)
 

Aşk, Leyla ile mecnun

Leylâ ile Mecnûn (9. Bölüm)

Nizâmî

İbn-i Selâm'ın Leylâ'yı İstemeye Gitmesi

Bu bağın zevk u safâ fihristini yazan, sözün sağrısına şöyle dağ vuruyor ki (râvî, şöyle rivâyet eder ki):

O ay gibi güzel Leylâ, bağa gittiği gün öyle süslenmişti ki, ayın on dördü gibi olmuştu. Servi gibi boynunun üstüne gül destesi (yüzü) bağlamış gül yağı ve gül bazarını kesada vermişti. Kıvırcık saçları, zincir halkaları gibi büklüm büklüm düğümlenmişti. Benî Esed kabîlesinden bir genç, onu böyle bütün gülleri açılmış bir gülistân gibi gördü. Bu genç, hünerli ve değerli bir zâttı. Arap nazarında mertebesi yüksekti. Birçok kabîleler, ona hizmet ve hürmet ederlerdi. Herkes, onu severdi. Adı, İbn-i Selâm idi. Çok zengin ve kudretliydi. Herkes, onun büyüklüğünü, güzelliğini parmakla gösterirdi.

İbn-i Selâm, o parlak meş'âleyi görünce, ona mâlik olmak için rüzgâr gibi bir çâre aramaya koştu. Çok parası vardı; fakat haberi yoktu ki rüzgâr, meş'ale ile geçinemez. Yerine yurduna dönünce Leylâ ile evlenmek arzûsuna düştü. O, bir Ay idi. Bilmiyordu ki Ay'ı kimse kucaklayamaz. Çâreler düşündü. Nihâyet, Leylâ'yı istemek için bir adam gönderdi. Hileler yaptı, toprak gibi yerlerde süründü, toprak gibi altın saçtı. Binlerce şâhane hazine, ona göre de sürülerle hayvan vaat etti. Nihayet arada tavassut eden adam, Leylâ'yı istemeye gitti. Anasına babasına İbn-i Selâm'ın bu isteğini anlattı.  Her ikisi de bu talebi yerinde buldular. Yalnız;

"Bu işte acele etmeyelim. Zira biraz rahatsızdır. İyileşincebu saadetimizin şükrânesi olarak nikah yaparız. Bu hayırlı nikah da inşallah çabuk olur. Şimdi vaat ediyoruz. Bununla kânî olsun. Bağımızın goncası, açılıp dikenlerinden kurtulunca; onun boynuna altın bir gerdanlık takar ve size teslim ederiz."

dediler. Artık İbn-i Selâm'a sabretmek düşüyordu. Yerine döndü ve müsterih beklemeye başladı.

Nevfel'in Leylâ İle Görüşmesi

Leylâ, mahfenin perdesi arkasında bu kadar kapalı yaşamaktan muzdaripti. Artık her şeyi göze almıştı. Hakkında ne derlerse desinler; o, nâm ve şeref perdesinden çıkmış, nay ve çenk perdesine gitmişti. Gazel okuyanların ağzına düşmüş; şöhreti, güzel kokular gibi her tarafa yayılmıştı.Âşıkların sazının meşhûr bir bestesi olmuş, çalgıcıların "def"lerinin yarasını tatmıştı. Zülfü gibi kıvranmaya mahkûm, dostu yok, huzuru yok, uykusu yoktu. Mecnûn ise çölde bahtı gibi perîşân, vahşi hayvanların arasında kılavuzsuz, bâkir dolaşıp duruyordu. O kadar mecâlsizdi ki, vücudunun zayıf karıncasını bin meşakkatle sürüklüyordu. Bin dert ile bir beyit okuyabiliyordu. O kadar vecitli idi ki, Necit üzerinde sanki bir şeyh olmuştu. Fakat Şeyh-i Necdî (Şeytân) değildi. Aşk mızrâbının nağmelerine uyarak raksediyor, âhının şiddetinden fırtına gibi tozu dumana katıyordu.

Onun âhını işiten her âşık, üstünü başını paralardı. O diyârın merhametli insanlarından birisi vardı ki, su verilmiş çelik kadar sert ve kuvvetli, fakat şefkatte, merhamette mum gibi yumuşaktı. Bu zâtın adı, Nevfel idi. Gâyet kahraman olduğundan bütün o civâr halkını itaati altına almıştı. Kılıcı ile ordular mağlup eden Nevfel, sevgide bir ceylân yavrusu, gazap zamanında ise bir arslan olurdu. Hem zengin, hem de kuvvet sahibiydi.

Birgün o taraflarda avlanmaya çıkmıştı. Mağaralar arasında av arayarak dolaşıyordu. Bir dertli gördü. Yürümeye tâkati kalmamıştı. Feyâd ü  figân içinde garip, kimsesiz bir mihnetzede... Allah, dostlarından ırak etsin, tam düşmanın istediği bir halde zavallı... İnsanlardan ürküp kaça bu biçârenin peşine birkaç vahşi hayvan da takılmıştı. Nevfel, bunun kim olduğunu sordu. Mâcerâsını anlattılar:

"Bir kadının sevgisinden böyle divâne oldu. Gece-gündüz beyitler okuyarak sevgilisinin misk kokusunu rüzgârlardan sorarak dolaşır durur. Onun kokusunu getiren her rüzgâra yüzlerce beyit okur. O diyardan gelen her buluta şeker gibi tatlı şiirler söyler. Her taraftan yolcular gelip bu garip mazlûmu görürler. Ona şarap ve yemek getirirler. O, bin ısrar üzerine belki bir kadeh şarap içer. Onu da sevgilisinin hâtırâsını yâd ederek içer. Her işte dâimâ onu düşünür. İşte onun işi gücü budur."

dediler. Nevfel, Mecnûn'un hâlini işitince;

"Bu biçâre âşığı murâdına kavuşturmak, insanlık icaplarındandır. Ben, buna gayret ederim."

dedi ve atından inip Mecnûn'u yanına çağırdı. Beraber sofraya oturdular. Anlattığı harâretli masallarla Mecnûn'u mum gibi yumuşattı. Çünkü sevgilisinden bahsedildikçe bir lokma yemek yemediğini gören Nevfel, mütemâdiyen (sürekli) Leylâ'dan bahsetti. Mecnûn, çok sevindi. Onunla hem yedi, hem içti. Coştu, kasîdeler okudu. Her söz üzerine irticâlen gâyet güzel beyitler okuyordu. Tatlı sözlü Nevfel de güzel müjdelerle onun harap gönlünü biraz sevindirdi:

"O nûrlu çırağın ayrılığından mum gibi muzdarip olma. Onu para sarf ederek, kuvvete müracaat ederek sana alacağım. Kuş olsa uçsa, benim pençemden kurtulamaz. Taş içinde kıvılcım olsa, demir ile onu elde ederim. O Ay gibi güzel, senin zevcen olmadıkça kemendimi kısmam."

dedi. Mecnûn, ümide düşerek teşekkürler etti ve;

"Güzel kokusuyla beynimi saran bu hikâye, eğer beni aldatmıyorsa çok tatlı bir şeydir. Anası, onu benim gibi bir deliye vermez. Rüzgâra gül verilmez. Ay yavrusunu ifrit yavrusuna nasıl verirler? O, bizim taraflara nasıl gelir? Divâne, yeni aya yaklaşamaz. Derdime çâre bulmaya çok çalıştılar, olmadı. Bahtımın siyah gömleğini çok yıkadılar, temizlenemedi. Çok beyaz gümüş harcadılar, fakat tâlihsizliğime (siyah kilimlik) çâre bulamadılar. Eğer bunu başarırsan, bu muvaffâkiyet, kerâmet nevinden bir şey olurç Yoksa benim tâlihim, dâimâ aksidir. Yalnız, korkuyorum ki beni yarı yolda bırakırsın. Avı ele geçirmeden benden ve işinden elini çekmeyeceksin. Böyle davul gibi gürlüyorsun. Allah vere de içi boş çıkmasa. Eğer ahdına vefâ edersen; Allah, sana ecrini verecektir. Çünkü büyük bir hayır yapacaksın. Yoksa bu sözün gösterdiği hayat verici çeşme, bir seraptan başka bir şey değilse beni bırak; ben de işime bakayım. Başımın çâresini göreyim. Bu da sevap olur."

dedi. Nevfel, bu sözlerden müteessir oldu ve ona yardım etmek hakkındaki kararı daha da kuvvetlendirdi ve;

"Evvelâ Allah'ın bir olduğuna, sonra peygamberliğini kabul edenin aklını iman ile süsleyen Hz. Muhammed'in peygamberliğine yemin ederim ki, gerek para, gerek kuvvet, ne lâzımsa sarf edeceğim. Kurt gibi değil aslan gibi çalışacağım. Ahdimi yerine getireceğim ve istediğimi elde edinceye kadar sabır, yemek ve uyku, bana haram olsun. Lâkin senden de bir ricâm var. Bu deliliği elden bırak. Biraz sakin ol. Birkaç gün, gönlüne sahip çık. Senden bu ateş gibi gönlü bir yana bırakmak, benden de bu demir kapıyı açmak."

dedi: Mecnûn, bu tatlı şerbeti (ilâcı) görünce; onu içerek hayata kavuşabileceğine inandı ve biraz sükûn (sakinlik) buldu. İnsanlardan ürküp kaçmak âdetini bıraktı ve sabretti. Bu vakit, onun ateşini biraz teskîn etti. Nevfel, onu beraber alıp götürdü ve kendi yurdunda misafir etti. Mecnûn da onun sayesinde biraz rahata kavuştu.  Hamama girdi. Elbiselerini değiştirdi. Rahat ve huzur içinde şarap içmeye başladı. Arap usulü üzere başına sarık sardı. Mey ve saz meclisleri yaptılar. Mecnûn, bu meclislerde sevgilisi için güzel gazeller söylüyordu.

Nevfel, Mecnûn'u o kadar seviyordu ki, bulut gibi başına inciler saçıyordu. Bu rahat içinde yiyip içen Mecnûn, çok iyi beslendi. Sarı yüzü, erguvan gibi kızardı. Bükülmüş kameti, doğruldu. Misk renkli siyah hattı (sakalı), Ay gibi yüzünü çerçeveledi. Her koklayana güzellik kokusu veren o gülden rüzgâr, neler aldı ise geri verdi. Aydınlatan sabah, tekrar gülümsedi. Güneş, tekrar dişini gösterdi (güldü). Çöle zincirlerle bağlanan ve evde ancak bağlandığı takdirde duran Mecnûn, şimdi akıllandı ve artık evde oturmaya başladı. Taze bir çimene benzeyen Mecnûn, asıl yeri olan bağa kavuştu ve kırmızı güller, ona kadeh sundular.

Mecnûn, artık büyük ve derin meseleler konuşulan meclisin sâkin, vakûr ve akıllı bir şahsiyeti oldu. Onu misafir eden büyük zât, onu ne kadar nazlı ve hoş tutuyordu. Onsuz hiçbir zevk meclisinde bulunmazdı. Onun güzel simâsı, karşısında olmazsa şarap içmezdi. İki-üç ay, böyle zevk içinde şarap içip eğlendiler.[1]

<<  Önceki Sayfa / Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar ve Dipnotlar

[1] Nizâmî, "Leylâ ile Mecnûn", Milli Eğitim Bakanlığı, İslâm Klasikleri Serisi, Ankara 2001, s.108-115.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: jasmin, 24.11.2010, 15:12 (UTC):
leylayla mecnunun askı baya hakıkatlıymıs masallah 10-15 sayfadan once bıtmedı...;P

Yorumu gönderen: kim, 10.06.2010, 14:13 (UTC):
ne buyuk askmiski mecnununki yillardir en guzel yazilara siirlere sarkilara konu olmus..onunki gibi bi aska ulasabilirmi bugunki bencil küflü gonuller bilinmez..yinede umut edip ne mutlu mecnunun leylasi olabilenlere diyorum..sanirim bu kadar detayli ve emek verilerek hazirlanmis leyla ile mecnun yazi dizinini ilk kez okuyorum severek tabi.. umarim devami yakinda gelir..emegine saglik..



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36898012 ziyaretçi (103098014 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.