Mısırlı Sinuhe
 

Mısırlı Sinuhe, Mika Waltari

Mısırlı Sinuhe

Kategori: Tavsiye Kitaplar >> Kitap Tanıtımı

Mısırlı Sinuhe, Mika Waltari, roman, Türkiye yay. ilk baskı; İst. 1955. yeni baskı; IQ yay, İstanbul, 2002.

“Dağ başında rastladım ak sakallı birisine
bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
sordum ona, aşk ne ustam, hayatın sırrı ne?
tepeden tırnağa aşığım ben
koskoca bir hayat var önümde;
Dedi,‘sevda kuşun kanadında
ürkütürsen tutamazsın,
ökse ile sapanla
vurursunda saramazsın.
hayat sırrının suyunu
çeşmelerde bulamazsın
ansızın bir deli çaydan
içersinde kanamazsın'”

Cem Karaca, Töre Albümünden

Bay Sinuhe,

Sahaflarda, yer tezgahında rastladığım bir romana adını veren kişiliğinle tanışalı aslında uzun zaman oldu. Yıpranmış, sayfalarının bir kısmı yırtılmış karton kapaklı romanın yazarı Mika Waltari, Finlandiyalı bir filozof ve ilahiyatçı . İlgimi çeken ilk şey, romanın Türkiye yayınevi' adlı bir yayınevince 1955 yılında basılmış olmasıydı. Yıllar önce ilk okuduğumda, Freud'un 1938'de yayınladığı 'Musa ve tektanrıcılık' isimli kitabında Yahudiliğin ilk kaynağı olarak betimlediği antik Mısır'ın aykırı firavunu Akhenaton dönemini ele alması ve adeta Freud'un tezlerini romanlaştırmış oluşu aklımda kalmıştı. Ayrıca, Mısır sarayı ve Firavunun özel hekimi, başkomutanın gizi ajanı, imparatorluğun 'derin devlet' kişiliklerinden biri, adalet ve barış yanlısı tektanrıcı bir kişilik olarak çizilen 'Sinuhe' tipi de başlı başına orijinaldi. M.Ö. 1375-1345 yılları arasını, yani bugünden neredeyse 3500 yıl öncesini konu edinmesi, adeta zaman yolculuğu duygusu yaşatan sade ama gerçekçi anlatımı romanın bir başka özelliğiydi.

Ancak, bu mektuba konu edinmemin başka bir sebebi var, o da şu; Sinuhe, hayat ve ölüm, Tanrı ve insan, aşk ve acı, savaş ve barış, iktidar, güç, ihtiras, zenginlik ve yoksulluk, isyan ve itaat...... insanlığın yaşam serüveni adına ne varsa, hepsinin üstüne düşünen, neden ve niçin'lere cevap arayanlar için, bilinen cevapları tarihin derinliklerine inip canlandırarak çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor. Güneşin altında değişen ne var? sorusuna ya da hayatın sırrı'na dair o kadim sorulara ve cevaplara dair 'bir mavi sızı' hissi veriyor.

Sinuhe,

İnsanoğlunun ilk uygarlık havzalarının büyük nehirlerin verimli kıyıları olduğunu biliyoruz. Ancak Mısır ya da Nil, bir çok tarihçiye göre, Sümer ve Babil'le eşdeğer bir ilk memba özelliği taşıyor. Aynı zamanda Hitit, Fenike, Akad, İon siteleri ve Mikene (Girit) gibi uygarlıkların da en önemli esin kaynağı. Özellikle, batılıların kendilerine kök seçtikleri ve ‘Yunan' olarak adlandırdıkları, gerçekte ise , tarihçi Heredot ve Solon gibi İon filozoflarının seyahatleri sayesinde,Batı Anadolu İon site devletlerinin ilham merkezinin antik Mısır olduğunu belirtmek gerek. Bu özelliğinin yanında, Tanrılık iddiasındaki kral tipi olarak 'Firavun' geleneği, onun bürokratik mekanizması olarak 'Haman', yani din adamı/Rahipler sınıfı ve tabii Nil'in verimli kullanımına dayalı sulama bentleri, barajlar, tarım, kentleşme, mimarlık gibi birbirini geliştiren o döneme ait ileri bilim ve teknik kullanımından oluşan gelişkin devlet yapısı gibi özellikleriyle antik Mısır, bugün dahi büyülü bir uygarlık durumunda. Tabi, 'tektanrıcılık' yani ilahi/kitaplı büyük dinlerin, İbrahimî geleneğin en önemli halkalarından Yusuf ve Musa peygamberlerin nübüvvet vatanları olarak da, ayrı bir önem taşıyor.

M.Ö. 1370'li yıllarda, 15.ve 16. sülale olarak bilinen Asya/Kafkas kökenli Hiksos'ların yıkılışından sonra iktidar olan 18.sülale döneminde Mısır yerel tanrıları ve Kıpti Asabiyesi öne çıkıyor. Re ya da Amon/Atum (Mısırın ilk kralı, ilk yaratıcı, güneş) isimli tanrı, Osiris (ölüm sonrası yargılama tanrısı), Mot (ölüm), Hopi (Nil), Horus(Şahin) Baal (Boğa) gibi birçok diğer tanrıdan oluşan çoktanrılı teolojiye paralel bir siyasi/ekonomik düzen var. Saray, tapınak ve garnizondan oluşan üçlü iktidar sisteminin ilk ve en gelişkin modellerinden biri olarak antik Mısır İmparatorluğu, köle emeğinin kullanımı yani yabancı veya yoksul kitlelerin bayağı görülen tarım ve hizmet işlerinde zorunlu çalıştırılmasının organizasyonu açısından da, kapitalizmi aratmayan bir gelişkinliğe sahip. 18.Sülale'nin Mısır'ı yeniden toparlayıp, aşağı ve yukarı Mısırı birleştirdikten sonra, Nubya (Bugünkü Sudan-Somali-Eritre), Suriye, Mitanni (güney Anadolu), Yunanistan, Girit gibi bölgeleri fethetmesi, büyük bir dönüm noktası oluyor. Emperyal yayılma, beraberinde siyasi ve sosyal düzen kadar teolojik bir değişimi de zorluyor. Bu süreç, çoktanrıcılığın büyük bir ‘merkez Tanrı' etrafında yeniden yorumlandığı 3.Amonafis döneminde 'Aton' isimli bir ‘büyük Tanrı' inancını gündeme getiriyor. Aton, ilk başta bütün tanrıların reisi olan bir tanrı. Egemen unsur olan Kıptiler, bu dönemde Sami halkları ve zencileri aşağı gören bir üstünlük ideolojisi geliştiriyorlar. ve Aton işte bu üstünlüğün simgesi. M.Ö. 1375-1358 arasında hüküm süren Firavun Amanhotep döneminde bu 'Aton' inancı köklü bir reform geçiriyor. Amanhotep ismini 'Akhenaton' yapıyor, başkent olarak yeni bir kent inşa ederek 'Akhetaton' adını veriyor. Firavun Akhenaton, çok tanrıcılığı reddediyor, Aton'u güneş değil, güneş üzerinden her şeye enerjisini veren ‘büyük ve tek kudret' olarak tanımlıyor ve bu tek büyük tanrının, hakikat ve adaletin tanrısı olduğunu ilan ediyor. İnsanlar arası eşitsizliği ortadan kaldırmak için bir dizi reforma girişiyor; zenci, beyaz, Arap,Kıpti, zengin, yoksul, köle, efendi ayrımlarını kaldırıp tüm insanların Tanrının eşit çocukları olduklarını savunuyor. Amon ve diğer tanrıların tapınaklarını, heykellerini yıktırıp, mallarına el koyuyor. Aşağı tabakadan herkesin okuma yazma öğrenmesi için seferberlik başlatıyor. Sihir ve büyüyü yasaklıyor. Tanrı'nın tasvirinin yapılmasını engelliyor.

Ne var ki, Akhenaton'un bu teolojik devrimi, sosyolojik bir tepki ile karşılaşıyor. Eski düzenin temsilcileri olarak rahipler ve üst düzey komutanlar, bu yeni 'Din' ve düzene isyan ediyor. En önemlisi köleler ve diğer aşağı tabakadan kitleler de yeni dinden hoşlanmıyor. Durumlarından hoşnutsuz olmakla birlikte razı olduklarını gösterip, bu adil ve eşit düzenin kendilerini yeni sorunlarla baş başa bırakacağını düşünüyorlar. Ve art arda patlayan isyan ve kargaşalıklardan sonra rahiplerin ve askerlerin temsilcilerinden oluşan bir koalisyon, firavunu zehirleyerek tasfiye ediyor. Mısır tekrar eski düzenine dönüyor. Aton ve temsil ettiği her şey siliniyor, başkent yıkılıp yağmalanıyor ve eski başkent Teben'e geri dönülüyor.

Din dili ve dinsellik görünümü ile süren iktidar ve düzen kavgasının bu orijinal örneği, gerek birçok uygarlık tarihçisi ve filozofu, gerekse Freud gibi, Yahudilik üzerine kök araştırmalarına yönelen sosyal bilimcilerin çalışmalarıyla daha ayrıntılı bir şekilde irdeleniyor. Yeni arkeolojik araştırmalar, bu döneme dair bulguları gün ışığına çıkardıkça, daha ilginç bilgilerde edinebileceğiz.

Sinuhe,

İşte bu aykırı firavun Akhenaton'un doktoru ve dostu olarak yaşadığın maceranın anlatıldığı 'roman'ında, bu arkeolojik-tarihsel bilgilere koşut bir yaşam serüveni görüyoruz.

Akad kralı Sargon, Hz. Musa ve bir çok Mısır firavunun ‘suya bırakılan beşik' içinde bulunduğuna dair doğum efsanesi, senin içinde geçerli.

Yoksulların hekimi Senmut ve karısı Kipa, sana anne babalık ederek büyütüyor ve ‘Hayatın evi' denilen kutsal tapınağın okuluna kaydediyorlar. Okulun mezuniyet töreninde tanık olduğun bir olay, inançlarını sarsıyor; Baş rahibin, kutsal, dokunulmaz, tartışılmaz tanrı 'Amon'un heykelini tükürüğüyle temizlediğini görünce, o yerleşik kutsalları sorgulamaya başlıyorsun. Giderek, rahiplerin ve sahte tanrıların bir sosyo-ekonomik düzenin 'kılıfı' olduğunu keşfediyorsun. Din'in iktidarın maskesi olarak kullanımı, Aton'a inanan firavun Akhenaton'la tanışmanla birlikte, onun inancına ilgi duymana yol açıyor. Bu arada iktidarın diğer iki sacayağı, baş rahip Eje ve başkomutan haremhab ile de tanışıyorsun. Firavunun başkomutanı Haremhab (ki Akhenaton dan sonra Firavun oluyor) " gerçek Mızrakların ucundadır" diyen bir savaşçı olarak, Suriye de çıkan bir isyanı bahane ederek savaş çıkarıp bu ortamda güçlenmek istiyor. Haremhab, sana gizli bir görev vererek, Suriye, Babil, Mitanni, Hitit ve Girit yolculuğuna çıkartıyor. Bu yolculuklar boyunca, farklı toplumlar, uygarlıklar ve inançlar üzerine gözlemler yapıyor, çeşitli maceralar yaşıyor ve tabi görevinin icabı olarak bu ülkelerin askeri ve siyasi yapısı hakkında bilgiler topluyorsun. Babil'de esir bir Giritli kızı, Minea'yı kurtarıyor ve aşık oluyorsun. Girit'in deniz tanrısına inanan ve onun için düzenlenen yıllık boğa dansı töreninde kendini ona kurban etmeye adamış olan Minea'yı, bundan vazgeçiremiyorsun. Girit'teki tören sırasında Minea'yı kurtarmak için gizlice tapınağa girince, aslında bir fırtınayla kayaların arasına sıkışmış büyükçe bir deniz yılanının kovuğu üstüne tapınak inşa edildiğini ve uzun yıllardır rahiplerin bu 'Tanrı'ya canlı insanları kurban olarak sundukları gerçeğiyle karşılaşıyorsun. Üstelik, bir süredir bu yılanın ölmüş olduğu ve Tapınağa sunulan genç kızların geri dönmemesi için, rahiplerin onları içeride öldürdüğünü öğreniyorsun. Tabi Minea'nın bıçaklanmış cesedi başında yaşadığın şok, seni Aton'a biraz daha bağlıyor. Mısıra dönünce Amon ve Aton taraftarları arasındaki iç savaşla karşılaşıyorsun. Akhenaton safında halka ekmek ve silah dağıtıyorsun. Bu iç savaşta Amon rahiplerinin başı Eje ile ordunun komutanı Haremhab, "Mısır elden gidiyor, bu deli Firavun düzeni bozdu" düşüncesiyle ittifak yapıyor ve seni zorla onu zehirlemeye mecbur ediyorlar. Firavun ölünce, her ikisi de istediğini elde ediyorlar ve eski düzen kuruluyor. Halk saf değiştiriyor. Az kalan Aton taraftarları katlediliyor. Bir süre sonra Haremhab Hititleri yenip Muzaffer komutan olarak kendini firavun ilan ediyor. Sen ise, Aton inancını, adalet, eşitlik ve barışı savunmaya devam ediyorsun. Haremhab, sana, ‘düzeni bozmana müsaade etmeyeceğim' diyerek seni sürgün edip, göz hapsinde tutuyor. Yalnız bir şekilde yaşamaya mahkum iken, işte bu anılarını yazıyorsun. Anıların, Saray entrikalarını ve iktidar çatışmasını geçmişin derinliklerinden bugüne çağrışımlar yaptırarak bize resmediyor.

Örneğin, Mısır aristokrasisinin bakış açısını yansıtan Kraliçe Teje'nin "İyilik ve kötülük yoktur. Yapabildiklerimize iyi, yapamadıklarımıza da kötü deriz" şeklindeki sözleri, bugünün güç sahiplerinin felsefesini de özetliyor. Savaşlar ve katliamların sonucu olarak halk kitlelerinin güce tapar hale gelişi, cehalet,hurafe ve batıl inançlara sığınması, bugün de sürüyor. Güç sahiplerinin zeka dolu büyük oyunlarını, devletler arası hegemonya mücadelesini ve hepsinin tam ortasında yer alıp da yalnızlaşmayı, yalnızlaştıkça 'Minea' şahsında yaşadığın aşkın tek insani eylem olarak seni başka bir pencereden bakmaya yöneltişini, bizimle paylaşıyorsun. Mika Waltari'nin zihninde can bulan bir roman kahramanı olduğunu biliyoruz, ama eminim, tarih boyunca Sinuhe, ya da bir çok Sinuhe'ler yaşamıştır ve hikayeleri seninki gibidir.

Bay Sinuhe, dikkatimi çeken diğer bir konuya değinmek istiyorum. Romanda, kölen ve sadık dostun 'kaptah' tipi ile bugünkü Yahudi tipi arasında ilginç benzerlikler var. Senin adına ve sana rağmen paranı çalıştırması, buğday spekülasyonu ve benzeri yöntemlerle zenginleşmesi, komutan Heremhab adına Hititlerle savaş sırasında Suriye'ye geçip, Hititlilere bir şekilde kurtlanmış arpa satarak Hitit savaş atlarını telef etmesi, bu hizmeti karşılığında Haremhab'tan, tüm Suriye ve Mısırın limanlarında ticaret tekeli imtiyazı alması vs. vb. gibi maceraları var. Yani Kaptah'ın, sana ya da Mısır ordusuna bazı konularda yardımcı olup, daha önemli konularda büyük tavizler, imtiyazlar koparmak, sonra o imtiyazları kullanarak daha önemli adımlar atmak.. gibi 'politika'ları, bugün için de hiç yabancı gelmiyor bize...İsrail'in terörle mücadelede istihbârî, teknik ya da eğitim türü yardım teklifleri veya ABD'deki Yahudi lobisinin bazı konularda- nedense ABD ve İsrail içinde tehdit sayılan Rusya ya da Fransa nüfuzu altındaki Ermeni lobisi ile ilgili sorunlarda-sözde destek politikaları karşılığında yapılan alışverişlere çok benziyor. işte bu ‘Kaptah' tipi ve tabii romanda geçen dönemin Musa öncesi Hz. Yusuf dönemi olması nedeniyle Yahudilik- İbraniler meselesi kafama takıldı..Aslında, roman boyunca, Yahudilerden İbranilerden ya da onların inançlarından hiç bahsedilmiyor. Yazar,-ki kendisi Lutheryen kökenli bir Hıristiyan- herhangi bir spekülasyona meydan vermemek ve Freud gibi aforoz edilmek istememiş olabilir. Ancak, bahsi geçen dönem, kimi tarihçilere göre Hz. Yusuf'un yaşadığı dönem olduğu ve Aton'culuğun da Hz. Musa'dan hemen önce gündeme gelen İbrahimî dinin bir yorumu olduğu göz önüne alınırsa, ilginç sonuçlara kapı açılabilir.

Bu noktaya değinmemin sebebi, kutsal kitaplardaki kıssaların arkeolojik verilerle birlikte yeniden yorumlanmasının bugün için son derece önemli sonuçları olacağına dair inancımdan kaynaklanıyor. Bu bağlamda, ileri sürülen yeni iddia ve tezlerin önemli olduğunu düşünüyorum.

Örneğin, Freud ve bir çok Yahudi tarihçisi, 'Akhenaton ve Aton İnancı'nı Musa'nın ve Museviliğin önceli, habercisi olarak tanımlıyor.

En önemlisi ; Akhenaton'dan sonra, M.Ö. 1300'lü yıllarda yaşadığı varsayılan Hz. Musa ve Musevilik ile Yahudiliğin arasında son derece ciddi farklar bulunuyor. Tıpkı, Hz. İbrahim, İshak, İsmail, Yakup ve Yusuf gibi, Hz. Musa'da öncelikle Yahudi kabilelere mensup değildi. Hz. İbrahim büyük bir ihtimalle Akadlı Keldani, Hz. Musa'da Mısırlı idi. Musa, Kıptice bir isim olup, oğlan çocuğu- sudan gelen çocuk gibi manalara geliyor. ( Bazı firavun isimlerinde Musa-Moses eki bulunuyor;That-Moses-Tatmos, Ra-Moses-Ramses, gibi). Musa, aslında içinde İbrani-Yahudi kabilelerinin de olduğu, ama Mısır'daki alt tabakalardan unsurların karışımından oluşan taraftarlarını Mısırdan çıkartıp bugünkü Filistin bölgesine getirdiğinde, oradaki Keldânî, Arami, kabilelerle birleştiriyor. O dönemde, Sami halklarından biri olan Yahudi kabileler, küçük ve önemsiz bir topluluk olarak tutunmaya çalışıyor. Musa ve Mısırdan gelen toplulukla, Akad, Babil, Fenike bölgelerinden göçen bu halklar, Musa'nın önderliğinde bir araya geliyorlar. Aton, İbranice Adonai, Fenike/Suriye dilinde Adonis ile aynı, Yahudilerin tanrısı ve volkan cini olarak bilinen kanlı-korkunç bir tanrı olan Yahve ve Babil, Ugarit, Mitanni, Akad ve Arap bölgelerinde bilinen El-Elohim gibi tanrılar, Hz.Musa'nın İbrahimî gelenekten devraldığı ve Mısır da Akheneton döneminde yaygınlaşan 'tektanrı' inancında birleştiriliyor. Bahsi geçen karışık toplulukların isyanları, yoldan çıkışları vb. maceralarını gerek Tevrat gerekse Kuran-ı Kerim'den biliyoruz. Ancak, bütün bu serüven sonunda küçük Yahudi kabilelerin Musa'nın tektanrısını 'Yahve'-'Yahuda' haline dönüştürüp, kendilerine mal ederek tarihte tutunma çabaları söz konusu oluyor. İleriki tarihlerde, Hz. Süleyman'ın krallığı, onun M.Ö. 922'de ölümünden sonra ikiye bölünüyor. Kuzeyde İsrail krallığı, M.Ö. 722'de Asurlularca fethediliyor ve ilk sürgün yaşanıyor. Güneydeki Yahuda krallığı ise M.Ö. 587 tarihinde Babil kralı Nabukednazar tarafından yıkılıyor ve ‘Babil sürgünü' başlıyor. M.Ö. 516 tarihinde Pers kralı Kyros, Babil'i fethedince, Yahudi sürgünlere Filistin'e dönme izni veriyor. Pek azı geri dönüyor. İşte bu dönemler boyunca biriktirilen efsane ve mitler, kayda geçiriliyor. Sonuçta, Hz. Musa'nın Mısırdan çıkışından takriben 800 yıl sonra M.Ö. 500'lü yıllardan itibaren geçmişe dönük olarak kayda geçirilen bu metinler kimi bilginlere göre birkaç yüzyıl içinde defalarca tadilattan geçirilerek bugünkü Tevrat metni oluşturuluyor. Ortadoğu Mitolojisi, efsaneleri, Babil, Akad, Hitit, Keldânî ve Mısır söylenceleri toplanarak oluşturulan bu kitap, Tanrı, Yahve, Yahuda, Yakup (İsrail), onun oğulları, Musa ve Tanrıyla İsrailoğulları'nın ahitleşmesi gibi temalar etrafında şekillendiriliyor. Bugün ' Yahudilik', olarak bilinen dinin kaynağı işte bu kitap. Ancak İbrahim, Musa ve ikisi arasındaki bir çok peygamberin getirdiği mesajlar ve öğretiler ile bu sonradan şekil verilip tarihi süreç eklenen Yahudiliğin aynı şey olup olmadığı konusunda ciddi belirsizlikler var. “Musa ve Yahudilik” isimli önemli bir çalışması olan Hayrullah Örs, daha da ileri giderek, ‘İsrailoğullarının bir soydan gelmiş oldukları bir hikayedir. Onlar çeşitli Arami kabilelerden meydana gelme bir birlikti. Yakup'un on iki oğlunun adı, aslında farklı kabile adlarıdır ve her biri bir kişi adı değil, o kabilelere adını veren bir dağ yada bölge adıdır' diyor..Örs'e göre- ki, kendisi maşrık-ı azam düzeyinde bir mason üstadı ve ciddi bir araştırmacıdır- İbranice lisanı ve onunla yazılmış olan Tevrat, işte bu topluluğun tarihte tutunma çabasının ürününden başka bir şey değildir. Yine Freud, Mısırdan çıkış sonrası birleşen iki topluluğun aslında iki farklı anlayış, din, Musa ve tanrı telakkisi olduğunu söyler. Tevrat yazılımı arasındaki Yahve'ciler ve Elohim'ciler ayrımının (Tanrıyı bu isimlerle ananlar) da bu iki farklı grubu yansıttığını ekler. Gerçektende Yahveci'lerin yazdığı bölümler, yani yaratılış, tufan, ilk günah, Babil kulesi gibi efsaneler, Babil sürgünü döneminde yazılmıştır ve Sümer- Babil efsanelerinin neredeyse kopyası gibidir. Bu bölümlerdeki tanrı Yahve ise, insana benzer, gezip dolaşan, uyuyan, insanla güreşen bir tanrıdır. Davut ve Süleyman zamanında yazılan Elohim'cilerin bölümlerinde ise, Tanrı görülmeyen, hiçbir şeye benzemeyen, elçiler aracılığı ile insanlarla konuşan yüce bir varlıktır. Bu bölümlerde Yusuf, İbrahim ve Musa ön plandadır.Bu bilgiler ışığında bir çok araştırmacı, Yahudilikle Museviliğin, Yahudi kabilelerle, peygamberlerin, İbrani krallığının, Davut ve Süleyman'ın ayrı çizgiler ve olgular olduğunun altını çizmiştir.

Hayrullah Örs, Ortadoğu bölgesinde, uygarlıklar kurmuş, imparatorluklar yönetmiş nice büyük toplulukların yok olup bugün arkeoloji konusu olmalarına rağmen, onlar kadar önemli ve büyük bir topluluk olmayan Yahudilerin hala var kalmasını 'Tevrat'a ve Tevrat üzerinden geliştirdikleri bu efsaneleri ve İbrahimî gelenek ve Musa Dinini kendilerine mal etmelerine bağlar. Freud'da, Yahudi topluluklarının, çevrelerinde olup biten efsane ve Mit'leri kendilerine mal ederek, çok eskilerde yaşadıkları acıları, travmaları bastırıp daha sonra 'Yahudilik' şeklinde(Tevrat) nevrotik bir saplantı olarak dışa vurduklarını belirtir. Özellikle ‘Tanrının seçilmiş kavmi' ve ‘vaat edilmiş topraklar' efsanesinin, bu tarih boyunca süren aşağılanmanın-önemsizliğin tersine çevrilmesi, narsistik şişinme yoluyla nevrotik psikolojinin aşılması ve böylece kendini varkılma-korunma-yaşamını sürdürebilme çabası olarak açıklar.

Bütün bunların bugün için anlamı ne olabilir peki? Tabii ki konumuz Yahudilik değil ve Yahudi toplumunun inançları da son tahlilde kendilerini ilgilendirir. Biz Müslümanlar, Kuran-ı kerimde anlatılan kıssaların tarihsel yönüyle değil, mesajı, hikmeti ve felsefesiyle ilgileniriz. Bu manada Hz. İbrahim geleneğinin devamcısı olarak Musevi (ve İsevi) çizginin son-kâmil şekli olan İslam'a inanırız. Yani, bizim için teolojik anlamda mesele gayet açıktır ve hallolmuştur.

Ancak, olayı teolojik düzeyden politik düzeye taşıdığımızda, bu mevzuların mana ve mahiyeti farklı bir anlam kazanıyor. Bugün bir yandan tek dünya hükümeti kurma heveslileri, öte yandan Ortadoğu da harita değişimleri gibi çabalarla karşı karşıyayız. Her iki düzeyde süren bu çabalar, bir şekilde bahsi geçen topluluğun, onların bu teolojilerinin, sonradan ekledikleri Kabala mistisizmi ve benzeri heretik söylem ve inançların eşliğinde sergileniyor. Durum, son derece politik bir sorunun metafiziği düzeyinde güncelleşiyor.

Ayrıca, son yıllarda iyice yaygınlaşan gerek sinema filmleri ve belgesel filmlerin gerekse bestseller kitapların bıkmadan konu edindiği 'Mısır' uygarlığı, Süleyman'ın mührü ( yüzüklerin efendisi) piramitlerin sırrı, Musa ve Köle İbranilerin acılı çıkış öyküleri, farklı varlık düzeylerinde gelecek efsaneleri (Matrix) gibi mevzuların bu kadar sık işlenmesinde bir gariplik seziliyor.

Küreselci güçlerin ve müttefiklerinin bugün yaymaya çalıştığı metafiziğin kaynağı, yani Mısır-piramit egzotizmi, Yahudi Talmud ve Kabala mistisizmi, bunların Ortaçağda sentezlenmiş versiyonu olan Tapınak Şövalyeleri mitleri ve benzeri öğelerin yeniden üretilip pop-kültür araçlarıyla yayılması kuşku uyandırıyor. İçinde Yahudi güç sahiplerinin de olduğu küresel güçlerin bu ortak metafiziği, hem kadim din ve inançları sarsmak, şüphe uyandırmak hem de yeni ve nihilist/kaotik/heretik inanç ilke ve işaretlerini yaymak için kullanılıyor gibi. İşin ilginci, tüm bu popüler kullanım sırasında, dünyanın efendileri, orta dünya, dünya krallığı, ve benzeri tüm dünya, yani dünyayı tek bir ülke gibi tasarlayan ifadelerin beyinleri bir şeylere hazırlaması da dikkat çekiyor. İşte bu nedenle, bugün için Yahudilikle Musa, Musevilik ve Mısırı; Mısır antik uygarlığı ile her tür heretik metafiziği ayırmak, 3500 yıl önce de bugün de, sayıları az ama uyanık, zayıf ama güçlenmeye çalışan, sapkın ama doğru yolda imiş gibi yapan bu şeytani güçleri teşhis ve teşhir etmek çok önemli. Umarım, insanlıktan yana araştırmacılar, küresel İsrailiyatın yörüngesinden çıkarak, gerçeği bulma çabasına yönelir ve bu konularda daha somut bilgilerle bizleri aydınlatırlar.

Sinuhe,
Başta da belirttim, sana bu mektubu aslında hayata ve ölüme, aşka ve acıya dair 'o mavi sızı' adına yazıyorum. Konudan saptım, kusura bakma.

3500 yıl sonra bugün, işgal altındaki ‘Babil'de işgalci askerlerin ev baskınlarını gösteriyor TV'ler. Erkeklerin başlarına çuval geçiriyor, kadınları hayasızca itip kakıyorlar. Ana babalarının bu halini seyreden çocukları da gösteriyor kamera. Gözlerindeki o korkuyu, titreyen o çelimsiz vücutlarını, ağlamaktan bile korkan o dehşet ve şok hallerini seyrediyoruz tüm dünya olarak. Bütün insanlığa dehşet salmak ve “itiraz ederseniz sizi de böyle yaparız” mesajı vermek için çekiyorlar bu sahneleri..

İnsanlara sürekli yeni davranış kalıpları aşılanıyor, güce, zenginliğe ve bunlara sahip olanlara öykünme davranışları. Giderek onlara boyun eğme, itaat etme refleksleri..Hiç bir zaman sahip olamayacakları bir yaşam standardına öykünme, giderek tapınma…Eğlence ve tüketim alışkanlıkları üzerinden gücün tanrılarına kurban verme geleneği hortlatılıyor. İnsanlar yine bedenlerini, ruhlarını, emeklerini, umutlarını kurban ederek bir şeyler elde etmeye alıştırılıyor. Zenginlerin ya da ünlü kişilerin davranışlarını taklit etmeye dönük rafine bir dayatma sistemi çalışıyor. Kimse kendisi olamıyor. İnsan çoğulluğu ve çeşitliliği, tekrar tek tip köle yığınlarının sıradanlığına dönüşüyor. Kalıp davranışlar, sözler, düşünceler, refleksler empoze ediliyor. Daha iyi bir yaşam standardı adına, köleliğe alıştırma deneyleri yapılıyor.Tüm bunlar, sahte tanrılardan oluşan o kadim düzeni yeniden kurmak için yapılıyor. Zer(altın)- Zor ve Tezvir( sahte ve yalan) düzeni, bütün yıkıcılığı ve vahşiliği ile liberal maske altında ve çeşitli heretik- fetişist perdelemelerle insanlığı esir almaya çalışıyor.

Diyorum ki, sevgili Sinuhe; Aton, Adonis, El, Allah..Rahman ve Rahim olan..her şeyi gören ve duyan..O Iraklı çocukları da görüyor ve onların gözbebeklerinde saklanıyor..Bize bakıyor, ne duruyorsunuz der gibi, neredesiniz, neyin peşindesiniz der gibi, şimdi değilse ne zaman, sen değilsen kim? der gibi..Güçlü olan, zengin olan, güzel olan, yakışıklı olan, bunları size veren ve alan, yaşatan ve öldüren sadece benim, ne çabuk unuttunuz, der gibi..

Evet, O çocuklar bize bakıyorlar, devletiniz, iktidarınız, paranız, ününüz, şatafatınız, sahip olduğunuz ve olmak istediğiniz her şey, işte burada, bende, gözlerimin tam içinde saklı olanın lanetiyle elinizden gidecek, der gibi... Hayatın ve ölümün sırrını, "o mavi sızı"nın esrârını mı soruyorsun, göz bebeklerim de gördüğün ne peki? diyor.

Sana daha nasıl anlatayım, hangi dilden konuşayım? diyor. Aşk'ın, adaletin, özgürlüğün ve esenliğin dilinden de anlamaz olduysanız, başınıza gelen her şeye lâyıksınız diyor. O çocuklar, onların o titreyen dizleri, çarpılan elleri, tutulan dilleri..ve o gözleri..İşte o gözlerinden bize, tüm insanlığa konuşan dil, Sinuhe, onbinlerce yılın sırlarını, hayatın ve ölümün sırlarını ifşa ediyor..
hoşça kal..

Ahmet Özcan

İlgili kaynaklar: -Musa ve Tektanrıcılık, S. Freud, bağlam yay.
-Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, Remzi kitabevi.
-Ortadoğu Mitolojisi, Samuel Henry Hooke, İmge yay.
-Tevrat- Eski Ahit,
-Kuran-ı kerim, Yahudilik, israiloğulları ve Musa ile ilgili ayetler, Özellikle bkz, bakara,136-141






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36685426 ziyaretçi (102724191 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.