Manisa Tarzanı (Ahmeddin Carlak, Ahmet Bedevî, Topçu Hacı)
 

Manisa Tarzanı

Manisa Tarzanı

(Ahmeddin Carlak, Ahmet Bedevî, Topçu Hacı)

«Ahmet Bedevî bir çıplak, garip adamdır. Amma ölünce; ağaç, sevgisinin sembolü olacak, hangi idareci ağaç kestirirse rüyasına girecek, boğazına sarılacağım. Bu memleketin yeşile, yeşilliğe, ağaca, çiçeğe ihtiyacı var. Bu sevgiyi yaşatın ne olur.» Ahmet Bedevî (Manisa Tarzanı) [1]

Cumhuriyet öncesi, "Ahmet Bedevî" adıyla bilinen, Cumhuriyet dönemi resmî kayıtlarına göre ise asıl adı "Ahmeddin Carlak" olan ve Manisa'da yaptığı yeşillendirme, ağaç dikme çalışmaları, çevreciliği ve yaz kış sadece bir şort ile Manisa sokaklarında dolaşması nedeniyle Manisa Tarzanı olarak da bilinen kişidir.[2] 1899 yılında [3] Bağdat'a yaklaşık 100 km. uzaklıktaki Samara / Samarra kentinde (ırak) doğmuştur.[4] Tarzan Kerkük Türklerindendir.

Gençliğinde bir eğlence sırasında, iri siyah gözlü, güzeller güzeli bir kıza rastlar. Kızı görür görmez aşık olur. Bu kız, Türkmen kabile reisi Şeyh Tahir'in kızı Meral'dir.Tarzan, yaşamının o kesitini şöyle dile getirir: “Ailesinden Meral'i istediğimizde nişanda, cirit oyunları ve eğlenceler yapılmıştı.”

Tarzan'ın bundan sonraki yaşamını: “bizim de bir Tarzan'ımız vardı” diyen Cemal Anadol'un yazısından okuyalım:

"Düğün hazırlıkları başlamak üzere iken, Birinci Dünya Savaşı çıkmış. Türkiye de savaşa katılmıştı. Manisa Tarzan'ı, asker olup cepheye koşmuş. Yalnız ne var ki Türkiye ve müttefikler, savaşı kaybetmişlerdi. Tarzan buna çok üzüldü. Hindistan'a geçti. İnsan görmemiş ormanlarda yaşadı, diyar diyar dolaştı. Birgün İran'ın ahalisi, güzel bir Türk beldesi olan Rumi'ye geldi. Rastladığı bir Türk'ten nişanlısının kabilesini sorduğunda, onların İran'ın doğusunda Gver yaylalarına gittiğini öğrendi. Günlerce aç, susuz... Sevdiği kızın hayali ile gece gündüz yürüdü ve Şeyh Tahir'in kabilesini buldu. Nişanlısı Meral ile karşılaştığında dünyalar onun olmuştu. Düğün hazırlıklarına başlanıldı. Tam o sırada Tarzan bir İran gazetesinde , Mustafa Kemal Paşa adında bir milli kahramanın mücadeleye giriştiğini okudu. Artık onun, İran ovalarında geçirilecek boş vakti yoktu. Savaşa katılmak üzere gönüllülerle yola çıktı. Meral'i de savaşa götürüyordu ki, sarp bir kayalıktan geçerken,kızın ayağı kaydı ve uçuruma yuvarlandı. Manisa Tarzanı kollarının arasında son nefesini veren sevgilisinin acısını yüreğinde dağlayıp, savaşa koştu." [1]

Ahmeddin Carlak, Birinci Dünya Savaşına, ardından da Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı'na bir nefer olarak katıldı. [4] Kurtuluş Savaşı'ndan hemen önce, Kafkas Cephesi'nde Kâzım Karabekir Paşa'nın komutası altında er olarak olarak görev aldı.[2] Kurtuluş Savaşı sırasında Gaziantep ve Kilis cephelerinde savaşmış olup, [3]  Bu savaşta gösterdiği yararlılıktan dolayı Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırıldı.[4] Harpten sonra yaşamını doğa ve ağaç sevgisine adamış, bu sayededir ki İstiklal Savaşı sırasında yanan Manisa, birkaç yıl içinde yemyeşil olmuştur; [3]

Kurtuluş savaşı sonlarında işgalci düşmanın orduları yurdumuzu terk edişleri sırasında Batı Anadolu'daki her yeri ateşe verirler. Alevler öyle kuvvetlidir ki Manisa'nın yemyeşil manzarası katran karasına dönüşür. Tutkulu bir doğa sevdalısı olarak bu durumu üzüntüyle gören Bedevî, savaş sonrasında Manisa'nın manzarasını tekrar yeşile dönüştürmek üzere burada kalmaya karar verir. Askerlik bitmiştir, ancak ona göre bu vatan için ağaç dikmek yeni bir kutsal görevdir. Azimle mücadele ederek bir kaç senede mutlu sona ulaşır.

Ahmeddin Carlak, Cumhuriyet Dönemi başlarında Manisa'ya geldi; kimsesiz ve yoksuldu. Manisa Belediyesine girdi; ne iş verildiyse yaptı. 1 Haziran 1933 tarihinde 30 lira aylıkla Bahçıvan Yardımcısı oldu. Hep bu görevde kaldı. Manisa'yı yeniden yeşillendirmek için var gücüyle çalıştı. Ağaç dikip yetiştirmeyi kutsal bir görev olarak algıladı.. Yanmış, yıkılmış, harap olmuş bir kenti yeniden yeşille buluşturdu. Diktiği ağaçlar ve çiçeklerle kentin görünümü değişti.[4]

Dürüstlüğü, çalışkan olmayı her şeyin üstünde tuttu. Yaz kış sadece siyah bir şortla ve ayağında lastik bir pabuçla kentin sokaklarında, görkemli Sipil dağında dolaştı. Saç ve sakalını da uzatarak kişiliğine yaraşır bir görünümle Manisalıların biricik sevgilisi oldu. Her öğle vaktinde Topkale'deki topu ateşleyerek, günün o saatini duyurmayı bir görev saydı. Bundan dolayı kendisine "Topçu Hacı" diyenler bile oldu.[4] En ilginç özelliğiyse yetiştirdiği her ağaca ve çiçeğe "çocuklarım" diye hitap edip onlarla dertleşmesiydi.[2]

Manisa Tarzan'ı (Ahmeddin Carlak), kendini Manisa'nın ağaçlanmasına başka bir deyişle Manisa'nın yeşile bürünmesine adamış bir çevre dostudur. Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarında Manisa'ya yerleşen Tarzan, bahçıvan yardımcısı olarak başladığı çevre ile tanışıklığına, Manisa'yı yeşile bürümek için adamış bir halk kahramanıdır. Bugün Manisa'nın çevresi yeşil ve ağaçlık ise bu Tarzan'ın özverisinin açık bir ürünüdür.

Tarzan, Manisa'daki hayatı boyunca, orman ve dağlarda ağaç dikmenin yanında vatandaşın da bahçesini para almadan kendi düzenlemiş bir şahıstı. Orman, dağ ve bahçe dışında herhangi başka bir işle uğraşmamış olan Tarzan, Spil Dağında odundan yapmış olduğu kulübesinde hayatını sürdüren doğadan (ağaçlardan, bitkilerden) başka kimseyi dost edinmemiştir.[5]

Yaz, kış şortla ve lastik pabuçlarla dolaşır, Sadece üzerine eski gazete sererek kullandığı ahşap bir sedirinin bulunduğu Spil Dağı'ndaki küçük kulübesinde yorgansız, yataksız ve yastıksız uyur. Tek malvarlığı bunlardır. Yaşamında fazla masrafı olmadığından paraya ihtiyaç duymaz, kazancını fakirler için harcar. Kendisi de yoksul olduğu halde Belediye'den aldığı aylığı fakirlere yiyecek ve giyecek almak için harcayacak kadar yardımseverdir.

Manisa Tarzanı, bir spor adamıydı; yaşamıyla gençlere örnek olmuştu. Manisa Dağcılık Kulübü üyesi genç arkadaşlarıyla Ağrı, Cilo, Demirkazık, dağlarına tırmandı. Gittiği her yerde büyük ilgi gördü. Manisa Dışında başka bir yerde yaşamayı hiç düşünmedi. Sinema tutkunuydu. Yeniliklere açıktı; okumayı severdi, elinden gazete dergi düşmezdi.

Sipil dağında, Topkale'deki kulübesinde yalnız yaşadı; ne yatağı, ne yorganı vardı. Üzerine gazete serdiği tahta divanda yatıp kalktı. Yaz kış soğuk suyla yıkanırdı. Saç ve sakalını özenle tarar, kendi eliyle çiçeklerden yaptığı güzel kokular sürer, ulusal bayramlara göğsüne bağladığı palmiye yaprağı üzerine İstiklal Madalyasını takarak katılırdı. Bundan büyük bir gurur ve sevinç duyardı.

Manisa Tarzanı, Dede Niyazi'nin lokantasının bir köşesinde yemeğini yer, bunun karşılığında lokantaya tenekeyle su taşırdı. Hiç kimseye borçlu kalmak istemezdi. Kendisine güvenen bir insandı. "Bulaşıcı bir duygu" olan kaygıya hiçbir zaman katılmadı. Güçlü bir insanda aranan özellikleri taşıyordu. Efsanevi yaşamıyla hep ilgi odağı oldu. Özgür bir yurttaş olarak yaşamayı temel ilke saydı. Yaşama etkin bir biçimde katıldı. Mal, mülk, servet ve makam sahibi olmak aklının ucundan bile geçmedi. Kent sevgisiyle, kent adına çalıştı. Adı Manisa ile özdeşleşti.[4]

Manisa Tarzanı bir efsaneydi. Çünkü tüm büyüsünü efsanevi Afrika Tarzanı'ndan almıştı. O hiç ölmemiş, hep filmlerde yaşamıştı. Oysa Manisa Tarzan'ı ölecekti. Çünkü gerçek bir insandı. Manisa Beledye Başkanı Ertuğrul Dayıoğlu Tarzan'ın ölümünü anlatıyor:

"Birgün Halit ağabeyin evine gelmiş. "Halit bey kardeş, ben fenalaştım, göğsüm sıkışıyor nefes alamıyorum." demiş. Sadık Karaöz ile birlikte bana geldiler. Mesele, onu doktora götürebilmekti. Çok bitkin ve sararmıştı. Ama hasta olduğunu kabul edip doktora gitmezdi. Kendisinden gizli, çeşitli hal tarzlarını düşündük. Sonuçta sevdiği, tanıdığı Dr. Cafer Soyer'e gösterip, çiçek ve ağaç merakını tahrik ve bahane ederek, Moris Şinasi Hastanesine götürmeyi planladık. Fakat Cafer beyi bulamadık. Durum ciddi olduğundan bu kere tesadüfen uğruyormuş gibi, "dağcı kardeşe uğrayalım." deyip, Dr. Neşet Tamer'e gittik ve durumu ona çıtlattık. Doktor, yeni bir alet geldiğini söyleyerek, Tarzan'ı kandırıp, EKG'sini aldırdı. Kalpten şüphelenmişti. Doğru çıktı. Uzun yılların hareketli hayatı kalbini büyütmüştü. Normale göre sol karıncık 9 mm. sağ karıncık 12 mm büyüktü. Yetersizlik vardı. Artık hareketli hayata paydos demek lazımdı. Ama Tarzan'a bunu kabul ettirmek güçtü. Hatta imkansızdı. Reçeteyi yaptırdık. Ancak Tarzan ısrarla avucundaki yaprağa sarılı paradan ilaçların bedelinin tamamını ödedi.

Hastaneye yatmayacağına ve misafir olmayı kabul etmeyeceğine göre, kendisine kulüpte bir yatak hazırladık. Orada geceleri yatacak, gündüzleri yine dolaşacak, evlatları ağaçlara bakacaktı. Hiç kimse hastalığını duymayacak, anlamayacaktı. İşin ciddiyetini anlatıp, güçlükle hiç değilse dağdaki kulübesine çıkmamaya ve gündüzleri fazla yorulmamaya razı edebilmiştik. Topu da işi öğrettiği Topkale kır bekçisi atacaktı. Kimseye söylemeyecektik.

Fakat planımız ilk geceden sökmedi. Tarzan kulüpte fenalaşmış. Gelmiş Belediye'ye sığınmış. Gece bekçisine tembih etmiş, uykusunun arasında göğsü sıkışıyor, boğuluyor gibi oluyor, çok ızdırap çekiyormuş. Hemen ilacın bir parçasının su ile verilmesi halinde biraz iyileşiyormuş. Onu aradım, buldum. İlk defa o zaman hastaneye yatmasını söyleyebildim. Garip Tarzan, çaresiz boynunu büktü.

Ertesi gün Moris Şinası Hastanesi'ne yatırmayı düşündük. Hastane ağaçlık ve çiçekli olduğu için onu sıkmayacaktı. Ancak merhum başhekim Dr. İbrahim Akgürleyik, nizamlara göre pijama giymesini, saçını sakalını kestirmesini söyledi. İşte bu olmazdı. Zaten "Tarzan hastalanmış, hastaneye yatmış" sözü bile onu ölümden daha fazla üzüyordu. Buna razı olamazdı. Böylece onu Devlet Hastanesine götürdük. Dr. Osman Gürkan yakın ilgi gösterdi ve onu hemen yatırdı. Hiç bir şart koşmadı. Biz de emin ellerde diye içimiz rahat döndük.

Bütün Manisalılar kendisini ziyaret ediyordu. Herkes üzülmüştü. Bu Tarzan'a çok büyük mutluluk veriyordu. "Dayı, Manisalılar dünyanın en iyi insanları, benim gibi bir garip çıplak adamı bile bak nasıl unutmuyorlar." diyordu.

Bir müddet sonra Dr. Osman Bey'e "Ben, artık iyileştim, beni çıkarın, milletin parası boşa gitmesin, burada başka hastalar yatsın." diye söylenmeye başlamış. Doktor, "burada yatmaya yerden göğe kadar hakkın var, daha yatmalısın." diyerek ikna etmiş. Bu kere de "doktor izin ver, bari sebze ayıklayayım, bulaşık yıkayayım. Buna kuvvetim var, bedava yiyip içip, yatmaktan rahatsız oluyorum. ne olur izin ver" demiş. doktor kafi miktarda adam var, işimiz görülüyor, olmaz demiş, ama artık Tarzan'ı orada tutamayacağını anlamış.

Hakikaten sanki iyileşmişti, rengi yerine gelmişti. Doktor, Tarzan'ın ısrarına dayanamamış, talimatlarını vererek taburcu etmişti. Çocuk Parkında Tarzan'a bir kulübe yapacaktık. Aylığının yarısı ile Park Otel'de bir oda kiralamıştı. Bir kaç gün iyi göründü, sonra yine fenalaştı. Öğütleri dinlememiş, kendisini iyi hissedince dağa çıkmış ve top atmıştı.

Bu kez Vali Niyazi Araz, Sağlık Müdürünü görevlendirerek, kendi otosu ile Tarzan'ı Ege Üniversitesi Hastanesine gönderdi. Bizzat ziyaret etti. Gerek Manisalılar, gerek İzmirliler çiçeklerle odasını dolduruyordu. Ama morali bozuktu. "Dayı, rezil oldum. Tarzan hastalanır mı hiç? Manisa'yı özledim.Başımı alıp dağlara gideceğim, oralarda kaybolurum, hiç değilse kimse hasta süründüğümü, öldüğümü görmez." diyordu. Oradan da çıkmak için baskı yapıyor, yakınıyordu. Halsiz, bitkindi. Manisa'ya gelip, yine Devlet Hastanesine yatırmak zorunda kaldık. "Oh dayı dünya varmış, burası cennet gibi" diyordu. İzmir'e giderken yürümüştü. Bu kez hastaneye sedye ile taşındı. Öleceğini anlamıştı. Ziyaretine gittiğimde "Dayı, artık pil bitti" diye sızlandı. (Dağda yorulan genç dağcılara "volt düştü mü" diyerek takılırdı) Kendisini azarladım, iyileşeceğini söyledim. Fakat çok bitkindi. O gece 31/05/1963 gecesi vefat etti.

Sabahleyin Sayın Vali Niyazi Araz, kadirşinaslığın güzel örneğini vardı. Askeri ve sivil bando, askeri kıta, polis ve belediye zabıtası kıtaları, talebe temsilcileri, izciler, tüm vilayet erkanı, memurlar ve binlerce Manisalı, merhum büyük fotoğrafı ve İstiklal Madalyası, bayrağa sarılı tabutu arkasından, başta Vali ve Garnizon Komutanı olmak üzere, şehrin hemen bütün sokaklarını yürüyerek, eller üzerindeki tabutla, mezarlığa gelindi. Vali bizzat konuşma yaptı. Naaşını mezara talimatı üzerine ben ve Halit Ağabey birlikte indirdik. Naaş onun elbisesi idi. Toprağa verdik. Tabiat sevgisinin sembolü Tarzan ölmüştü."
[1]

Manisa Tarzanı 31 Mayıs 1963 tarihinde gözlerini yaşama yumdu. Görkemli bir cenaze töreniyle çok sevdiği Manisa'da toprağa verildi.[4]

Tarzan, ölmüş; ama o, halen Manisa halkının kalbinde yaşıyor. Çünkü o Manisa'nın yeşiller diyarı olmasının tek mimarıdır. Tarzan, tam anlamı ile Manisa'da bir halk kahramanıdır.[5] Ölümünden sonra Manisa halkınca bir efsaneye dönüştürülmüş, heykeli dikilmiştir. Her yıl ölüm yıldönümü olan 31 Mayıs'da Manisa'da Ahmet Bedevî için törenler düzenlenir. Manisa ilinde bir çok heykeli vardır.[2]

Anekdotlar

Anıtın Çiçeklerine Ben Bakarım

Tarih 8 Eylül 1956. Manisa Dağcılık Kulübü öğrencilerinden Engin Kongar Niğde'deki Aladağların Demirkazık zirvesine tırmanırken kayalıklardan yuvarlanarak hayatını kaybeder. Kongar, bu şekilde ölen ilk dağcımızdır. Üç yıl sonra Kongarın anısına yapılan bir anıt için açılış düzenlenir ve kalabalık arasında Bedevî de vardır. Bedevî'nin aklına birden nişanlısı Meral'in ölümü gelir. O da Kurtuluş Savaşında Türk Ordusuna katkıda bulunmak üzere gönüllü olarak Bedevîyle beraber cepheye giderken kayalıklardan yuvarlanarak hayatını kaybeder. Bedevî, hamle yapsa da onu kurtaramaz. Bu acıyı tekrar hissederek Kongar'ın gözü yaşlı annesinin yanına gelir ve "Anneciğim üzülme, ben bu anıtın çiçeklerine her gün bakar, onları hiç soldurtmam." dedi.[2]

Göğsüme hançer sağlanıyor

Konu doğa ve Tarzan olunca anlatmalar bitmiyor. Çocukluk arkadaşım Emin Değirmencioğlu, daha önceden anlatılan ve yazılanları bir kez daha bana anlatıyor:

"Tarzan mutluluğunu ve hüznünü babamla paylaşırdı. Babam onun en yakın dostuydu. Çünkü ikisi de doğaya aşıktılar. Size anlatacağım olayda ağaç kesenleri lanetlememek mümkün mü? Tarzan, her hafta yaptığımız dağ gezilerine katılırdı. Bir dağ gezisi dönüşünde Tarzan bizimle birlikte kente indi. Eve yeni girmiştik. Kapı çalındı. Karşımızda duran Tarzan perişan bir durumdaydı. Dokunsanız ağlayacak. Onu bu zamana kadar hiç böyle görmemiştik. Babam Tarzan'a dönerek:

-Ne oldu hayrola Tarzan, yoksa hasta mısın?

Tarzan:

"Biz dağda iken, benim yokluğumdan yararlanarak, yol açmak için ulu çam ağaçlarını kesmişler. Göğsüme hançer saplanıyor. Evlatlarını kaybetmiş bir baba gibiyim. Halit bey dayanamayacağım, ölüyorum..." derken Tarzan ağlıyordu.

O gün ölümüne neden olan kalp krizini geçirerek, Tarzan hastaneye kaldırılmıştı."
[1]

Ağaçlar İlaçlı

Foto Kazık, Tarzan'la ilgili anısını anlatıyor:

"Birgün Tarzan yanıma geldi. Yarın bir grupla Kiraz Yaylasına gideceğiz. Senin gelip, bizim fotoğraflarımızı çekmeni istiyorum dedi. Ertesi gün Kirazlık'a gittik. Gidenler, kırmızı kırmızı kirazları görünce, koparmak istediler. Tarzan:

- Sakın kirazları yemeyin. Dün onların hepsi ilaçlandı, dedi.

Geç vakit şehire indik. Ertesi gün Tarzan yanıma geldi. Bana:

- Foto Kazık, aslında kirazlar ilaçlı değildi. Komşuma zarar verilmemesi için, yalan söyledim dedi."
[1]

Bu ceza sana az

Ağaç budama zamanında, Tarzan'a yardımcı budayıcılar verdiler. Budayıcılar, kuru dalları kesmeye başladılar. Budayıcılardan biri de kuru dallar yerine yaş dalları kesiyor. Tarzan, yeşil dalların kesildiğini görünce çok üzülüyor. Tarzan, kesilen dallardan birer yük yapıyor. Bir yükün içerisine de ağır bir taş koyuyor. Yüklerin hepsini bir güzel iple bağlıyor. Akşam üzeri işçiler işi bırakırken; Tarzan, her birine birer yük veriyor. Taşlı yükü de yaş dalları kesen işçiye veriyor. Adam, evine giderken oflayayıp, pofluyor. Ertesi gün işçi, hiddetle Tarzan'ın yanına geliyor. "Yüke hiç taş konur mu? Sende hiç insaf yok mu?" diyor. Tarzan da: "Sen de genç ağaçlarımı keser misin? Sana ceza vermek için yüke taş koydum. Bu ceza sana az bile..." diyor.[1]

Onu görmek için halk izdiham yaratıyordu

Manisa Dağcılık Kulübü Kurucularından Haydar AKSAKAL anlatıyor:

"Tarzan'la birlikte Konya'ya gitmiştik. Orada Mevlana Müzesi'ni gezmeye karar verdik. Tarzan, kenti her zamanki gibi şortuyla geziyordu ve müzeye geldiğimizde kapıdaki görevli, onu bu kılığıyla içeri alamayacağını söyledi. İçeri girmek için direnmemiz işe yaramadı. Ancak daha sonra Tarzan, görevliye kapıdaki tabelayı gösterdi. Tabelada Mevlana'nın o meşhur sözü, "Ne olursan ol gel" yazıyordu. Bunun üzerine görevli çok mahcup oldu; özür dileyerek bizi içeri kendisi davet etti.

Tarzan her zamanki gibi Konya'da da kılığıyla çok dikkat çekmişti. İnsanlar onu görmek ve ona dokunmak için birbirini eziyor, zaman zaman trafiğin bile aksamasına neden oluyorlardı. Bu nedenle dönemin Konya Valisi şehirde gezmemizi yasaklamıştı ve şehirden ayrılana kadar stadyumda kalmamızı istemişti. Niğde'de de insanların izdihamı yüzünden ezilme tehlikesi atlatıp polise sığındık. Buna rağmen Tarzan insanların arasına çok karışmayan, içe kapanık bir yapıdaydı."
[2]

 Seksen evladım gitmiş

"...Birgün, Tarzan'ı üzgün gördüm, sordum. "Dayı dün geceki fırtınada 80 delikanlı evladım gitmiş. Belediye bahçıvanı fidanların dibine taflan dikmek için hendek kazdırmış, açık bırakmış, fırtına da ağaçları devirmiş." diye ağlamaklı sesle cevap verdi. "Üzülme Tarzan yine dikersin, hem belki canlanır, kurtulurlar" deyince: "Üzüntü, dağların üzerine gelip, duran buluta benzer. Çok durunca yağmur olur, kar olur, yerleşir kalır. Başında üzüntüyü çok durdurmaya gelmez. Adam sende, yeniden dikeriz tesellisi rüzgar ile bulutu, daha bulut halindeyken kovmak lazım." diyerek adeta beni teselli eder yollu bir kahkaha atmıştı. Derviş tabiatlı, şakacı biriydi kendisi.

Bir gece toplantı sonunda aniden bastıran ve şakır şakır yağan yağmurda halk bekleşirken, "duşumuzu alalım" diyerek, yağan yağmura karşı yürüyüp gitmişti.[6][1]

Tarzan of Manisa (English)

Ahmeddin Çarlak, known as Tarzan of Manisa, was born in Baghdad in 1899. He joined independence war and honoured with a medal after fighting at Gaziantep and Kilis fronts. Living at a little cottage at the foot of Spil Mountain, he dedicated his life to nature and trees.

Manisa, wiped out by fires during Independence War, became a green place in a couple of years as a result of his efforts.[7]

Kaynaklar

[1] www.agaclar.net/?t=14029&id=showthread
[2] tr.wikipedia.org/wiki/Manisa_Tarzanı
[3] www.manisalife.com/Download/Manisa-SehirRehberi-Stadt-Fuhrer.pdf
[4] Gökhan Besler (Fen ve Teknoloji Öğretmeni), "Türkiye'nin İlk Çevrecisi Ahmet Bedevî (Manisa Tarzanı)", Pamuk Şeker Çevre Özel Sayısı Nisan 2010.
[5] Sencar Karamuço, "Tarzanlar aranıyor…", Yeni Dönem Gazetesi, Yıl:10, Sayı:431, 12 Haziran 2008, Perşembe.
[6] Yaşar Aksoy. Sarmaşık. 25 Şubat 1988.
[7] www.atlantismanisa.com/docs/brosur.pdf





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: bence..., 29.05.2010, 06:12 (UTC):
doğa aşkı ve koruma içgüdüsü maalesef herkesin hissedebileceği bir duygu değil...kendini savunmaktan yoksun canlılara saldırmak herkişinin,onları bu saldırılardan koruyabilmikde "er kişinin"işi,bu bağlamda manisa tarzanı benim de kaharamanım oldu artık...doğaya acımasızca zarar verenler hakkında düşündüklerimi buraya yazamam:)manisa tarzanlarımız çok olsun inşallah...

Yorumu gönderen: yzk2001, 27.05.2010, 19:10 (UTC):
böyle insandan bir tane daha yok ki dünyanın yaşamaya değer en güzel yer olduğunu hatırlatsın kendini insan sanan zavallılara...



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36660907 ziyaretçi (102681550 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.