Meczûb ve Meczûbluk
 

Meczûb ve Meczûbluk

Hazırlayan: Akhenaton

Bu yazı, ziyaretçi istekleri doğrultusunda hazırlanmıştır.

"Meczûb", cezbeye tutularak kendinden geçmiş, [1] belli bir etkiye kapılmış, o tesirle kendinden geçmiş kimse demektir. Cezbeye tutulmuş, demir tozlarının mıknatısa, pervânenin ateşe kapılışı gibi yoğun bir çekimle Hak Aşkında varlığını yitirmiş insan anlamına gelir. "Meczûb" ve "deli" kelimelerine dair en anlamlı tanım şudur: Akıl, adamı terk ederse, “deli”; adam, aklı terk ederse, “meczûb” olur. Örneğin içki içip aklını bir kenara bırakanlara "meczûb" ya da "divâne" denir.[2][3] İslâm geleneğinde ise meczûb, "Allah dostu" veya "Allah aşığı" kimselere denilir.[4]

Geçmişte, idarecilerin ve devlet adamlarının yanlarında, her yanlışını korkmadan, Allah rızası için söyleyecek, yeri geldiğinde ikaz etmekten çekinmeyecek kimseler bulundururlardı. Bunlar da genellikle "meczûb" denilen kimseler olurdu. Tabii ki bunlar, bugünkü mânâda "deli" denilen kimseler değildi. Dinlerine zarar gelmemesi için kendilerine gelebilecek zararları düşünmeden her doğruyu söylediği için “Meczûb” denilmişlerdir. Bunun için hadis-i şerifte, “Bir kimseye deli denilmedikçe, îmânı kâmil olmaz” buyuruldu.[5]

Halk arasında, “her yerin bir delisi, bir de velisi vardır” şeklinde bir kanaat mevcuttur. Bunun ne denli doğru olup olmadığını bilemiyoruz. Ama, tarihe baktığımızda bunun pek çok misâlini görebiliyoruz. Mesalâ; Hazret-i Üftâde'nin yanında meczûb bir insan, Ahmed Şazelî'nin yanında başka bir meczûb vardır. Bunlardan başka bir de halk tarafından kabul görüp saygı duyulan, Somuncu Baba, Derviş Ali Baba, Ayakkabıcı Baba, Nalbant Ahmed Efendi gibi insanlar bulunuyor. Bütün bunlar, bulundukları devirde halk üzerinde koruyucu melek olmuş ve âdeta Hızır gibi onların yardımına koşmuşlardır.[6]

Hadiselere, kesret yani çokluk gözüyle bakan kişi, yazıyı kalemin yazdığını zanneder. Vahdet yani birlik gözüyle bakan arif kişi ise, evvela kalemi, sonra kolu, sonra bedeni, daha sonra da, kafayı yani aklı görüp idrak eder, ki yazının oluşmasında mutlak hakimiyet akıldadır. Eğer akıl olmasa bütün bu faaliyet hiç olmaz. Azalarda ve kalemde meydana gelen hareket, aklın yani zatın ürünüdür, diğerleri vasıta ve zuhur mahalleridir. Bu mertebenin kemali, fena-i zat’tır, zatların fani olmasıdır. Kendi zatının ve alemdeki bütün zatların, aslında Allah’ın zatından başka bir şey olmadığını idrak eder ve yaşar. Böylece izafi varlığını, zatını kaybetmiş; onun yerine Hakkanî varlığını, zatını bulmuş, Hakka meczûb (Hakla baki) “baka billâh” olmuştur. Artık bu kimseler, ölmezler. Çünkü ölmeden evvel ölüp, daha bu dünyada iken Hak’la ve Hak’ta dirilmişlerdir.[8]

Doğu kültüründe fıkra benzeri anlatma tipleri, birbirine benzer özelliklerle tasvir edilmişlerdir. Bu tipler, ...mecnun, meczûb ve divane... felsefî bir deliliğe sahip olan, her akıllıdan daha akıllı, keskin zekaya sahip, ama dış görünüşleriyle saf ve deli olarak algılanan yetenekli kişilerdir. Somut ve biyografisi bilinen kişilerden ziyade .... büyük bir kısmı efsanevî şahıslardan oluşur. Bu şahıslar İslam, kültüründe: Behlûl, Ebleh; Cuhâ/Cuhî, Talhak, Ayaz; Nasreddin Hoca, Bektaşî ve benzerleridir. Söz konusu tiplemeler, daha çok fıkra ve latifelerde birer kahraman ve halk filozofu rolünü üstlenirler.[9][10]

Sarhoşluk, tasavvuf ıstılahında, sevgilinin cemâlini müşahede ile sûfînin hayrete düşmesidir. Böylece aklın cevheri konumundaki insan rûhâniyeti, sevgilinin cemâliyle "meczûb" hale gelip akıl ve his kaybolmakta, sûfî, çokluk âleminden uzaklaşmaktadır.[11]

Halk arasına karışmamak, daha ziyade, meczûb vasfını taşıyan sâliklere has bir hâldir. Ama, bu meczûb sâlik de, kendisinden hiç bir şey hâsıl olmayan sâlikten hayırladır. Kezâ kendisinde, hiçbir zuhurât olmayan meczûbdan fazîlet itibâri ile daha değerlidir.[7]

Kaynaklarda doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanılan ya da keramet gösteren veliler, özelliklerine göre değişik gruplara ayrılmıştır. Yapılan gruplandırmaya göre, velilerin bir kısmı, kutsal kitaplarda (Kurân, İncil, Tevrât) yaptıkları anlatılan, olumlu ya da olumsuz ola anüstü güçleri olan kişiler ya da Hz. Peygamberle çağdaş olan, ona arkadaşlık eden seçkin, ulu kişilerdir. Bir diğer grup ise, yazılı kaynaklarda ya da menkîbelerde adı geçsin, geçmesin; kendilerine târihî bir değer verilen ve ermiş diye tanınan kişilerdir.[12]

Veli tipleri arasında, yukarıda sıraladığımız, tarihi çok eski dönemlere uzanan, bilinen velilerin dışında, ayrıca günümüze yakın dönemlerde yaşamış, yaşarken olağanüstü güçlere sahip olduğuna inanılmış ermişlerden de söz edilmektedir. Bu tür ermişlerin anılarını anlatanlara günümüzde de rastlamak mümkündür. Söz konusu ermiş tipleri, daha çok "meczûb" olarak kabul edilen kişilerdir. İnsanlar, bu tür kişilerin anlamı açık olmayan sözlerinden, tuhaf davranışlarından bir tür fal anlamı çıkararak, onlara sevgi ve saygı gösterirler. Yine bu tür velilerin özellikleri arasında dünya nimetlerine, şana, şöhrete önem vermeme, başıboş ve düzensiz yaşama, varlıklarını başkaları uğruna harcama gibi özellikleri de sıralayabiliriz.[13][14]

Mevlânâ'dan hatıraların ve menkıbelerin yer aldığı "Sevâkıb-ı Menâkıb" (Menkıbelerin Yıldızları) adlı eserde anlatılan menkıbelerin birinde divanelik ile ermişlik
arasında kurulan mecâzî ilişki bulunur: [3]

«Sultan Mahmud Sevüktekin (Gazneli Mahmud), kış mevsiminde küffâr diyarından bazısını fetih için asker toplamıştı. Hakîm Senâî, Sultan Mahmud'u medheden bir kaside yazmış ve Sultan'a sunmağa giderken, bir külhan kapısında teklifsiz bir meczubun şarap içmekte olduğunu gördü. Meczûb, kendisine şarap doldurana (sâkiye) dedi ki:

"Sultan Mahmud Sevüktekin'in körlüğüne bir kadeh doldur, içeyim."

Sâkî de;

"Sultan Mahmud, İslam'a sığınanların padişahı, mert bir gâzîdir. Niçin rağbetsizlik idersin?"

deyince divane dedi ki:

"Allah-ü Teâlâ'nın ihsânlarına şükretmeyi bilmediği için (içmek) isterim. Tasarrufu altındaki memleketlere kanaat etmeyip, ele geçirirken bütün halkına adaletli davranmadan nankörlük eder, bir memleket daha ister."

Daha sonra sâkiye dedi ki:

"Bir kadeh de Hakîm Senâî'nin körlüğüne doldur."

Sâki tekrar sordu:

"Hakîm Senâî, yumuşak tabiatlı, âlim, fâzıl, ârif ve şâir bir kimsedir. Niçin böyle dersin?"

Divane dedi ki:

"Eğer o merd bir ârif olsaydı, dünyada ve âhirette faydası olan bir işle uğraşırdı. Menfaati için işe yaramaz boş sözlerle kağıtlar doldurup ömrünü boşa harcamazdı. Belki ne için yaratıldığını düşünürdü."

deyince Hakîm Senâî, divânenin sözlerini işitip hâli değişerek şarap içen meczubun yol göstermesi ile gaflet sarhoşluğundan ayıldı. Tövbe edip Hak yoluna döndü ve ibadetle meşgul oldu. Külhanda içki içmeye müptelâ olan divânenin böyle sözler söylemesi, onun akıllı olduğuna işaret eder. Lâkin Allah sevgisi (konusunda) mertçedir.» [15]

Başka bir meczûd da Harun Reşid zamanında yaşayan Behlül Dânâ'dır. Hârûn Reşîd, bir sene hacca gitmişti. Dönüşünde bir müddet Kûfe'de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn'un, develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül'ü bırakıp onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn'un geldiği sırada Behlül yüksek sesle: "Ey Hârûn!" diye seslendi. Hârûn, perdeyi kaldırarak: "Buyur Behlül, ne istiyorsun?" dedi. Behlül: "Ey Müminlerin Emîri! Resûl-i ekrem, Arafat' dönüşünde, kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. "Yol verin, yol verin!" diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyâhatinden hayırlıdır." Hârûn Reşîd ağlayarak; "Ey Behlül, biraz daha anlat!" dedi. Behlül: "Memleketinin bir köşesinde bir mazlum zulme uğrasa, sen memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allahü teâlâ bunun hesâbını senden soracak. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şüphesiz ki iyiler Naîm Cenneti'ndedir. Kötüler ise Cehennem'dedir." buyurdu (İnfitar sûresi: 13-14). Âhirette, Cennet veya Cehennem dışında gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap." dedi. Halîfe; "Amellerimiz hakkında ne dersiniz?" diye sordu. Behlül hazretleri; "Allahü teâlâdan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbuldür." buyurdu. Halîfe; "Peygamber efendimizle, akrabâlık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?" diye sordu. Behlül; "Peygamber efendimize akrabâlıktan ziyâde, bildirdiği hükümlere bağlılıkta yakın olmak daha mühimdir." dedi. Halîfe; "Peygamber efendimizin şefâatine kavuşabilecek miyiz?" deyince de, Behlül; "Onu Allahü teâlâ bilir." buyurdu. Halîfe; "Nasıl yaşayalım?" diye sordu. Behlül; "Allah'tan kork. Her hâlinde Muhammed aleyhisselâmın sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmiş olursun." dedi. Halîfe; "Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et." dedi. Behlül hazretleri de; "Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyâdaki sâhipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara bir şey bulup veremezsin, râzı edemezsin." diye cevap verdi. Parayı almayınca, Hârûn Reşîd; "Para borcun varsa onu ödeyelim." dedi. Behlül: "Kûfe'de birçok ilim sâhipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifak etmişlerdir." dedi. Hârûn Reşîd: "Bâri ihtiyâcını temin edelim." deyince, Behlül hazretleri; "Allahü teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim'dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhâldir." buyurdu. Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.[5]

Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un Fethi sırasında ne yapsa etse kale düşmeyince:

"Hocalarım, Paşalarım, bu saldırı karşısında normalde dünyanın hiçbir kalesi ayakta duramazdı. Nasıl olurda bu kale hala duruyor ayakta?"

diye sorar şeyhlere, Paşalara Fatih Sultan Mehmed Han. Akşemseddîn Hazretleri, der ki:

"Sultânım, bu kale senindir. Müjdelidir. Lâkin içeride bir tane meczûb Allah dostu vardır ki, aman benim gavurcuklarıma bir şey olmasın diyerek bizim attığımız gülleleri tutup bize geri atıyor.”

deyince, Fatih Sultan Mehmed Hân;

"Bre, kimdir bu? Bize savaş mı açıyor bu Adam? Hemen buna bir çare bulalım"

diye hiddetlenir. Bunun üzerine Akşemseddîn Hazretleri:

"Sultânım, bu zât, bize karşı savaş açmış değildir. Lâkin o da yüce Allah’ın emri üzere hareket ediyor. Zira kendisi, evliyalardandır. Onun görevi de orayı korumaktır, ki hikmetini ancak Cenabı Hak bilir. Her mahlukâtın belli bir görevi olduğu gibi o büyük zâtın görevi de orayı korumaktır. Lakin, hiç merak etmeyin hesabımıza göre kalenin muhasarasının ellinci günü ölmesi gerekiyor. Ama kalenin ellinci gün düşeceğini askerlerin bilmemesi gerekir. Aksi taktirde askerlerin savaşma azmi kırılır ve o sevaba nâil olamazlar."

diyerek Sultân'ı teskin eder. Fatih Sultan Mehmed Hân, bunun üzerine askere ihsanlarda bulunup, bahşişler verir, mal ve mülk dağıtır. Onları şevke getirip her gün sanki o gün kaleyi alacakmış gibi kaleye saldırtır. Böylece onları Şehidlik mertebesinden de mahrum bırakmamış olur.[16]

Vaktiyle bir meczûb vardı. Onu bağlamışlardı. Dudaklarını oynatıp Allah’a gizlice bir şeyler söylüyordu. Orada bulunan bir adam, meczubun ağzından çıkan yüce sırrı anlamak için dudağına kulak verdi. Meczûb Allah’a diyordu ki: “Bu senin divanen bir müddettir, seninle aynı evde oturmaktaydı. Fakat sen, eve onunla beraber sığmadın. Evde ya sen oturmalıydın, ya o. Hükmüne uydum ve evden çıktım işte. Mademki sen varsın, bu meczûb yok artık. Ey oğul! Bu yolda bundan başka yol yok. Bizden ve benden daha kötü bir şirk ve günah yok. Bu daracık evden çık! Yükün ağır, eşeğin de topal. Pılını pırtını topla da buradan mekânsızlık âlemine göç! Aşk burağına bin! Bilmiş ol ki, aşk yükünü ancak can beygiri çeker. Fakat ebediyet meydanına varmaya imkân yok, kolay değil bu. Sen, o kapıya kapılanmaya bak! Belki padişah, ansızın seni, seçkin kulları arasına alır da kendine yaklaştırır. Ancak senin, bu kapıda bulunman gerek. Bunun başka yolu yoktur. Bu kapıda beklersen bir gün elbette padişahın huzuruna kabul edilirsin.” [17]

Bir meczûb, yol başında tozlar içinde oturmuştu. İnciler gibi göz yaşları saçmakta, başına tozlar savurmaktaydı. Biri, "Ey tozlara bulanmış adam! Neden böyle zari zari ağlarsın?" dedi. Meczûb dedi ki: "Canım dalgalanıp coşmakta. Onun için mum gibi gözyaşlarına gark oldum. Ben, yalnızca Allah'ı diliyorum; ama o, beni hiç istemiyor, bana aldırış bile etmiyor." [17]

Sırra ermiş bir meczubun can vermesi uzamıştı. Can çekişip duruyor, inliyor, sel gibi gözyaşları ile gönülleri dağlayarak diyordu ki: "Ey Rabbim! Beni sen dünyaya getirdin, madem ki götüreceksin neden getirdin ki? Canım olmasaydı, can verme derdim olmaz, rahat olurdum. Ne ben doğardım, ölürdüm; ne de sen beni dünyaya getirir, sonra da canımı alırdın. Keşke gelip gitme zahmeti olmasaydı. Bu gelip gitme olmasa, hiç de kötü olmazdı. Ölüme hazırlanmak farz ama benim bunu düşünecek gücüm yok." [17]

Bir meczuba sordular: "Şu iki alemin aslı nedir ki bunlarda bunca hayaller, vehimler var?" Meczûb, dedi ki: "Her iki alem de yukarısış aşağısı aslında bir damla sudan ibaret. Ne var ne de yok. Önce bir damla su yaratıldı, sonra Sevgili, o damladan göründü. Sudan yaratılan her şey demir gibi sağlam olsa bile bâki kalmaz. Demirden sertini bulamazsın alemde, ama onun da harcı sudur, bak da gör. Suyun durulduğunu gören hiç yok, peki su üstüne kurulan yapının duracağını kim söyleyebilir?" [17]

Dünyadan elini ayağını çekmiş bir meczuba Hızır: "Ey işini tamamlamış Allah aşığı, bana dost olmak ister misin?" diye sorar. Meczûb: "Senin halin benimkine uymaz. Sen kıyamete kadar yaşmak için abıhayat içtin. Ben ise sevgiliye kavuşmak için canımdan ayrıldım. Sen canını koruma sevdasındasın ben ise feda etmek derdindeyim. En iyisi, seninle ben tuzaktan kurtulmak için dağılan kuşlar gibi birbirimizden uzak olalım." [17]

Bir meczûb vardı. Çocuklar onu taşladıkları için canı çok sıkılmış, kızmıştı. Kaça kaça bir hamamın köşesine sığındı. Sığındığı köşede bir penceresi vardı hamamın. Biraz sonra dolu yağmaya başladı, pencereden giren her dolu da meczubun başına geliverdi. Doluyu taş sandığından kızgınlığı arttı delinin. "Neden bana taş atıyorlar?" diye atana bir hayli sövdü, saydı. O sırada güneş, bulutların arasından çıkıp olduğu yeri aydınlattı. Başına gelenin taş olmayıp da dolu olduğunu anlayınca küfrettiğine pişman olup dedi ki: "Yarabbi, şu bulunduğum yer karanlıktı, fark edemedim, yanıldım. Ne söylediysem geri alıyorum." [17]

Bir köşede yalnız başına yaşayan bir meczûb vardı. Şöhretli biri meczubun yanına gidip der ki; "Sende liyakat görüyorum ben. Bütün duygularını bir tek yere bağlamış, orada toplamışsın. Kalbin perişan, aklın dağınık değil." Meczûb: "Ben nasıl dediğin mevki de olayım ki! Beni büütn gün sinekler rahatsız eder geceleri de pireler uyutmaz. Nemrud'un burnuna küçücük bir sivrisinek girmiş, o sersemin beynini doldurmuştu. Bilmem ki ben de zamanın Nemrud'u muyum ki Sevgiliden nasibim yalnız sinek ve pire" [17][18]

Bir gün Rabia el-Adeviyye’nin (ks) karşına bir meczûb çıktı ve şöyle bir nara attı:

“Ey hanım! Bütün varlığımla sana bağlıyım! Seni seviyorum!”

Rabia Hatun gayet sakin ve vakur bir şekilde,

“Doğrudur! Ben de seni seviyorum!”

dedi Bu cevap meczubun hoşuna gitti. Rabia Hatun eliyle geriye işaret ederek, şöyle devam etti:

“Ancak benim bir kız kardeşim var O benden daha güzel, geriden geliyor!” dedi Meczûb dönüp geriye baktığında, Rabia Hatun onun yüzüne şiddetli bir tokat vurdu ve şöyle dedi:

"Benden uzak ol! Seni yalancı, vefasız, sahte kahraman! Beni sevdiğini iddia ediyorsun, ama dönüp başkasına bakıyorsun! Beni güzel bulduğunu söylüyorsun, başka güzel peşindesin! Sen nerede, sevmek nerede, güzelin kıymetini bilmek nerede? Defol git! Konuşunca seni irfan sahibi, dürüst, vefalı, âşık biri sandım Aşktaki ciddiyetini denedim, yalancı olduğunu anladım! Sende ne âriflerin temizliği var, ne de onlardan bir işaret ve mürüvvet! Hele âşıkların yolu,senin gittiğin yoldan hiç geçmez…“

Bunun üzerine meczûb, deli gibi bağırmaya ve başına toprak saçmaya başladı. Şöyle diyordu:

"Yazık bana! Ben bir kulu sevdiğimi iddia ettim! Ondan yüz çevirince tokat yedim! Korkuyorum; Hakkı sevdiğimi iddia eder de, Ondan başkasına bakarsam hâlim ne olacak? Yiyeceğim tokadın şiddeti nasıl olacak?" [19]

Sâdık Yalsızuçanlar'ın "Sadık Amca'nın Masal Bahçesi"sinde şöyle bir kıssa geçer: Birisi ölmüştü. Tabutu, el üstünde götürülüyordu. Allah aşkıyla kendinden geçmiş bir meczûb, yaklaşarak, "Ölüm aslanının pençesinden kurtulamayan bu adam da kim?" diye sordu. "Tanımıyor musun?" dediler, "Ülkemizin en güçlü pehlivanıydı." Meczûb, "Hımm," dedi, "Demek ülkenin en güçlü pehlivanıydı. Zavallı...bir gün, ölüm aslanıyla güreşeceğini düşünmüştür umarım." [20]

Nazan Bekiroğlu, "Yusuf ile Züleyhâ"sında Mısır'daki bir deyimden söz edilir. Buna göre, Züleyhâ, birgün tahtırevanla sokaklardan geçerken bir meczûb, bütün engelleri aşıp tahtırevanın önüne dikilir. Züleyhâ, tül cibinliği aralayarak bakar. Meczûb, Züleyhâ'nın yüzüne bakar ve “Sevindir beni!” der. Ancak uzatılan keseyi kabul etmez. Onun isteği bambaşkadır, “Sevindir beni Züleyhâ, bana gülümse!” der. Züleyhâ, dikkatle bakınca meczubu tanır. Bu, daha önce reddettiği bir ordu komutanıdır. Züleyhâ, usulca gülümser, meczûb başını eğer çekilir. O günden sonra Mısır lisânına sadaka vermek anlamında bir deyim yerleşir: “Züleyhâ'nın gülümsemesi” [21][22]

Yazımızı burada bitirirken Filibeli Ahmet Hilmi'nin "Âmâk-ı Hayâl" adlı eserinde geçen iki meczûb'un konuşmasına kulak verelim: İki meczûb kendi aralarında konuşmaya başladılar;

- Ey hayrete dalmış! Okudun yazdın ne anladın?
- Elif-bâ’nın mânâsını anladım!
- Mânâsı ne demekmiş?
- Birin iki, ikinin bir olmasıdır.
- Nasıl?
- Allah bir’dir, Elif’dir. Kendini bir’leyecek ikinci varlık yani ikinci harf B’nin asla var olamayacağını bilir. Elif vardır. Bir, B yoktur İki.
- Bunun ismi nedir?
- Kelime-i tevhid yani; Lâ ilahe illallah, diyerek Allah’ın bir olduğunu söylemektir.
- Bir’in bir olduğu nasıl söylenir. Bir zaten bir değil mi? Bir ikiye mi bölünmüş de birliyorsun, tevhid ediyorsun?
- Bir’e ben bir dersem; bir ve ben iki eder. Ama ‘Ben'diyen Bir’in kendisi ise ikilik olmaz.
- Yani Allah sana söyletiyorsa ya da dilinde söyleyen O ise mi ikilik olmaz?
- Aynı akıllılar gibi konuşmaya başladın. Kendine gel! Deliler gibi düşün. Allah’tan başka ben mi var? Allah başka birisinin dilinin içine mi girip konuşturacak? Ya da uzaktan talimat mı gönderecek? Sen bu mantıkla akıllılar ülkesinde padişah olursun.
- Tamam kızma. Sadece senin akıllanıp akıllanmadığını anlamak için sordum. Hâlâ delisin, iyi…-
- Elif-Bâ nedir?
- Varlığın hakikatini anlatmak için kullanılan bir semboldür. Elif, Allah’a işâret eder. Elif; ehadiyete, tekliğe işaret eder. Yani Allah’ın vahdet halini anlatan harftir. B harfi Allah’ın birbirine hiç benzemeyen isimler ve resimler altında zâhir olmasını ifade eder. Buna kesret sırrı da denilebilir.
- Elif mi asıldır, be mi asıldır?
- Elif ve be iki değil ki; biri asıl diğeri sahte olsun!
- Varlığın aslı nedir?
- Varlık ayrı, asıl ayrı değildir.
- Elif mi noktadan çıkmıştır? Nokta mı eliften çıkmıştır?
- Nokta; isimsizlik, sıfatsızlık, fiilsizlik hâlidir. Nokta; şekilsiz ve anlamsızdır. Nokta; Elif olup dile gelir. Elif noktadan çıkar.
- Nasıl olur? Göster!

Meczûb, cebinden bir parça balmumu çıkararak avucunda sıcak nefesle yumuşattı, ovaladı ve yuvarlak hale getirdi. “İşte nokta!” diyerek mumu ovalayıp uzattı; “İşte Elif!” dedi. Uzun mumu hilâl gibi büktü, bir ucundan bir parçacık kopardı ve hilâlin altına yapıştırdı; “İşte Be harfi!” dedi. Diğer meczûb, ayağa kalktı; “Elif’in başka adı var mı?” diye sordu. Meczûb; “Evet var, fakat kulağına söylerim.” diyerek fısıldadı. Sonra bana dönerek;

“Ey genç! Nokta; elif oldu, elif ‘b'oldu. B’yi ısıttım geri çevirdim tekrar nokta oldu. Aslında var olan hep nokta idi. Elif de ‘b'de yirmi sekiz harf de noktadan başka değildir. Şimdi beni iyi dinle! Nedir bu gösteri ve sihir? İşte cevabı: Hak, kendi güzelliğine âşık oldu. Kendini seyretmek için Mim (Mecnûn isminin ilk harfi) ve lâm (Leylâ isminin ilk harfi) oldu. Kendi aşk ateşinde yanarak eridi ve bütünleşerek nokta oldu. Kendisini sevecek ikinci bir varlık olmadığını bildi. Yine kendisinin seveceği ikinci bir varlık olamayacağını da bildi. İşte bu gerçeğe aşk denir. Aşkta ikilik yoktur. İkili sevginin adı aşk değil birbirini beğenidir. Şimdi; Leylâ’sız Mecnûn oldun. Çünkü Mecnûn Leylâ oldu. Sonra ikisi de kendi hakikatine döndü ve dönünce dönenlerin iki değil tek olduğunu anladı. Leylâ ve Mecnûn isimlerini aradan çıkarırsan benim fısıldadığım ismi de duyarsın!”

diyerek kendi mantık boyutlarına döndüler.[23]

Kaynaklar

[1] Kösec Ahmed Dede, "Et-Tuhfetü’l-Behiyye fî Tarikati’l-Mevlevviyye", dosyalar.semazen.net/Es_sohbeti_safiyye.pdf
[2] www.kuranikerim.com/islam_ansiklopedisi/M/meczub.htm
[3] Prof. Dr. Nil Sarı & Dr. Burhan Akgün, "Türk Tarihinde Psikiyatriye Bakış", www.ctf.edu.tr/stek/pdfs/62/6201.pdf
[4] Öğr. Gör. Akif Hayta (Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi), "Anneden Allah’a: Bağlanma Teorisi ve İslâm’da Allah Tasavvuru", Değerler Eğitimi Dergisi, 4 (12), s.29-63.
[5] www.mehmetoruc.com/pdfs/2003gb.pdf
[7] Sadreddin-i Konevî, "Hâdis-i Erbaîn", umutrehberi.tasavvufi.com/yazmalar/hadisierbain.pdf
[8] Necdet Ardıç, "Gönülden Esintiler III", www.islamvetasavvuf.org/kutuphane/pdf/terzibaba/irfanmektebi.pdf
[9] Hasan Çiftçi, "Klâsik İslam Edebiyatında Hiciv ve Mizah", Atatürk Üniversitesi, TAED, 10, Erzurum 1998, s.150, Sımnanî, Ahmed Penahî, Serguzeşt-i Şuguftengîz-i Tanz’den nakil.
[10] Doç. Dr. Metin Akkuş (Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, FEF, Türkoloji Bölümü Öğretim Üyesi), "Doğu Kültüründe Nasreddin Hoca Tipinin Benzerleri", Atatürk Üni, FEF, TDEB, Nasreddin Hoca Peneli, 15 Mayıs 2002, Erzurum.
[11] Ar. Gör. Ahmet Cahid Haksever, "Varoluşsal Kendinden Geçme ve Yansımaları: İmam-ı Rabbânî'nin Şathiyye Anlayışı Örneği", Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2004/1, c. III, sayı: 5, s.106.
[12] Pertev Naili Boratav, "100 Soruda Türk Folkloru", 2. Baskı, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1984, s. 42.
[13] Orhan Hançerlioğlu, "İslâm İnançları Sözlüğü", "Keramet" mad., I. Baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul 1984, s.242-243.
[14] Doç. Dr. H. Dilek Batislam (Çukurova Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü), "Şevket Bulut'un Hikâyelerindeki Veli Tipi", turkoloji.cu.edu.tr/ESKI TURK EDEBIYATI/batislam_7.pdf
[15] A. Süheyl Ünver, "Sevakıb-ı Menakıb: Mevlana'dan Hatıralar", İstanbul, 1973. s.50-52.
[16] "Tüm Hakikatleri ve Bilinmeyen Yönleri ile İstanbul, Ayasofya ve Fatih Sultan Mehmed Han", www.osmanli.de/pdf_yazilar/istanbul_fetih.pdf
[17] Feridüddin Attar, "Mantıku't - Tayr"; Feridüddin Attar, "İlahiname".
[18] www.biriz.biz/hikaye/meczuphik.htm
[19] www.bynokta.com/allah-aklarnn-ve-sevdallarnn-yeri-f205/meczup-ak-t7641.htm
[20] Sâdık Yalsızuçanlar, "Sadık Amca'nın Masal Bahçesi", www.hulusiefendivakfi.org.tr/pdf/MASALBAHCESI.pdf
[21] Nazan Bekiroğlu, "Yusuf ile Züleyhâ", Timaş Yayınları, s.66-67.
[22] Dr. Münire Kevser Baş, "Yûsuf İle Züleyhâ Aşkının Klasik ve Modern İfadesi: Hamdî ve Nazan Bekiroğlu Örneği", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 51:1(2010), s.359.
[23] www.somuncubaba.net/pdf/0104/www.somuncubaba.net-2009-06-0104-7leyla.pdf





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: ABKAPLAN, 20.10.2010, 13:01 (UTC):
ÇOK GÜZEL BİR ÇALIŞMA OLMUŞ.ÖZELLİKLE EN SON BÖLÜM HARİKA.



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36861670 ziyaretçi (103034411 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.