Mein Kampf (Kavgam) - Adolf Hitler, II
 

Mein Kampf (Kavgam), II

Adolf Hitler

Kitap Özeti

Bu sonuç, yani gençlerimizdeki milli heyecanın azlığı, bizim iyi kalpli burjuvaları hayrete düşürecektir.

Burjuva daima böyledir. Tiyatro, sinema, adi kitaplar ve gazetelerle, halka zehrin nasıl verildiğini görür ve sonunda da halkın ahlakındaki zaaftan ve bananecilikten hayrete düşer. Sanki sinema ve şüpheli basın milli büyüklüğümüzün değerini halka yaymaya çalışıyorlarmış gibi... işte o zamana kadar aklıma gelmeyen şu ilke}1! öğrendim:

Bir kavmi millet haline getirebilmek, daha önce kusursuz ve sağlam bir toplumsal çevre yaratmaya bağlıdır. Kişinin eğitimi için bu gerekli bir zemindir. Ancak, aile yuvasında ve okulda memleketinin fikri, iktisadi ve siyasi büyüklüğünü öğrenen bir kimse, o millete mensup olmanın gururunu duyabilecek ve tadacaktır, insan ancak sevdiği ve hürmet ettiği şey uğruna mücadele eder. Hürmet etmek için bilmek şarttır. Toplumsal konulara karşı ilgim uyanınca, bu konuları ciddi bir şekilde inceliyordum. On ana kadar bende meçhul olan yeni bir dünya gözlerimin önüne seriliyordu.

1909 ile 1910 yılları arasında durumum değişti. Hayatımı amele olarak değil de ressam sıfatı ile kazanıyordum. Bu meslek sayesinde ancak geçinebiliyordum. Fakat yeni mesleğim sayesinde akşamları yorgun düşmekten kurtulmuştum. Artık şantiyeden döndükten sonra yatağa kıvrılıp yatmıyordum. Çalışmalarım gelecekteki mesleğimle ilgili idi. Mecburiyet dolayısıyla resim yapıyordum. Zevk için çalışıyordum.

Gerçek hayatın ortaya koyduğu derslerle, toplumsal konular hakkında karşılaştığım şeyleri bu gerekli nazari bilgilerle tamamlama imkanını buluyordum. Bu konuya dair elime geçen kitapların hepsini okuyordum. Hem okuyor, hem de düşünüyordum.

O günlerde çevremdeki insanların beni "kaçık" kabul ettiklerini tahmin ediyorum.

Ayrıca, bunlardan başka mimari çalışmalara da ihtiras ile kendimi vermiştim. Bunu, müzik gibi güzel sanatların bir kraliçesi kabul ediyordum. Mimari sahadaki çalışmam benim için bir gerçek çalışma değil, sanki mutluluktu. Gece geç saatlere kadar hiç yorgunluk duymadan okuyup, desen yapıyordum. Hedefe varmam için uzun yıllar beklemem gerektiğini görmeme rağmen, güzel hülyam bu konudaki inanışıma kuvvet veriyordu. Mimar olarak ün kazanacağıma dair tam bir kanaatim vardı.

Bu zevkli çalışmamın yanı sıra, siyasete gösterdiğim ilgi, pek büyük bir anlam taşımıyordu, tam tersine bu işi, düşünme kabiliyeti olan her yaratığın mecbur olduğu ilkel bir görev sayıyordum. Halbuki siyaset alanında bilgisi olmayan bir kimse her çeşit eleştiri veyahut herhangi bir görev yapma hakkını kaybederdi. Bu alanda da çok okuyor ve çok düşünüyordum. Benim için okumak, sözüm ona düşünürlerimizin bir bölümünün ifade ettiği anlamla aynı değildi.

Bazı kimseler vardır ki, bunlar hiç ara vermeden kitap okurlar. Okuduklarından bir netice çıkarmaksızın devamlı okuyup dururlar. Bu kimselerde bir yığın bilgi yardır. Fakat beyinleri bu bilgileri bir esasa göre tasnif edip değerlendiremez. Bir kitabın bütün içeriğini adeta ezberlerler. Kabiliyetleri, okudukları kitabın içinden ayrıntıyı atıp, esası zihinlerinde tutmaya ve bu bilgi özünü ilerde kullanmaya yetmez. Kitap herkesin kendi mesleğinin veya idealinin tespit ettiği muayyen bir sınırı doldurmak için değerli bir vasıtadır. Kitaplar hayat mücadelesine atılmış olanlara veya büyük ideal sahiplerinin geniş ufuklarına, yani ufuklar katmakta yardımcı olurlar. Demek ki okumak bir gaye değildir. Okumanın ve bilgi edindikten sonra mütalaada bulunmanın hedefi, dünya hakkında genel bir fikre ve görüşe sahip olmaktır. Sistemli biçimde okuyarak elde edilecek bilgiler, bir mozaik parçası gibi yerine yerleştirilmelidir. Böylece kitap okuyanın zihninde dünya hakkında genel bir fikir meydana getirilmelidir. Yoksa okuyucunun kafasında büyük bir değerden yoksun bir bilgi salatası meydana gelmemelidir. Bu bilgi salatası sahibine bir gurur vesilesi olsa da, herhangi bir işe yaramaz. Kafalarının içinde bilgi salatası taşıyan kimseler, kendilerinin çok şeyler bildiklerine hükmederler. Fakat bu gibi kimselerin hayatları ya bir hastanede ya da politika çukurunda son bulur.

Böyle karmakarışık bilgi ve fikirlerle dolu beyin, istediği bilgiyi, kendisine gerekli olduğu an, bu kalabalığın içinden tutup çıkaramaz. Çünkü beyindeki bilgi tortusu hiçbir elemeye tabi tutulmamıştır. Sadece okunan kitapların içerdiği bilgilerle beraber bir sürü ayrıntı üst üste yığılıp kalmıştır.

Bu gibi zavallı yaratıklar karşılaştıkları zorunluluklar sırasında okuduklarından faydalanacakları akıllarına gelse bile, ancak kitabın adım, sayfa numarasını ezbere bilmeleri gerekir. Aksi halde bu gibi kimseler işlerine yarayacak bilgileri hayatları boyunca bulamazlar. Buldukları anda da iş işten geçmiş olur.

işte, hükümet üyelerinin büyük ilim sahibi olmalarına rağmen, hata çukuruna yuvarlanmalarının sebebini başka yerde aramaya gerek var mıdır?

Bir kitap veya dergide, gazetelerde veyahut bir broşürde kendi özel ihtiyaçlarına cevap veren bir malzemeyi görüp, ayrıntının arkasından çekip alabilen kimse, okumayı bilen, okuduğunu anlayan kimsedir. Bu kimsenin kendisi için faydalı olduğunu anladığı bilgi özü , herhangi bir husus için, derhal zihinde oluşan hayalin içinde yerini bulur. Bu bilgi özü ya o düşünceyi ya da hayali tamamlar veya düzeltir, veyahut da onu açıklığa kavuşturur.

Okumayı bilerek yapmış olan kimse hayat mücadelesi sırasında imi bir şeyle karşılaşırsa, hafızası yıllar önce de olsa çok eskiden elde ettiği fikir ve bilgiyi onun zihnine getirir. Muhakeme sahibi olan kimse de derhal bu bilgi ve fikirleri mantığına göndererek olay karşısında tavır alır. işte okuma böyle yapılırsa bir yarar sağlar.

Örneğin bu şekilde hareket etmeyen, daha doğrusu edemeyen bir konuşmacı, kendisini dinleyenlerden birinin yapacağı itiraz karşısında şaşırıp kalacaktır. Hatta hatta bu konuşmacı haklı bile olsa, o sıra acı içinde kıvranacaktır. Bu kimse ne savunduğu fikirler için delil ve tamamlayıcı bilgiler bulabilir ne de itiraz eden kimseyi susturabilecek haklı ve doğru bilgiler gösterebilir. Bu durumun kişisel sorumluluklar söz konusu olduğunda bir zararı yoktur. Ancak felek bu gibi kimseleri milletin başına bela ederse, işte o zaman tehlike belirir.

Ben küçük yaşımdan itibaren okurdum, yani iyi okumaya alıştım. Bu işte hafızam ve aklım bana büyük çapta yardımcı oldular. Bu sayede Viyana'da geçen günlerim benim için çok verimli oldu. Her gün gördüğüm yeni manzaralar beni devamlı olarak incelemeye ve okumaya itti. Gerçeği nazari olarak, nazariyatı ise gerçekle tetkik, tahkik ve tahlil ettiğim için, kuramsal bilgilerle kafamı doldurmadım. Günlük tecrübelerim toplumsal meselelerden başka, iki büyük husus hakkında da kesin bir fikir verdi.

Böylece ben onları çok ince bir şekilde tetkik ve tahlil ettim.

Gençliğimde Sosyal Demokrasi hakkındaki bilgim çok azdı ve tamamen yanlıştı. Sosyal Demokrasi'nin gizli oy usulü için yaptığı mücadele beni memnun ediyordu. Çünkü bu usul ile tiksindiğim Habsburglar rejiminin çökeceğini tahmin ediyordum. Ben Tuna Devleti'nin Cermenliği gözden çıkarmazsa ayakta kalamayacağına inanıyordum, fakat nüfusun içindeki Alman unsurunun Slavlaştırılması da hiçbir güvence vermeyecekti. Keza Slavizmin bir topluma verdiği aynı cinsten olma kuvvetini gözümüzde büyütmemeliyiz. Sözün kısası nüfusu 10 milyon olan ve vatandaşları arasındaki Cermen ırkını ölüme mahkum eden bu devletin bir an evvel yıkılmasını ve aynı zamanda bu yıkılma işini çabuklaştıracak her hareketi destekliyordum. Dillerin çeşitli oluşunun doğurduğu kargaşalık parlamentoyu nasıl zayıflatır ve zaafa uğratırsa, bu hükümetin yıkılma anı da, o kadar çabuk olacaktı. Bu an Alman Avusturya'sının hürriyet anı olacaktı. Artık Avusturya'nın anavatan Almanya ile birleşmesine bir engel kalmayacaktı. Bu bakımdan Sosyal Demokratların hareketleri ve tutumları benim düşüncelerim yönünden çok iyiydi. Sosyal Demokratların işçi lehinde çalışmaları o günlerde benim hoşuma gidiyor ve bu yüzden beni bu partinin sempatizanı olmaya zorluyordu. Beni bu partiden uzak tutan husus ise, Sosyal Demokratların Avusturya sınırı içindeki Germenlerin muhafaza edilmesi için yapılan mücadeleye karşı çıkması idi. Halbuki Slav komünistleri, Sosyal Demokrasi'nin bu tutumunu sevinçle karşılaşmalarına rağmen, başka hususlarda bu partiye karşı çok küstah ve gaddar davranıp tepeden bakıyorlardı. Böylece bu siyasi dilencilere hakları olan cevabı vermiş oluyorlardı.

On yedi yaşımda iken "Marksizm" hakkında da henüz bende bir fikir oluşmamıştı. Sosyal Demokrasi ile Sosyalizm'e hemen hemen aynı manayı veriyordum. Sosyal Demokrasiyi gösterilerinin bir seyircisi olarak tanıdım. Bu hususta bir fikrim olmadığı gibi, üyelerinin zihniyetlerini de bilmiyordum.

Sosyal Demokratlarla ilk münasebetim, bir şantiyede oldu. Açlıktan ölmemek için iş arıyordum. Geleceğimden endişe ediyordum. Bu yüzden de çevremle ilgilenmiyordum. Fakat bir olay beni bu tarafa sürükledi: Bana sendikaya kayıt olmamı emrettiler. O zamanlar sendikalar hakkında bir bilgi sahibi değildim. Sendikaların işçilere faydası veya zararı hakkında bir fikrim yoktu. Fakat, kesin olarak sendikaya girmem emredilince, bu konuda bir bilgim olmadığını ve özellikle ne olursa olsun, hiçbir şeye bağlanmak istemediğimi belirterek daveti reddettim. Eğer hemen kapı dışarı edilmemişsem bu ileri sürdüğüm birinci sebepten dolayı idi. Herhalde bir iki gün içinde her şeyi öğreneceğimi ve kendilerine bağlanacağımı sanıyorlardı, fakat tamamen yanılıyorlar di. Önceleri sendikaya girmem bir parça imkan dahilinde idiyse de, iki hafta sonra bu ihtimal de ortadan kalkmıştı. Gerçekten bu kısa süre içinde çevremdekileri pek iyi tanımıştım. Beni, dünyada hiçbir kuvvet, temsilcileri bana bu kadar ters gelen bir teşkilata sokamazdı, îlk önceleri kendi kendime dükündüm. Şantiyede çalışırken öğlenleri, işçilerin bir kısmı aşçı dükkanlarına giriyor, diğer bir kısmı da şantiyede kalarak sefilâne bir yemek yiyordu. Bunlar daha çok evli olan işçilerdi. Kadınlar da kaplar içinde çorba getirerek karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Bin bir parça ekmek, biraz sütle öğle yemeğimi yerken etrafımı da inceliyordum, incelemelerim sırasında öğrendiğim şeyler insanı isyana teşvik edecek mahiyette idi. Her şey inkar ediliyordu. Millet, kapitalist sınıfların bir uydurmasıydı. Vatan, işçi sınıfını sömürmek için burjuvazinin vasıtası idi. Kanunlar işçiyi ezmek için vazediliyordu. Din, milletleri istismar etmek için uydurulmuştu. Ahlak, ahmakça bir sabır prensibi idi. Her temiz şey, çamura batırılıp çıkarılıyordu.

Önceleri susuyordum. Sonraları susmaya çalıştım. Fakat buna devam edemedim. Adi iddialara cevap vermeye başladım. Fakat cevaplarımın tatminkar olması için, açık ve kesin bilgi sahibi olmam gerektiğini anladım. Bunun üzerine peş peşe kitap ve broşür okumaya başladım. Arkadaşlarımın fikirleri hakkında geniş bir bilgiye sahip olmaya başladım. Fakat onlar akıl ve mantıkla mücadele edebilecek kimseler değildiler. Beni şantiyede iş sırasında bir iskeleden aşağıya yuvarlamakla tehdit ettiler. Bunun üzerine şantiyeden nefretle uzaklaştım. Kısa bir zaman sonra inadım nefretime galip geldi.

Şantiyeye geri döndüm. Aynı zamanda parasız da kalmıştım.

işte o zaman kendime sordum. Bu adamlar bir millete mensup olmaya layık mıdırlar? Sorunun cevabı "evet" ise en iyilerin böyle bir azaba katlanmalarını bir millet haklı gösterebilir mi? "Hayır" denecekse milletimiz insan bakımından zayıf ve fakir denecek durumdadır.

Bu sıralarda bir gösteriye katıldım, iki saat olduğum yerde kalıp nefesimi tutarak işçilerin dörder dörder geçmelerini sabırla seyrettim.

Evime dönerken, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin organı olan Arbeiterzeitung'u gördüm. Bu gazeteyi kahvelerde ancak iki dakika kadar sabır göstererek okuyabildim. Bu sefer içimden gazeteyi almak geldi.

Yalan dolu yazıların bende uyandırdığı nefrete rağmen, o geceki zamanımı bu gazeteye ayırdım. Böylece Sosyal Demokratların kendi gazetelerindeki fikirlerini,nazariye üstatlarının yazdıkları kitaplardan daha iyi inceleme fırsatını buldum. Ne büyük fark vardı... Bir tarafta, içinde peygamberlerin sözlerim hatırlatan gayet derin bir akıl ve hikmet ürünü imiş gibi hürriyet, namus ve şeref mefhumları bulunan kitaplar... Diğer tarafta da hiçbir alçaklıktan korkmayan her türlü çamur ve iftirayı saçmayı pek tabii sayan, yılan gibi bir dil ve üslûp... işte bu insanlığın kurtuluşunu isteyen basındı. Sonunda anladım ki, kitaplar, ahmaklar ve aydın kişiler için, gazeteler ise halk içindi.

Ben, Sosyal Demokratların doktrinini derin derin incelediğimde kendi milletimi görmeye başladım.

Eskiden bana aşılması imkansız bir uçurum gibi görünen şey, şimdi daha büyük bir sevgiye yol açtı.

Gerçekte ancak, ahmak olan bir kimse bu büyük zehirleme işini bildiği halde, kurbanları kabahatli görebilirdi. Günler geçtikçe iradem bağımsızlığına kavuştu ve Sosyal Demokratlarım başarı sırlarını çözmeye başladım. O günlerde kızıl yayınlardan başka bir şeyi okumamamın, kızılların düzenledikleri toplantılardan başka bir mitinge katılmamamın sebebini derhal çözdüm. Sefalet dolu çevremde, bu hiçbir şeye izin vermeyen doktrinin münakaşa götürmeyen Sonuçlarını gördüm. Toplum ancak kuvvetli şeyler karşısında eğilebilir. Nasıl kadınlar zayıflara baskı yaptığı halde, kuvvetli olanın karşısında diz çökerlerse; topluluk da otoriteyi, zayıfa tercih eder. Topluluklar, hoşgörü karşısında, daima bir vazgeçme alışkanlığına kapılırlar. Bunun için, topluluk üzerinde fikri bir baskıya başvurulmalıdır. Topluluk insani alışkanlıklarım kullanmamalıdır. Bu baskı topluluk tarafından pek fark edilmez. Böylece topluluk doktrinin hatalarını da görmez ve sezmez olur. Topluluk, dış görünüş itibariyle kuvvet ve baskının sonuçlan ile karşılaşır ve ona tam olarak bağlanır. Bunun için Sosyal Demokratların karşısına çıkacak olan bir başka parti, ancak rakibinden çok daha sert ve kuvvetli hareket ederse başarıya ulaşabilir, iki yıl içinde gerek Sosyal Demokratların tutumlarını, gerekse bu partinin oyuncağı haline gelen halk kitlesinin ruhunu anladım.

Sosyal Demokratların faaliyetlerinin burjuva sınıfı üzerinde yarattığı dehşeti gördüm. Burjuva sınıfının bu hareket ile mücadele etmeye ne ahlakı, ne de kuvveti yeterli idi. Oysa Sosyal Demokratların adeti, kendi faaliyeti için en büyük tehlike görünen kimseleri, sinirleri darmadağın edecek şekilde bir yalan ve kuru iftira bombardımanına tutmaktı. Bu korkunç taarruz, o şahısların ayağa kalkamayacak şekilde yere serildikleri hissedilinceye kadar devam ediyordu.

Sosyal Demokrasi, değerli kimselere saldırır, muhalif partinin zayıf adamlarını az çok ve gizli bir şekilde metheder. O, iradeden yoksun bir dahiden çok, basit dereceli bir zekaya sahip olan, sert tabiatlı bir adamdan korkar. Zeka ve iradeden tamamen yoksun olanları ise göklere çıkarır.

Sosyal Demokrasi, huzuru sağlamak imkanına sadece kendisinin sahip olduğu görüşünü yayar. Olayları yakından takip eder. Ya olayların bizzat içindedir, ya da olayların yanındadır. Eğer halkın dikkati bir başka yöne çevrilmiş ise, Sosyal Demokrasi derhal bu duruma müdahale eder.

işte bunun için partileri boğan ve yok eden gazlara karşı daha zehirli ve etkili gazlarla karşılık verilmelidir. Aksi takdirde galibiyet yolunun kapalı olduğu halka anlatılmalıdır. Zayıf yaradılışlı kimselere bu durumun bir ölüm kalım mücadelesi olduğu açıkça belirtilmelidir. Ben bütün bunları tespit ederken şahısların topluluğa karşı duyduğu korkunun önemini gördüm.

Her yerde dehşet ve korku, aynı derecede bir dehşet ve korku tarafından yolu kapanmazsa daima başarıya ulaşır, işte o zaman böyle bir parti, istikamet değiştirerek, önceleri hakaret ettiği, küçük düşürdüğü devlet otoritesine sığınır. Çoğu zaman da genel bir kararsızlık anında isteğine kavuşur. Çünkü daima gerzek beyinli birkaç yüksek dereceli memur, korkularından düşmanın gelecekte kendilerine iyi muamelesini temin etmek amacı ile ona yardım eder.

işte bu biçimde bir başarının halk üzerinde nasıl bir etki yaptığı hem taraftarlar hem de karşı olanlarca bilinemez. Bunu ancak halkın ruhunu kitaplardan tanımaya çalışanlar değil, hayatın içine girenler takdir ederler. Yapay olarak elde edilen başarı taraftarlar arasında sürdükleri davalarının bir zaferi imiş gibi kabul edilirken, yenik düşenler ise ilerde ortaya çıkacak direnişin başarı ihtimalinin kaybolduğuna inanırlar.

Zamanla kaba kuvvet usullerini öğrendikçe, bu kaba kuvvete hedef olan halk kütlelerine karşı duyduğum hoşgörü de arttı. Bu çetin ve ıstıraplı günlerimde, beni milletime iade ederek milletimin özelliğini bana öğrettiği ve terör hareketlerinin elebaşlarıyla, kurbanlarını yakından tanımama fırsat verdiği için Tanrı'ya bin kere şükrediyorum. Bu yollarını şaşırmış, iki gözü de kapalı olan adamların sadece bıçak altına yatmış birer kurban oldukları kabul edilmelidir, işte bu rezil sınıfların ruhlarını basit bir iki çizgi ile ortaya koyarken, bu toplulukların derinliklerine inildiğinde, parıldayan bir ışığa rastlanacaktır. Ben gözlemlerim sırasında, bu sınıfların bireyleri arasında ender de olsa, bazı fedakarlık olaylarına, sadık arkadaşlık hislerine, samimi bir tevazu ile dolu çekingenliklere, insanı şaşırtan itidalli davranışlara rastladım. Bu pırıltılar özellikle yaşlı işçiler arasında görülüyordu. Bu parıltılara yeni nesillerde ve büyük şehirlerin çarkları arasında eriyenlere rastlanamıyordu. Ancak tek tuk bazı gençler vardı ki, onlar doğuştan kazandıkları meziyetlerini muhafaza ederek, hayatın kötülüklerine karşı, hâlâ direniyorlardı, Fakat bu iyi insanlar, eğer siyasi faaliyetleri milletimizin can düşmanlarına kaptırılıyorsa, bunun sebebi, o heriflerin idare ettiği partilerin kötülüklerim takdir edememelerinden ileri geliyordu. Çünkü hiç kimse bu adi heriflerin ne dolaplar çevirdiklerini incelemek zahmetini göstermemiştim. Bu kimselerde karşı koyma iradesi "sosyal sürüklenmelere mağlup olmuştur. En sonunda sefalet onları gırtlaklarından yakalayarak Sosyal Demokrasi çamuruna batırmış ve o çamurun içinde bırakmıştır.

Burjuvazi işçinin en meşru ve en tabii isteklerine dahi, binlerce defa büyük bir ahlaksızlıkla "hayır" cevabı vermiştir, işte bu haksız Direniş karşısında işçiler sendikalara doğru itilmişlerdir.

Böylece işçi, en basit isteklerine insani bir cevap alamadığı için sendika teşkilatı ile siyasete doğru sürükleniyordu, işçi Sosyal Demokrasi’ye düşman idi. Fakat direnişleri defalarca sonuçsuz kaldı. Burjuva partileri ise her türlü toplumsal sorunlara karşı ilgisizdiler. iticinin hayat şartları düzeltilmedi, iş kazaları, çocukların ve kadınların çalışmaları, kadınların hamilelik halleri hiçbir zaman göz önüne alınmadı. Makineler arasında çalışan işçi her türlü emniyet tedbirlerinden uzak bırakıldı. Böylece halk toplulukları Sosyal Demokrasinin ağları içine düştü. Sosyal Demokrasi, bu üzüntü veren siyasi düşüncelerin sebep olduğu olayların hepsinden faydalandı. Buna karşılık burjuva partiler hatalarını hiçbir zaman düzeltmediler, esasen düzeltemezlerdi de... Çünkü her türlü toplumsal yenileşme hareketine karşı durmakla kin tohumlarını etrafa serpmişlerdi. Halkın can düşmanı olanlarının iddialarına, yani işçilerin menfaatlerini sadece Sosyal Demokrat Partisi'nin koruduğu yolundaki sözlerine hak verme durumu doğmuştu.

Böylece burjuva partileri, sendikaların kurulmasına imkan veren ahlaki temelleri hazırladı, işte bu teşkilatlar, Sosyal Demokrat partiye taraftar toplayan birer kuvvet haline geldiler. Viyana'da bulunduğum yıllar sırasında ben de ister istemez sendika konusunda bir vaziyet almak zorunda kaldım. Sendikayı, Sosyal Demokrat Partisi'nin birbirinden ayrılmaz bir parçası kabul ettim. Ama sonunda bu kanaatimin yanlış olduğunu anladım. Seri olarak verdiğim bu karardan hemen vazgeçtim. İşte bu ana davalarda kader benim gözümü açacaktı, ilk kararım tamamen ters çıkmış, altüst olmuştu.

işçinin en tabii toplumsal haklarım savunacak ve ona daha iyi hayat şartlan sağlayacak olan sendikalar ile, sınıflar arasındaki siyasi mücadeleyi kızıştıran ve bunu partiye hizmet için yapan sendikaları birbirinden ayırt etmeyi öğrendiğim zaman henüz 20 yaşında idim.

Sosyal Demokrasi sendikaların kudretini anladı ve bunu kendi davasına dahil ederek başarısını sağladı. Burjuvazi ise bu teşkilata değer vermediği için siyasi yerini kaybetti. Hatta bu teşkilatın normal gelişmesine küstahça karşı koyuşla engel olacağını zannetti. Sendikaların, kuruluşları itibariyle vatan fikrim ortadan kaldırdığını düşünmek ve bunu iddia etmek yanlıştı. Sendika faaliyetleri, milleti meydana getiren sınıflardan birinin (işçi sınıfı) toplumsal seviyesini yükseltmek amacını takip ederse, hiçbir zaman vatan ve devlet aleyhine hareket etmiş olmaz. Sendika, halkın fizik ve ahlakı sefaletlerini hazırlayan şeyleri ortadan kaldırarak ve onlarla mücadele ederek toplumsal yaraları iyi eder. Sonuç olarak sendika faaliyeti her durumda ve ne olursa olsun gereklidir.

Toplumsal anlayıştan yoksun veya hak ve adalet hislerinden uzak kalmış iş adamları var oldukça, halkımızın bir parçası olan işçilerimiz, tek bir teşebbüsün hırsına veya akıl dışı davranışlarına karşı, topluluğun menfaatlerim korumak hakkına sahip olacaklardır. Çünkü halkta bağlılık hislerini ve güveni korumak, fiziki ve iktisadi sıhhati kurtarmak, millet yararına uygun hareket etmek demektir.

Ahlaktan yoksun bir bölüm iş adamları, kendilerini topluma yabancı sayarlarsa ve bir sınıfın fiziki ve ahlaki durumunu tehdit ederlerse, memleketin geleceği üzerinde olumsuz etki yaparlar.

İşte bu durum karşısında herkes kendi çıkarına uygun bir biçimde sonuç almaya kalkışmasın. Bu hususta hiç kimse serbest değildir. Kötü niyetli kimseler dikkatleri esas konunun üzerinden çekip, başka tarafa çevirmek için çalışmasınlar. Toplumsal hayata engel olan her şeyi yok etmek milli menfaatlere uygun mudur, yoksa uygun değil midir? Bu soruya verilecek cevap evet ise başarıyı sağlayacak silahlar ile kavgaya katılmak lazımdır. Yoksa ferdi ve bir iki kişinin bir araya gelerek yaptığı cılız çıkışlar hiçbir zaman büyük iş adamının sonsuz kudretine set olamaz. İşte dikkat edilecek husus buradadır. Gaye hak temin etmek değildir. Esasen hak temin edilmiş ve ele geçirilmiş olsa idi, ortada ihtilaf da olmazdı. Esas gaye en kuvvetli olmaktır.

Halka çok fena muamele yapılır, kanunlara, aykırı hareket edilir Ve haksızlıklara karşı bir kanuni tedbir alınmazsa, anlaşmazlıkları ancak kuvvet halleder. Bunun için bir araya gelmeli ve haklarını arayacak bir temsilci göstermelidirler.

işte bu bakımdan sendika kuruluşları, bugünkü hayata somut sonuçları ile birlikte daha güçlü bir "toplumsal ruh" getirebilirler. Böylece devamlı bir şekilde toplumsal hayatı sarsan şikayet noktaları etkisiz duruma getirilir. Eğer bu böyle olmuyorsa, ya toplumsal kanunların yollan ustaca manevralarla kesilmektedir, ya da siyasi tesir ve nüfuz sayesinde mevcut kanunlar hükümsüz bırakılmaktadır. Siyasi burjuvazi sendika kuruluşlarının önemini takdir etmedikçe veya anlamaz göründükçe ve bunlara karşı şiddetle direndikçe, Sosyal Demokrasi de bu hor görülen hareketi benimsemekte gecikmedi. Sosyal Demokrasi gayet dikkatli bir davranışla, sendika hareketinden kendisine sağlam bir zemin hazırladı ve bundan, bühtan geçirdiği günlerde istifade etti. Gerçi hareketin derin gayesi zamanla ortadan kalktı ve yerini yeni hedeflere bıraktı. Çünkü, Sosyal Demokrat Parti, hiçbir zaman savunduğu ve ele geçirdiği kooperatif hareket’in programını dahi korumak için çaba göstermedi ve buna önem vermedi.

Geçen yıllar içinde toplumsal hakların savunması için kurulan kuvvetlerin hepsi, Sosyal Demokrat Partililerin becerikli ellerine geçer geçmez milli ekonomimizin tahribi ve yok edilmesi uğruna kullanılmıştır. Artık işçinin en basit hakları dahi düşünülmez olmuştur. Çünkü ekonomik sahadaki zorlayıcı araçların kullanılması, siyasi huyuna her türlü zulme imkan hazırlar. Bu iş için sadece bir tarafta cehalet ve diğer tarafta ahmak sürünün mevcut olması yeter. İşte ortada görülen durumda tam bu şekilde idi. Geçen yüzyılın son yıllarına doğru sendika faaliyetleri ilk amacından uzaklaşmaya başladı. Yıllar geçtikçe Sosyal Demokrat Parti, işçiler arasına dalarak en sonunda sınıf mücadelesinde bir tazyik aracı haline geldi. Bin bir güçlüklere katlanarak kurulmuş olan bütün iktisadi binalar devamlı darbelerle yıkılırsa, sonunda iktisadi temellerinden tamamen yoksun kalmış bulunan devlet binası da aynı akıbete uğramaktan kendisini kurtaramaz. Parti, işçinin gerçek ve müphem ihtiyaçlarına zamanla daha az ilgi göstermeye başladı, istekler ne kadar çoğalıyorsa, onlara cevap vermek, onları tatmin etmek de o nispette azalıyordu. Halbuki işçinin arzularına kısmen cevap verilmek suretiyle, onların kavga kudretini zayıflatmak yoluna gidilebilirdi.

Çünkü halk arzusu bir kere tatmin edildi mi, kendini idare edenlere körü körüne bağlanır ve kavga kuvveti olmaktan çıkardı.

Fırtınalarla dolu sonuç, sınıf mücadelesini idare eden ve onu körükleyenlere öyle bir dehşet telkin etti ki, her hayırlı toplumsal reforma el altından şiddetle karşı çıktılar. Her reform hareketine bile bile cephe aldılar. Bu kadar akıl almaz bir davranışı haklı göstermek zahmetine bile katlanmak gereğini duymadılar.

işte bu hal karşısında istekler dalgası ne kadar kabarıp yükseliyorsa, o istek dalgasının bir parça tatmin ihtimali de o kadar azalıp, kayboluyordu. Fakat bütün döndürülen bu dolaplara rağmen, işçilere, en tabii ve en küçük haklarına dahi gülünç denebilecek cevapların verilmesinin sebebinin, işçinin mücadele ruhunu, kudretini zayıflatmak ve mümkünse bunları tam manasıyla felce uğratmak olduğunu, bu sinsi faaliyetin şeytani bir emelin parçasından ibaret bulunduğunu anlatmak ve açıklamak gerekirdi. Bu durumda her türlü sözün sağlayacağı başarıya hayret edilemezdi.

Burjuva Partileri, Sosyal Demokrat Parti'nin bu korkunç faaliyetinin sinsi sonuçlarım nefretle karşılıyorlarsa da, bu olumsuz çalışmalara karşılık verebilecek bir davranışa gerek görmüyorlardı. Halbuki Sosyal Demokratların iktisadın ezdiği, korkunç sefaletini hafifletmekten çekindiği ve aynı zamanda sınıf mücadelesi sırasında silah olarak kullandığı işçileri, burjuvazinin kendi tarafına çekmesi gerekirdi. Fakat burjuvazi hiç ama hiçbir şey yapamadı. Karşı mevkilere taarruz edeceği yerde, kendi bindiği dalı kesti ve kendi kendisini tazyik altında bıraktı, iş işten geçtikten sonra da o kadar değersiz birtakım araçları imdadına çağırdı ki, sonunda hiçbiri sonuç vermedi ve Sosyal Demokratlar tarafından kolayca saf dışı edildi. Hiçbir şey değişmedi, sadece değişen memnuniyetsizlik oldu. O da gitgide çoğaldı.

Artık serbest sendika, siyasi havaya girince herkesin hayatı üzerinde bir tehlike unsuru olarak belirmeye başladı. Serbest sendika, milli iktisadın emniyet ve geleceğine karşı, devletin sağlamlığına karşı, ferdi hürriyetlere karşı, korkulacak terör araçlarından biri oldu.

"Demokrasi" sözünü alaylı ve adi cümleler içinde telaffuz eden özellikle "serbest sendika" oldu.

Bu hürriyete bir hakaretti. Kardeşlik ve birlik hususu ise şu cümle ile rezil ediliyordu: "Sen bir yoldaş değilsen kafan paramparça edilecektir."

işte görünüşte insanlık dostu olan, fakat beşeriyeti mahvetme yolunda yürüyen bir insaniyet dostu (!) ile böyle tanıştım. Yıllar geçtikçe düşüncelerim gelişti ve hiçbir yönünü değiştirmek gerekmedi. Sosyal Demokrasi'nin dış görünüşünü ne kadar iyi surette incelersem, bu doktrinin derinliklerini görebilmek isteğim de o kadar çoğalıyordu. Bu hususta partinin resmi edebiyatı bir yardımda bulunamazdı. Partinin resmi ağzı, eğer iktisadi konularla meşgul oluyorsa, bu husustaki konuşmalar, iddialar ve ortaya konan deliller hiçbir zaman doğru olmuyordu. Parti siyasi gayelerinden söz ettiği zaman da samimi olmuyordu.

Bütün bunlardan başka çok gelişmiş olan mesele çıkarma ruhu ve delillerin ortaya konuş şekli, bana daima derin tiksinme hissi telkin ediyordu. Derin düşünceleri, kekeleyici, karanlık, hatta anlaşılmaz ve manasız ıstıraplarla dolu bir sürü cümlelerle anlatmak isterlerken hiçbir fikir kırıntısına rastlanmıyordu. Akıl öyle bir dolambaçlı yollardan ilerliyordu ki, daima hedefi şaşırıyordu. Bir insanın kendini rahat hissedebilmesi ve bu sonsuz "dadaisme"* gübresi içinde samimi ve gerçek bir durumda bulunabilmesi için ancak büyük şehirlerdeki o "bohem"** kişilerden olması gerekiyordu. Sosyal Demokrat Parti'nin destekleyicisi olan yazarlar pek açık olarak halkın bir kısmının tevazuunu istismar ediyorlardı. Çünkü bu tip halk (Dadaisme 1917 yılına doğru kurulan bir edebiyat ve sanat okulu.bu okulun programları fikir ile anlatış arasındaki bütün ilgileri ortadan kaldırmaktı. Bohem Günü gününe yaşayan, başıboş kimse.) topluluğu herhangi bir şeyi ne kadar az anlarsa, onda o kadar ender gerçekler ve değerler buluyorum sanır.

Böylece bu doktrinin, kuramsal bakımdan yanlışlığı ve manasızlığı ile ortaya çıkan gerçekleri mukayese edince, takip ettiği gizli gaye hakkında geç de olsa açık bir fikir sahibi oldum.

O zaman şunu anladım, bütün enerjisini kinden alan bir doktrin karşısında bulunuyorduk. Bu doktrin kendi zaferini kazanmak için en ufak teferruatı hesaplamıştı. Zafer kazanıldığı vakit insanlığa öldürücü bir darbe indirilecekti. Hemen bu arada, bu yıkıcı doktrin ile bir milletin o güne kadar benim dikkatimden uzak kalmış olan özel vasfı arasındaki münasebetleri gördüm.

Sosyal Demokrasinin gizli amacı, ancak Yahudilerin ne olduklarını bilmekle anlaşılır. Bu Yahudi milletini tanımak, bu partinin hedefi ve niyeti hakkında gözlerimizi kapatan yanlış fikirler bağını koparıp atmak demektir. Yahudileri tanımakla bizi kendine körü körüne bağlayan bu partinin toplumsal fikri deşildiğinde Marksizm'in çirkin ve korkunç bir şekilde gerilmiş yüzü ortaya çıkacaktı. Yahudi kelimesinin bende ilk defa olarak özel birtakım fikirler uyandırması, hangi çağda meydana geldiğini kestirmem pek imkansız değilse de, biraz zor olacaktır. Babamın sağlığında bu kelimenin evimizde telaffuz edildiğini hiç hatırlamıyorum. Galiba benim için pek saygıdeğer olan babam, bu kelimeyi özel bir şekilde telaffuz eden kimseleri geri kafalı adamlar kabul edecekti. O hayatı boyunca az çok bir kozmopolitliğe eğilim göstermişti. Bu eğilim onun gayet sağlam olan milli kanaatlerine rağmen düşüncelerine hakim olmaktan başka, benim üzerimde dahi iz bırakmıştı. Okul sırasında hiçbir şey beni, ailemden aldığım fikirleri değiştirmeye zorlamadı. Realschule'de genç bir Yahudi çocuğu ile tanışmıştım. Bu Yahudi çocuğuna karşı davranışlarımızda hepimiz dikkatli hareket ediyorduk. Fakat bu tutumumuza sebep, o Yahudi çocuğunun bazı konular üzerindeki ketumluğu dolayısıyla bizde pek az bir güven uyandırabilmiş olmasıydı. Esasen ne ben ne de arkadaşlarım bu davranışımızdan özel bir sonuç çıkarmadık.

 Nihayet on dört on beş yaşıma geldiğimde siyasetten bahsedildiği sıralarda Yahudi kelimesini duymaya başladım. Bu sözler ben de az da olsa bir itiraz etme duygusu uyandırıyordu. Mezhepler dolayısıyla çıkan kavga ve çekişmeleri gördüğüm vakit içimde nahoş hisler kabarıyordu. Bu hal de, beni bu hususta bazı itirazlara zorluyordu.

Linz'deki Yahudi sayısı azdı ve Avrupalılaşmalardı. Onları Alman zannediyordum. Bu kanaatin manasızlığını idrak edemiyordum. Almanla Yahudi arasındaki farkın sadece dinler arasında olduğunu zannediyordum. Hatta sürekli zulümlere hedef olmalarını, din farkına veriyor ve bu yüzden de kendilerine antipati beslemiyordum.



İşte kafam bu düşüncelerle dolu olarak Viyana'ya geldim. Mimari alandaki kabiliyetimin bolluğu içine daldığım ve kendi mukadderatımın ağırlığı altında ezildiğim için, ilk günler büyük şehrin nüfusunu teşkil eden çeşitli zümreler hakkında gözüme hiçbir şey takılmadı. O günlerde Viyana'da iki milyon kişi yaşıyordu ve bu nüfusun iki yüz bini Yahudi idi. işte ben bunun farkında değildim. İlk günlerde gözlemlerim ve düşüncelerim, yeni değer ve fikirlerin giriştikleri hücuma pek o kadar karşı koyacak kuvvette değildi. Nihayet içimde ağır ağır sükûnet ortaya çıkmaya başladığı ve bu hummalı hayaller açıklığa kavuştuğu sıralarda, Yahudi meselesi ile burun buruna geldiğim an ki, etrafımı çepeçevre saran dünyaya çok daha dikkatli bakmaya başladım.

Yahudi meselesi ile karşılaşmamdaki şekil bana pek hoş gelmedi. Ben o sıralarda Yahudi'yi sadece başka bir dine mensup bir kimse olarak kabul ediyordum. Dini çekişmelerden ve dini inanışlardan çıkan her türlü düşmanlığı, hoşgörü ve insaniyet adına daima kınamaktan da kendimi alamıyordum. Bu arada Viyana'nın Yahudi aleyhtarı basının tutumu da bana medeni bir milletin örf ve geleneklerine yakışmaz gibi geliyordu. Orta çağlara kadar uzanan ve tekrarı kanaatimce hiç istenmeyen bazı olayların hatırası aklıma takılıyordu. Esasen bu bahsettiğim gazeteler, birinci sınıf basın organı olarak kabul edilmiyorlardı. Peki ama niçin bu böyle idi? Bunu o günlerde ben de pek bilmiyordum, işte bundan dolayı bu gazetelerin tutumuna hiddet ve çekememezliğin sebep olduğunu sanıyordum. Bu kanaatimi, büyük basın organlarının yayın yolu ile yapılan bu hücumlara karşılık vermemesi de kuvvetlendiriyordu. Benim takdir edip, beğendiğim husus, bu basının kendi aleyhindeki yayınlara cevap vermeyip, susarak ve onlardan hiç bahsetmeyerek onları "sessizlik" ile ortadan kaldırması idi.

Dünyaca meşhur Neue Freie Presse, Wiener Tagblatt ve diğerini devamlı olarak okudum. Okurlarına bol bol bilgi vermeleri ve konuları gayet tarafsız ortaya koymaları beni hayrette bıraktı, işte bu basının kibar halini takdir ediyordum. Sadece basının ağır üslûbu beni biraz rahatsız ediyordu, hatta bende olumsuz etki bırakıyordu. Belki de bu kusur, bütün bu büyük kozmopolit şehre can veren çırpıntılı ve hareketli yaşayışın sonucu olabilirdi. O günlerde, Viyana'yı böyle bir şehir saydığım için, kendi kendime bulduğum açıklamanın bir mazeret teşkil etmekten öteye geçemeyeceğini kabul ediyorum.

Fakat beni en çok rahatsız eden şey bu basının hükümete pek yılışık ve terbiyesiz bir şekilde kur yapması idi. Hofbourg'da küçük bir olay çıkmaya görsün, işte bu olay okurlara, ya çok büyük bir şevk ve galeyan içinde ya da büyük bir üzüntü bulutu altında kaleme alınarak sunuluyordu. Hele hele gelmiş geçmiş bütün devirlerin en akıllı hükümdarı (!) konu edildiği vakit, gazetelerde çıkan yazılar, kızışma sırasındaki bir yaban horozunun dişisini büyülemek için yaptığı dansı akla getiriyordu. Bütün bunlar bana bir gösterişten ibaret gibi geliyordu.

İşte benim bu gözlemim "liberal demokrasi" hakkında bugüne kadar beslediğim fikirlerin üzerine bazı gölgeler düşürdü. Sarayın sevgisini bu şekilde kazanmak, milletin şerefini hiçe saymak demekti. Böylece Viyana'nın büyük basını ile arama kara kedi girmişti. Her zaman yaptığım gibi, daha ilk günlerde de Almanya'da gerek siyasi alanda ve gerek sosyal yaşayışta gelişen olayların hepsini Viyana'da büyük bir dikkat ve ihtirasla takip ediyordum. Reich'ın yükselmesini, Avusturya Devleti'nin rehavet hastalığı ile gurur ve hayranlık duyarak mukayese ediyordum. Reich'ın dış siyasetindeki başarıları bana sonsuz bir keyif verirken içteki siyasi durum beni o kadar sevindirmiyordu. O sıralarda ikinci Guillaume aleyhindeki mücadeleyi hiç uygun bulmuyordum. Onu sadece Alman imparatoru kabul etmiyor, aynı zamanda Alman donanmasının tek yaratıcısı sayıyordum.

Reichtag'ın, imparatoru siyasi nutuk vermekten alıkoyan kararı, beni bir hayli sinirlendiriyordu. Çünkü bu karar bu hususta hiçbir yetkiye sahip olmayan bir meclisten çıkıyordu. Bu erkek kazlar, parlamentolarında sadece bir devre zarfında bile, bütün bir imparator hanedanının yüzyıllar boyunca yapamayacağı manasızlıklardan Çok daha fazlasını ortaya koyuyorlardı. Her yarı delinin düşüncelerini dinletmek için söz aldığı, hatta kanun yapıcısı sıfatı ile devlet içinde başıboş bırakılan ve bütün dönemlerin en geveze insanlarından oluşan aşağılık bir meclisten, imparatorluk tacım taşıyan kişinin azar işitebildiğim görmek bende nefret uyandırıyordu. Ayrıca beni çileden çıkaran başka bir şey daha vardı. Bu da imparatorluk •tabalarının en adi atlarını bile, gayet saygıyla selamlayan ve eğer hayvan kuyruğunu sallarsa büyük bir vecde dalan Viyana basınının, Alman imparatoru'na ait asılsız endişelerini üzüntülü bir dille ve aslında iyi bir biçimde saklanamayan kötü bir niyetle ortaya koymaya cesaret etmesi idi. Eğer bu basının yazdıklarına bakılırsa Almanya imparatorluğunun işlerine karışmak niyetinde değildiler.

Keşke ALLAH onları böyle bir davranıştan korusa! Fakat onlara bakılırsa, iki imparatorluk arasındaki anlaşmanın ortaya çıkardığı ödevi yerine getiriyorlardı ve bu bakımdan yaranın üzerine o adi, pis parmaklarını güya dostça bir biçimde basıyorlardı. Böylece basının gerçeği yazma ödevini yerine getirmiş oluyorlardı (!) Aslında onlar, böyle yazarak sırıta sırıta yaraya kirli parmakları ile basıyorlardı. Bundan dolayı bütün kanım tepeme çıkıyordu. Gitgide büyük ve itibarlı (!) basından şüphe etmeye başladım. Sonunda Yahudi aleyhtarı gazetelerden biri olan Deutsches Volksblatt'ın bu durumda daha asil ve terbiyeli bir şekilde hareket ettiğini gördüm.

Ayrıca beni sinirlendiren diğer bir husus da, büyük basının o günlerde Fransa Devleti'ne karşı gösterdiği saygı idi. Nerede ise bu saygı ibadet şeklini alacaktı. Bu itibarlı (!) basının o "medeni millet"i övmek için söylediği güzel şiirleri okuduğum zaman, insan Alman olduğuna adeta utanıyordu. Bu adi Fransa sevgisi salgını çok defa bu büyük gazeteleri elimden fırlatıp yere atmama sebep oldu. Çoğu zaman Volksblatt'ı okuyordum. O daha küçük bir dünyaya sahip idi. Fakat böyle konuları daha uygun bir üslûpla ele alıyor ve inceliyordu. Gerçi onun Yahudi aleyhtarlığını pek tasvip etmiyordum. Fakat yazılanların arasında bazı kere öyle deliller tespit ediyordum ki, bunlar beni düşünceye sevk ediyorlardı.

Belki de o günlerde Viyana'nın kaderine hakim olan şahsı ve partiyi işte bu hava içinde tanıdım. Bu adam Dr. Kari Lueger, parti de Hıristiyan Sosyal Parti idi. Viyana'ya geldiğim günlerde bunlara karşıydım. Bana göre Dr. Kari Lueger ve parti, gericiydiler. Fakat sonunda, hem o şahsı hem de eserini tanımak fırsatını elime geçirince bu hükmümü değiştirdim. Bugün bile Dr. Kari Lueger'i bütün devirlerin en yüksek Alman belediye başkanı kabul ediyorum. Hıristiyan Sosyal hareket karşısındaki kanaatlerimin değişmesi ile, kafamda ne kadar batıl düşünceler varsa hepsi bir anda yok oluverdi. Yahudi aleyhtarlığı hususundaki kanaatim de zamanla değişti. Fakat bu doğru yola giriş benim için çok ıstıraplı oldu. Ayrıca zihnimde gizli mücadeleler cereyan etti. Ancak, akıl ve hissiyat, tıpkı iki düşman gibi birbirleri ile savaştıktan sonra, akıl zaferi elde etti. iki yıl geçtikten sonra ise, akıl ve hissiyat birbiri ile birleşti ve sonunda hissiyat aklın sadık bir koruyucusu ve yol göstericisi oldu. Düşüncelerimin aldığı terbiye ile akıl arasında geçen ve pek hoş olmayan bu büyük çekişme sırasında Viyana kaldırımlarının verdiği hayat dersi, benim için çok değerli görevleri yerine getirmemi sağladı.

Artık sokak ve caddelerde körler gibi dolaşmıyordum. Gözlerim açılmıştı. Bir gün Viyana'nın eski mahallelerinden geçerken, ani olarak uzun pelerinli, uzun siyah saçlı bir adamla karşılaştım. Bu da bir Yahudi miydi? işte ilk aklıma gelen düşünce bu oldu. Linz Yahudilerinde bu kıyafet yoktu. Bana yabancı gelen simayı ihtiyatlı bir şekilde ve dikkatle inceledim. Bu yabancı simayı inceledikçe adamın yüz hatlarına dikkatle baktıkça biraz evvel kendi kendime sorduğum soruyu değiştirdim: Acaba bu bir Alman mıydı?

Hemen kitaplarda şüphelerimi yok edecek çareler aradım. Hayatımın ilk Yahudi aleyhtarı broşürlerini satın aldım. Fakat ne var ki, bu broşürlerin hepsi de okuyucularının Yahudi davasını biraz biliyor farz ederek hazırlanmıştı. Bu broşürlerdeki yazılarda bende yeni birtakım şüpheler doğurdu. Keza iddialarını ispat için ileri sürdükleri deliller çok yüzeysel ve ilmi temelden tamamen uzaktı, işte bundan dolayı batıl fikirlere tekrar saplandım. Bu durum haftalarca ve hatta aylarca devam edip gitti.

Mesele bana o kadar anormal, ithamlar o nispette ölçüsüz geliyordu ki, haksız bir karar alma korkusu, bana işkence edip duruyor, beni endişe ve tereddütlere düşürüyordu. Esasen, dini çekişmeler sırasında özel bir mezhebe mensup olan Almanların konu edilmediğini, tamamen ayrı bir ırkın, yanı Yahudiliğin üzerinde durulduğunu anlamaya başladım.

Artık bu hususta hiçbir şüphem kalmadı. Çünkü bu konu ile meşgul olmaya başladığım ve bütün dikkatimi Yahudiler üzerine yoğunlaştırdığım günden bu yana Viyana'yı başka bir şekilde görmeye başladım. Artık nereye gitsem, ne tarafa baksam gözüme hep Yahudiler takılıyordu. Yahudileri çok ve sık gördükçe onları diğer insanlardan kolayca ayırabiliyordum. Viyana'nın merkezinde ve Tuna'nın kuzeyindeki mahallelerin dış görünüşleri, Almanların oturdukları yerlerin görünüşleri ile tamamen farklı idi. Oralarda başka bir nüfus cıvıl cıvıl kaynaşıp duruyordu.

Şimdi, belki bu hususta, yani Yahudileri tanımada biraz şüphem varsa da, Yahudilerden bazılarının davranışları beni her türlü şüphe ve tereddütten uzaklaştırıyordu. Yahudiler arasında gelişme ve Viyana'da oldukça dal budak sarmış büyük bir hareket Yahudi ırkının vasfını özellikle göze çarpar bir şekilde ortaya koyuyordu. Bu büyük hareket Siyonizm'di.

Yahudilerin küçük bir kısmı Siyonizm'i tasvip ediyordu. Geri kalan çoğunluk ise bu prensibi kabul etmiyor gibiydi. Fakat bu davranışlara yakından bakılacak olursa, perde kalkıyor ve ortaya bambaşka bir durum çıkıyordu. Göze, kendi davalarının gereği olarak Uydurdukları birtakım aslı astarı olmayan sebepler çarpıyordu. Gerçekte ise Liberal Yahudiler, siyasi faaliyet gösteren Yahudileri, aynı irkin mensupları değildir diye reddetmiyorlardı. Onlar sadece Yahudiliklerini düşünerek onlara fena gözle bakıyorlardı. Fakat bu durum onların bir araya gelmelerine ve birlik olmalarına engel teşkil etmiyordu, işte bu Liberal Yahudilerle, Siyonist Yahudiler arasındaki yapmacık kavga bende büyük bir tiksintinin doğmasına sebep oldu. Bu göstermelik çekişme hiçbir gerçeğe dayanmıyordu, tam manasıyla koca bir yalandan ibaretti. Bu hile ise, Yahudi ırkının kendine yakıştırdığı asalete ve temiz ruhluluğa hiç uygun düşmezdi. İşin aslına bakılırsa bu ırkın ahlaklı ve temiz ruhlu oluşu çok özel bir haldi.

Bu heriflerin suya karşı ne kadar az yakınlıkları olduğu yüzlerine bakılınca, hatta çoğu defa yanlarına gözünüz kapalı olarak bile yaklaşınca derhal anlaşılıyordu. Sonra bu pelerin giyen heriflerin o adi kokularını duydukça, midemin kabardığını hissetmeğe başladım. Hepsinin üstü başı pisti ve hiç de kibar kimseler değildiler. Anlattığım bu ayrıntıda belki ilgi çekici bir husus yoktur. Ama bu heriflerin pislikleri altında o seçkin ırkın ahlak yönünden eksikliğini tespit edince büyük bir tiksinti duyuyordum.

Artık beni en çok ilgilendiren şey Yahudilerin bazı sahalarda gösterdikleri faaliyetlerdeki hareket şekilleri idi. Yavaş yavaş hareketlerinin sırlarını keşfetmeye başladım. Sosyal hayatta ne şekilde olursa olsun herhangi bir kötülük varsa Yahudi ona muhakkak katılıyordu. Bu tip bir yaraya neşter vurulur vurulmaz, kokuşmuş bir vücuttaki solucan gibi parlak ışıktan gözleri kamaşmış bir çıfıt ortaya çıkıyordu.

Yahudilerin basında, güzel sanatlarda, edebiyatta, tiyatro ve sinemadaki faaliyetlerini inceden inceye tetkik edince, bende Yahudilik aleyhinde bir çok ithamlar birikti. Böylece tatlı sözler, tatlı yazılar bana bir fayda vermez oldular. Herhangi bir tiyatro ya da sinema afişlerine bakmak ve o temsili ya da filmin senaryosunu yazan adları incelemek yetiyordu. Böyle yapılınca insan ister istemez Yahudilerin amansız düşmanı oluyordu. Bu sinsi faaliyet Viyana'da halkı zehirleyen bir ahlak vebasıydı ki, eski devirlerin vebasından çok daha büyük felaketlerle yüklüydü. Bu zehir hiç durmadan bol miktarda imal edilip etrafa yayılıyordu. Bu eserleri meydana getirenlerin terbiye ve fikir seviyeleri ne kadar sıfır, hatta sıfırın altında ise, eser (!) meydana getirme kabiliyetleri de o kadar büyük idi. Bu adi adamlar sanki bir püskürtme makinesi gibi, bütün pisliklerini insanlığın yüzüne fışkırtıp duruyorlardı. Bu gibi adi adamların sayısı da bir hayli kabarıktı.

<< 1.Bölüm






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36895349 ziyaretçi (103093307 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.