Monroe Doktrini (Monroe Doctrine)
 

Monroe Doktrini (Monroe Doctrine)

Monroe Doktrini (Monroe Doctrine)

Kategori: Tarih / Dış Politika

Monroe doktrini, Amerikan 5. başkanı James Monroe'nin, 2 Aralık 1823'de "Monroe Doktrini" olarak bilinen prensiplerini kongreye sunduğu doktrin.[1] ve bu mesajdan doğmuş bir politika anlayışı ve tutumudur. Milletlerarası ilişkilerde ve siyâsî tarihte sözü sık edilen Monroe Doktrini, çok kısa şekilde basit ifâdesiyle "Amerika, Amerikanlılar'ındır." şeklinde tanımlanmakta ise de bu konuda biraz ayrıntı hukûkî yönden gereklidir.[2]

Monroe, 1822'de İspanyol egemenliğine karşı ayaklanan Orta ve Güney Amerika'daki İspanyol kolonilerinin bağımsızlığını tanıdı ve 1823'te kongreye gönderdiği bir mesajla sonradan Monroe Doktrini olarak anılacak olan dış politika ilkelerini açıkladı. Buna göre, bir Avrupa ülkesinin Amerika kıtasında yeni sömürge edinmesine izin verilmeyecek; ABD, Avrupa sorunlarına karışmayacak ve Avrupa ülkelerinin batı yarıküresindeki yönetimlere karışmasına karşı koyulacaktı. Bu ilkeler uzun yıllar ABD dış politikasının temelini oluşturdu. [3]

Yüzyılımızda ve hatta günümüzde bile zaman zaman Monroe Doktrini söz konusu edilmekte ve bazı politik çevreler bunun tekrar yürürlüğe konmasını savunmaktadırlar.[2]

Doktrine göre; "ABD, Avrupa'nın işlerine karışmamaktaydı", "Avrupa ile hiçbir politik ilgisi yoktu ve Avrupa'nın içişlerine de karışmayacaktı." Buna karşılık, "Avrupa devletleri de Amerika kıtasının içişlerine karışmamalı ve Amerika kıtasından uzak durmalı"ydılar. "Amerika'nın bu isteğine rağmen, eğer herhangi bir Avrupa devleti Amerika kıta­larına ayak basar ve bu kıtalarda bir sömürgecilik teşebbüsünde bulunursa, ABD bu hareketi düşmanca bir hareket sayacak ve Avrupa devletleri ABD'yi karşısında bulacak"tı.

(Günümüzü düşündüğümüzde bu doktrinin pek bir işe yaramadığını, varlığını sömürgecilikle ve silah satmak için milletler arasında savaş çıkararak sürdürebildiğini, doğu ülkelerinde stratejik üs kurma, BOP, petrol ve enerji kaynaklarını ele geçirme gibi nedenlerle kendi Dünya Ticaret Merkezi'ni yok edip sinsî bir kılıf yaratarak, Haçlı zihniyetini sürdürdüğünü görüyoruz. Dün, Haçlı seferleri, dinsel kaygılarla değil; Doğu'nun zengin kaynaklarını ele geçirmek amacıyla yapılıyordu. Bugün de değişen hiç bir şey yok. Ortadoğu'ya demokrasi getirme palavrasına kendileri bile inanıyorlar mı? Bugün barış güvercinliğine soyunan Obama; dişine bir kere kan değmiş ve kanın tadına varmış olan ABD'nin gerçekten de dünyada barış istediğine hiç kimseyi inandırabilecek mi? Ya da savaşlar  çıkarmadan, ülkeleri hem ekonomik hem de kültürel alanda sömürmekle ayakta kalan çağın kan emici bu süper gücü, Dünyasal barış'ın sağlanmasının, yaşamsal faaliyetlerini Müslüman kanı dökmek üzere ya da ülkeleri birbirine düşürmek, etnik azınlıklara, fikirsel çatışmalara, ideolojik gerginliklere bölüp bu ülkelerin insanlarını birbiriyle karşı karşıya getirmek'le sağladığı kendi gücünü yok etmeyi göze alabilecek mi? Gizli İlimler Admin Notu)

Monroe Doktrini, ilk bakışta bir Amerikan izolasyonizm'i gibi bir izlenim veriyorsa da, bu, "Coğrafi, kültürel veya iktisâdi bir yalnızlık" değildi ve gündemde de böyle bir şey hiçbir zaman yer almamıştı. Bu doktrin, yalnızca askerî bir stratejiydi. ABD, arka planda pasif bir yayılma harekelini sürdürmüş, açık kapı politikası'nı desteklemiş; Çin ve Japon limanlarını 1854'de donanma toplarının tehdidiyle Amerikan tâcirlerine açtırmıştı. Asıl amaç, bu politika çerçevesinde diğer Amerika kıtasındaki devletlerle ilişkileri daha da geliştirmek, buna karşılık kendisinin bulunduğu konuma tehlike olabilecek Avrupa'lı devletlerin faaliyetlerini engellemek, Amerika kıtasında tek başına söz sahibi olmaktı.

Monroe Doktrini, birkaç evreden geçti. Ortaya çıkışından sonra, aşağı yukarı 20 yıl doktrinin taşıdığı mesaja pek fazla önem verilmedi. Ancak Texas'ın ABD'ye katılmasını önlemeye çalışan İngiltere ve Fransa'nın politik manevralarının etkili olmaya başlaması, İngiltere'nin Orcgon ve Kaliforniya üstündeki amaçlarını gerçekleştirme­ye çalışması üzerine, 2 Aralık 1840'da yayınlanan bir bildirgeyle Monroe Doktrini tekrar ele alındı. 1848'de bildiri, İngiltere ve İspanya'ya karşı yeniden silah olarak kullanıldı. 1850'lerin sonuna doğru Monroe'nun bildirisi, daha da büyük bir önem kazandı. "Milli bir dogma" haline geldi ve "doktrin" olarak görüldü, yüceltildi. Üstelik bu doktrini artık yabancı ülkeler de tanımaya başla­mışlardı. İspanya, 1861'de Dominik Cumhuriyeti üstündeki hakimiyetini yeniden ileri sürünce, Monroe Doktrini ile karşılaştı. 1870'den sonra ise, doktrin daha liberal bir şekilde yorumlanmaya başlandı. 1870'deki tebliğ ile Monroe Doktrini iyice açıklığa kavuşturuldu. Bu açıklamalardan sonra, "yalnız Avrupa devletlerinin toprak edinmeleri", doktrine aykırı sayıldı. Bir Fransız grubunun 1880'lerin başında Panama Kanalı'nı açma teşebbüsünü önlemek, bu kanalın ancak ABD'nin garantisiyle yapılabileceğini belirtmek için Monroe Doktrini'nden sık sık söz edildi. ABD'nin 1895'de İngiliz Guinea'sı ile Bolivya arasındaki anlaşmazlığa karışması, Büyük Britanya'yı kuvvet kullanmaktan vazgeçmeye ve hakeme başvurmaya mecbur bıraktı. Dolayısıyla Monroe Doktrini, görevini bir kez daha yapmış oldu. 1902'de Venezuela'nın İngiltere, Almanya ve İtalya tarafından kuşatıldığı görüldü. Amerikan kamuoyu, buna şiddetle karşı çıktı ve Monroe Doktrini'ni ileri sürdü. İngiliz devlet adamları, bu kamuoyu baskısı karşısında Monroe Doktrini'ni kabul ettiler. Ancak Almanya, buna yanaşmadı. Başkan Roosvelt, 1940'daki bildirisinde, "kimi gelişmelerin Batı yan küresinde güçlü bir ülkenin harekete geçmesine yol açtığım ve Monroe Doktrininin ışığı altında bu ülkenin ABD olabileceğini" belirtti. 1919'da Monroe Doktrini, Paris'te hazırlanan Milletler Cemiyeti antlaşmasıyla ye­niden gündeme geldi. Barış antlaşmasına, doktrin ile ilgili şartlar konulması üstünde ısrarla duruldu. Müphem bir şekilde de ol­sa, Monroe Doktrini'ni koruyan bir hükme yer verildi.

Bu arada, Latin Amerika'da Monroe Doktrini, sanıldığı gibi memnunlukla karşılanmadı. ABD'nin asıl emellerini sezen Latin Amerika ülkeleri, bu doktrini endişeyle ve kızgınlıkla karşıladılar. Latin Amerika ülkeleri, bu bildiriyle Avrupa saldırısından çok, ABD'nin müdahalesinden ürkmeye başladılar ve bu ülkelerde Amerikan egemenliğine karşı muhalefet gittikçe güçlenmeye başladı. Bunu fark eden ABD, Monroe Doktrini'ni daha muhafazakârca yorumlamak ve savunma ilkesine dayandırmak zorunda kaldı. Ancak Almanya'da Adolf Hitler'in iktidara gelmesi, Monroe Doktrini'ne yeniden anlam kazandırdı. 1947'de Rio de Janeiro'da imzalanan Amerika ülkeleri arası karşılıklı yardım anlaşmasında, "bir Amerikan ülkesine karşı girişilen saldırının şiddetle karşılanacağı" kabûl edildi. Böylece Monroe Doktrini, daha da geniş bir anlama sahip kılındı. Ancak 1. ve 2. Dünya Savaşlan'ndan sonra, değişen gelişmeler karşısında çıkarlarını göz önüne alan ABD, bu politika stratejisinden vaz­geçti. Çünkü artık sözü geçen bir dünya devleti olmuş ve milletlerarası politikada birinci plana yerleşmişti.

Amerikan dış politikasında Monroe Doktrini adını alan bu dış politika stratejisinin sonucunda, Avrupa devletleri sömürge alanlarının büyük bir kısmını Amerika'ya terk etmek zorunda kaldılar. Her ne kadar Latin Amerika ülkeleri bağımsızlıklarını kazanmış gibi göründülerse de, aslında yan sömürge durumundan kurtulamadılar.

ABD'nin dolaylı ve dolaysız İktisâdî, askerî ve siyâsî gücüne boyun eğmek zorunda kaldılar. Politikada, askeri alanda ve ekonomide kendinden daha ileri bir Avrupa görmek istemeyen ABD, Monroe Doktrini ile Avrupa'nın bu gücünü kırıp pek çok yerdeki kuvvet boşluklarından yararlandı; her türlü fırsatı değerlendirip kendini güçlendirdi. Hawai, Guam ve Filipinler'i kolaylıkla ele geçirdi. Çin ve Japonya'ya kaba kuvvetle etkilerde bulundu. 1934'de Milletler Cemiyeti'nden çekilen Japonya, Monroe Doktrini'nin etkisinde kaldı ve Asya'nın Monroe Doktrini'ni ortaya attı. Japonya'ya göre; "Asya Asyalılar'ın"dı. Benzer bir etkilenme de daha sonraları Afrika'da görüldü ve Afrikalılar; "Afrika, Afrikalılarındır!" sözünü sloganlaştırdılar. [4]

Doktrinin öngördüğü hususlar, şöyleydi:

a. Anti-koloniyalizm görüşü: Elde ettikleri ve sürdürdükleri özgür ve bağımsız durumları ile Amerika Kıt'aları, bundan böyle Avrupa devletlerinden herhangi birinin kolonileştirme isteklerine konu olamaz. (O sıralarda Alaska'ya sahip bulunan Rusya'nın egemenliğini daha aşağılara doğru genişletmek niyetine-Kaliforniya'ya kadar-karşı çıkılıyordu.)

b. Kutsal İttifak Devletleri'nin siyâsâl sistemi, Amerika'nınkinden tamamen farklıdır. Kendi sistemlerini bu yarım kürenin herhangi bir yerinde yaymak için yapacakları herhangi bir girişimi barış ve güvenliğimiz için tehlikeli görürüz.

c. Karışmazlık-non intervention-isteği: Avrupa ülkelerinin herhangi birinin mevcut kolonilerine, ya da ona tabi olan bölgelere hiç müdahale etmedik ve etmeyeceğiz. (Çünkü o sıralarda Güney Amerika'daki İspanyol kolonilerinde bağımsızlık isyanları olmaktaydı ve Avrupa büyük devletlerinden oluşan Mukaddes İttifak (Sainte Alliance)'nin buralara müdahale ile koloniyalist çıkarlara hizmet için karışması istenmiyordu)

d. Kabuğuna çekilme (isolation) ilkesi: Avrupa devletlerinin kendilerini ilgilendiren sorunlar yüzünden yaptıkları savaşlarda hiçbir zaman taraf tutmadık ve böyle bir davranış siyasetimize de uymaz. (söz konusu mesajda, Amerika'nın Avrupa işleriyle ilgilenmeyeceği ve karışmayacağı ilkesi açıklanıyordu.) [1/2]

James Monroe

James Monroe Kimdir?

James Monroe (1758-1831), ABD'nin beşinci başkanıdır. Monroe'nun başkanlık dönemi ülke içinde refah, dış ilişkilerde de bir barış dönemi olmuştur. Monroe 1823'te yayımladığı bir başkanlık mesajıyla, ABD'nin Avrupa sorunlarının dışında kalması ve Amerika kıtasının da Avrupa'dan gelebilecek etkilere kapatılması ilkelerini ortaya koymuştur.

Monroe, bir çiftçinin oğlu olarak Virginia' da dünyaya geldi. Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında öğrenimini yarım bırakarak asteğmen olarak görev yaptı. Beş yıl sonra yarbay rütbesiyle ordudan ayrıldı.

Monroe, 1780'de Virginia Valisi Thomas Jefferson'un yanında hukuk öğrenimine başladı. O sırada Jefferson ile kurduğu arkadaşlık Monroe'nun yaşamında büyük etki yaptı. Monroe 1782'de Virginia meclisine seçildi. 1790'da ABD Senatosu'na girdi. Başkan George Washington'un 1794'te Fransa'ya elçi olarak atadığı Monroe, iki yıl sonra geri çağrıldı.

1803'ten başlayarak yeniden bir dizi diplomatik göreve atandı. Başkan Jefferson, Monroe'yu Mississippi Irmağı ağzındaki Fransız topraklarının Fransa'dan satın alınmasını görüşmek için Paris'e gönderdi. Mississippi'nin batısından Kayalık Dağlar'a kadar uzanan geniş topraklar 15 milyon dolara Napolyon' dan satın alındı. Benzer bir görev için Madrid'e giden Monroe bu kez başarısız oldu. 1811'de yeniden Virginia valisi olan Monroe, iki yıl sonra dışişleri bakanı olmak üzere valilikten istifa etti; 1814'te savunma bakanlığını da üstlendi.

Monroe 1816'da Cumhuriyetçi Parti'den başkan adayı oldu. Federalist rakibinin karşısında, ezici bir zafer kazanarak başkanlığı kazandı. Monroe'nun başkanlığı sırasında ABD topraklarının genişlemesi sürdü. 1819'da Florida 5 milyon dolara İspanya'dan satın alındı. 1820'de Monroe, bir eyalet dışında bütün eyaletlerde seçimi kazanarak yeniden başkan seçildi.[3]

Montroe Doktrini'nin Tarihçesi, Histoey of the Monroe Doctrine

Tarihçe

18. yüzyılın başlarında Amerika kıtasının Güney kesiminde yaşanan çeşitli mücadeleler sırasında ABD'nin kıtada hâkimiyet kurmak ve İspanyol sömürgelerinin bağımsızlık mücadelesinden yararlanarak kıtada egemen olmaya çalışan Avrupalı devletlerin bu çabalarını engellemek amacıyla benimsediği doktrindir. Doktrinde yer alan öncelikli mesele, Avrupa ülkelerinin Amerika kıtasında bulunan devletleri sömürgecilik ya da benzeri biçimlerde egemenlik altına almalarına izin verilemeyeceği hususudur. ABD bu türden davranışları doğrudan kendisine yöneltilmiş saldırılar olarak algılayacağını, Başkan Monroe'nin ifadesiyle açıkça ortaya koymuştur. ABD'nin dünya sahnesinde yer alması ise I. Dünya Savaşı ile başlamış, 6 Nisan 1917 tarihinde kamuoyunun da baskısıyla Almanya'ya savaş ilan etmiş ve yenilen devletler arasında arabuluculuğa soyunması onun artık uluslararası sistemde müdâhil bir devlet olacağını göstermiştir. İki dünya savaşı arasında izlenen Monroe Doktrini (yalnızcılık politikası & isolationism) ABD'nin uluslararası sistemde tarafsız olması gerektiği üzerine olmuştur.[5]

ABD'nin beşinci başkanı James Monroe, 2 Aralık 1823'te Amerikan Kongresi'ne bir mesaj yolladı. Buna göre; ABD, Avrupa'nın içişlerine karışmaktadır, orayla siyasî alâkası yoktur; tabiatıyla Avrupalılar da Amerika kıtasında herhangi bir sömürgeleştirme faaliyetine girişir ise, bu “düşmanca” bir hareket sayılacak ve silahla karşı konulacaktı. “Monroe Doktrini” denilen bu siyâsetin özü, “Amerika kıtası, Amerikalınındır!” demektir.

Bu, Doktrin'in ilânı ise İspanyol sömürgelerine Avrupa Devletleri asker yollayamamış ve neticede, İspanya Amerika'dan tasfiye olmuş, sömürgeler bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Burada şunu söylemek istiyoruz: Esasında “Amerika kıtası Amerikalılarındır!” ile, ABD'nin adaletli ve insaflı bir siyaset geliştirdiğini ve kıtayı, oranın –kendisi de Avrupa'dan kaçan soysuzlar sürüsü olduğuna göre- “yerlilerine” bıraktığını veya onlarla işbirliği içerisinde hareket ettiğini düşünebilirisiniz. Oysa durum böyle değil.

Bu “Monroe Doktrini”, Kıta'nın kuzeyinde Atlantik kıyısından biraz içerilere doğru yayılmış olan Amerika Birleşik Devletleri'nin kıtanın tek hâkimi olması için oluşturulmuş bir siyasettir; Avrupa devletlerinin İspanyol sömürgelerine askerî yardım göndermesini “savaş sebebi” ilân eden ABD gerçekte İspanya Krallığı'nın kıtadaki sömürgelerini ele geçirmek istiyordu. Nitekim 1840'lardan itibaren bu sömürgelere saldırılara başladı.

Florida, Meksika, Arizona ve Teksas'ı İspanyollardan alan ABD, 1850'lere gelindiğinde Pasifik'e ulaşmış idi. Pasifik'ten de Çin'e, Küba'ya, Filipinler'e, Kanal bölgesine vesaire... Kısaca, Monroe Doktrini'nin asıl mânâsı şudur: “Amerika kıtası, ABD'nindir!” Kennedy'nin Dışişleri Bakanı Dean Rusk, Senato'ya yaptığı açıklamada, ABD askerî kuvvetlerinin 1798'den 1945'e kadar yabancı ülkelere 103 müdahalede bulunduğunu açıkladığını; ABD'nin I. Ve II. Dünya Savaşları esnasındaki müdahalelerini saymazsak, bunun büyük kısmının Amerika kıtası içerisinde olduğunu düşünürsek, ABD saldırganlığı (ve “Monroe Doktrini”) hususunda kafamızda bir şeyler oluşur. [6]

Monroe Doctrine, Monroe Doktrini

"Amerika, Amerikalılar'ındır"

Birleşik Amerika, kuruluşunun ilk yıllarından itibaren bu politikayı izlemekle beraber, Avrupalılar Amerika'nın yakasını bir türlü bırakmak istemedi. Birleşik Amerika'nın çabalarına rağmen Avrupalılar, şu veya bu vesile ile Amerika'yı kendi politik oyunlarının içine çekmeye çalıştılar. Mesela; 1789 da Fransız İhtilali patlak verdikten sonra ihtilal hükümetleri, bağımsızlık savaşında Amerika'ya yaptıkları yardımdan destek bularak, Avrupa devletlerine karşı yaptıkları savaşlarda Birleşik Amerika'yı da kendi yanlarına almak için çok çalıştılar. Amerika ise ihtilal Fransa'sına sempati duymakla birlikte, Avrupa savaşlarına katılmamak için her türlü direnmeyi gösterdi.

Yine Fransız ihtilali ve Napolyon savaşları sırasında İngiltere de Birleşik Amerika'yı kendi yanına çekmek için çalıştı. Her ne kadar şimdi bağımsız ise de, Amerika ile İngiltere arasında geleneksel ve kültürel bağlar mevcuttu. İngiltere bundan yararlanmak istedi. Lakin Amerikalılar İngiltere'nin bu çabalarına da karşı koydu.

1818-1822 Kongreler Devri dediğimiz dönemde, Avrupa'daki liberal hareketler bilhassa Almanya, İtalya, İspanya'da kendisini göstermiştir. Denebilir ki İspanya'daki liberal baskı ve ayaklanmaların en şiddetlisi olmuştur. İspanya'daki hürriyetçi harekete İspanya kralı hakim olamayınca Dörtlü İttifak (İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya) devletlerinden yardım istedi ve bu devletler de, şimdi Dörtlü ittifak'ın yeni üyesi olan (yani ittifak artık beşli olmuştu.) Fransa'yı bu işle görevlendirdiler. Gerçekten Fransa İspanyadaki ayaklanmaları bastırdı. Lakin İspanya Kralı, Avrupa'nın büyük devletlerinden bu kez de yeni bir istekte bulundu: İspanya, İhtilal savaşları sırasında Napolyon'un işgali altına girmiş ve bu işgal durumu 1815'e kadar sürmüştü. Bu süre içinde İspanya'nın Amerika kıtalarındaki sömürgeleri ile olan bağları zayıfladığı için ve öte yandan, hem birleşik Amerika'nın bağımsızlık hareketi ve hem de Fransız ihtilalinin etkisi ile sömürgeler de bağımsızlık için ayaklanmışlardı. İspanya, büyük devletlerden, sömürgelerdeki bu bağımsızlık hareketlerinin bastırılması için de kendisine yardım edilmesini istedi. Başta İspanya'daki liberal hareketi bastıran Fransa olmak üzere İngiltere ve Rusya da, Latin Amerika'daki bu bağımsızlık hareketlerini, bastırmak isteği ile öne atıldılar. Gerçekte her üç devletin de hesabı aynı idi: Bu bağımsızlık hareketlerini bastırdıktan sonra, sömürgeci devletler olarak Latin Amerika'da İspanya'nın yerini almaktı. Böylece geniş sömürge kaynaklarına sahip olacaklardı.

Avrupa'daki bu gelişmeyi Birleşik Amerika endişe ile izledi. Çünkü bağımsızlığının ilk gününden beri Amerika Avrupa'dan uzak durmaya ve hatta Avrupa'dan kaçmaya çalışmıştı. Şimdi ise, Latin Amerika halklarının bağımsızlık savaşını bastırmayı bahane eden Avrupa ülkeleri, birer sömürgeci devlet olarak gelip Amerika kıtalarına, Orta ve Güney Amerika'ya yerleşeceklerdi. Bunun sonucunda da, Avrupalıların bu kıtada oynayacakları politik oyunların içine Birleşik Amerika da çekilmiş olacaktı. Kısacası Birleşik Amerika Avrupa'dan kaçarken Avrupa adeta Amerika kıtalarında Birleşik Amerika'nın eteğine yapışıyordu. Bu durumu Birleşik Amerika'nın selameti bakımından tehlikeli bulan 5. Cumhurbaşkanı James Monroe, 2 Aralık 1823 günü Amerikan Kongre'sine bir mesaj gönderdi. (Amerikan siyasi sisteminde Kongre, Temsilciler Meclisi ile Senato'dan meydana gelmektedir.) Bu mesajda başkan Monroe, Amerikan dış politikasının temel ilkeleri olarak şu iki hususu belirtiyor ve Kongre'nin de bu iki temel ilkeyi onaylamasını istiyordu.

1) Başkan Monroe'ye göre, Birleşik Amerika Avrupa'nın işlerine karışmamaktadır. Amerika'nın Avrupa ile hiç bir politik ilgisi yoktur ve Avrupa işlerine karışmayacaktır. Buna karşılık; Avrupa devletleri de Amerika kıtalarının iç işlerine karışmamalıdırlar ve Amerika kıtalarından uzak durmalıdırlar.

2) Amerika'nın bu isteğine rağmen, eğer herhangi bir Avrupa devleti Amerika kıtalarına ayak basar ve bu kıtalarda bir sömürgecilik teşebbüsünde bulunursa, Amerika Birleşik Devletleri bu hareketi düşmanca bir hareket sayacak ve Avrupa devletleri Birleşik Amerika'yı karşısında bulacaktır.

Amerikan Kongresi Başkan Monroe'nin teklif ettiği bu iki dış politika ilkesini onayladığı ve Amerikan dış politikasının esasları olarak kabul ettiği gibi; Avrupa devletleri ve özellikle Rusya, Fransa ve İngiltere de Amerikanın bu sert tutumu karşısında, İspanyol sömürgelerindeki bağımsızlık ayaklanmalarını bastırmak için herhangi bir teşebbüste bulunmaya cesaret edemediler.

Amerikan dış politikasında Monroe Doktrini adını alan bu dış politikanın ilk sonucu şu oldu ki; Avrupa devletlerinin İspanya'ya yardım edememesi dolayısıyla, 1820-1830 arasında, bütün İspanyol sömürgeleri bağımsızlıklarını kazandılar. Kısacası Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlığı Birleşik Amerikanın Avrupa karşısındaki sert tutumu ve Monroe Doktrini sayesinde gerçekleşmiş olmaktaydı.

Monroe Doktrini denen, Avrupa işlerine karışmama, Avrupa'dan uzak kalma ve buna karşılık da Avrupa devletlerini Amerika kıtalarının işlerine karıştırmama politikası bundan sonra İkinci Dünya Savaşına, daha açık bir deyişle 1941 yılına kadar devam etmekle beraber, bu doktrin uygulama alanında bazı ilgi çekici gelişmeler geçirmiş ve bazı özellikler göstermiştir. Şöyle ki:

1) Monroe Doktrini Amerikanın Avrupa işlerine karışmamasını ve Avrupalıların da Amerikalıların işlerine karışmamalarını öngörmek suretiyle, Amerika Birleşik Devletlerini adeta dünya politikasının dışında tutmuştur. Fakat böyle bir politikanın önemli bir şartı vardı: Herhangi bir şekilde Birleşik Amerikanın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne bir devlet veya devletler tarafından bir tehdit yöneltilirse, Amerika herhangi bir Avrupa devleti ile siyasal veya askeri işbirliğine girebilirdi. Nitekim 1917 de İkinci Dünya Savaşına Amerika'nın katılmasının sebebi, Almanya'nın, Amerikanın toprak bütünlüğünü parçalayabilecek bazı tertip ve teşebbüslere girişmiş olmasıydı. Keza, Amerika'nın İkinci Dünya Savaşına katılması da, Japonya'nın 1941 yılında Birleşik Amerika'ya saldırıda bulunması üzerine olmuş ve Amerika Avrupa devletleri ile birleşerek saldırganlara karşı savaşmıştır.

2) Monroe Doktrinin tatbikattaki ikinci özelliği, Birleşik Amerika'nın Latin Amerika ülkeleri üzerinde kurduğu ekonomik ve siyasi nüfuz ve hatta kontroldür. Gerçekten, Latin Amerika ülkelerinin İspanyol Sömürgeciliğinden yakalarını kurtarıp bağımsızlığını kazanmalarında, Birleşik Amerika'nın Avrupa devletleri karşısında takındığı tutum ve Monroe Doktrini çok önemli ve müessir bir rol oynamıştı. Bundan dolayı Latin Amerika ülkeleri Birleşik Amerika'ya bundan sonra bir ağabey olarak bakmışlardır. Bu ise, Avrupa'yı Amerikalılardan çıkaran ve uzaklaştıran Birleşik Amerika'ya bu ülkeler üzerinde siyasal bir nüfuz ve etki kurmak imkânını sağlamıştır. Özellikle 19'uncu yüzyılın sonlarına doğru Amerikan ekonomisi gelişip güçlendikçe Amerika bu ülkeler üzerinde bir de ekonomik etki ve kontrole sahip olmaya başlamıştır. Birleşik Amerika, Latin Amerika ülkeleri üzerindeki bu etkisini, çıplak bir nüfuz ve kontrol şeklinden çıkarmak için 1880'lerden itibaren Pan-Amerikanizm, yani bir Amerikalılar Birliği fikrini ortaya atmıştır. Bu fikir, Pan-Cermanizm, Pan-Islavizm gibi, bütün Amerikalıların bir araya gelmesini ifade ediyordu. Pan-Amerikanizm, bütün Amerikan ülkeleri arasında bir kader ortaklığı yaratmaya ve her iki kıtadaki milletlerin ortak meseleleri üzerine eğilmeye çalışmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra milletlerarası politikanın yapısında ve şartlarında meydana gelen değişmeler sonucu, Birleşik Amerika'nın Latin Amerika ülkeleri üzerindeki etki ve kontrolü bir hayli azalmış bulunmaktadır.

3) Monroe Doktrini ile Amerika Avrupa'dan kaçmakla beraber, 19'uncu yüzyıl boyunca Amerikan dış politikasının geçirdiği gelişmeler, Amerika'yı Atlantik'in ötesinde değil, Pasifik'in ötesinde Avrupa devletleri ile karşı karşıya getirmiş ve Amerika Avrupa devletlerinin politikalarına dolaylı olarak katılmak zorunda kalmıştır. Bu gelişmeyi şu şekilde özetleyebiliriz:

Amerika bağımsız olduğu zaman, sadece Atlantik kıyılarında 13 koloni halindeydi. 1803 yılında Napolyon, bütün Missisiphi nehri bölgesini kapsayan ve bir Fransız sömürgesi olan Louisiana sömürgesini Birleşik Amerika'ya para ile sattı ve bu suretle Amerika'nın toprakları kıtanın ortalarına kadar genişlemiş oldu. Bundan sonra Amerika bir yandan da yeni ekonomik kaynaklar bulmak amacı ile Pasifik kıyılarına doğru topraklarını genişletmeye çalıştı. İlk önce Florida'yı İspanya'dan alan Amerika, 1840'larda İspanya ile yaptığı savaşlarla bugün Amerika'nın güney eyaletlerini teşkil eden California, New Meksiko, Arizona ve Texas topraklarını ele geçirdi. Böylece 19'uncu yüzyılın ortaları geldiğinde, Birleşik Amerika Pasifik kıyılarına kadar ulaşmış ve yayılmış bulunmaktaydı. Amerikan halkı Pasifik kıyılarına ulaştıktan sonra, denizcilik ve balıkçılık sebebi ile Pasifik Okyanusunda faaliyette bulundular ve bunun sonucu olarak başta Hawaii adaları olmak üzere bir takım adaları ele geçirdiler. 1842'den itibaren Çin'in ve 1854'ten itibaren de Japonya'nın batıya açılması sonucu, diğer Avrupa devletlerinin yaptığı gibi, Amerika da özellikle Çin ile ilgilenmeye başladı. Çin'de yatırımlar yaparak bu ülkede bir takım ekonomik çıkarlar kurdu. Bu sırada bütün Avrupa devletleri de Çin'i sömürmek için Çin'in başına üşüşmüşler ve sömürmeye başlamışlardı. Öte yandan, 19'uncu yüzyılın sonunda Amerika'nın İspanya ile yaptığı bir savaşın sonucu Amerika Uzak Doğu'ya daha fazla girdi. Bu savaş Küba yüzünden çıkmıştır. Küba bir İspanyol sömürgesiydi. Kübalılar 1868 yılından beri bağımsızlık için İspanya ile mücadele etmekteydiler. Birleşik Amerika Küba'nın bağımsızlık mücadelesine doğrudan karışmamakla beraber, bu bağımsızlık hareketini destekliyordu. Çünkü bir defa İspanya'nın Küba'dan çıkması demek, son Avrupa devletinin Amerika kıtalarından uzaklaşması demek olacaktı. İkincisi, Küba çok şeker üretiyordu ve Amerika Küba'da şeker kamışı tarımına önemli yatırımlar yapmıştı. Üçüncüsü, İspanya'nın Küba'da bulunmasını Amerika kendi güvenliği ve aynı zamanda Orta Amerika'nın güvenliği bakımından da hoş karşılamıyordu. Küba hilal şeklindeki Meksika körfezinin ağzında bulunuyordu ve İspanya, hem Birleşik Amerika'nın güney kısımlarını ve hem de Orta Amerika'daki ülkeleri kontrol edebilecek durumdaydı. Yani Amerika için Küba'nın stratejik ehemmiyeti vardı. Küba'nın bağımsızlık mücadelesine Amerika doğrudan doğruya karışmak istemedi. Fakat 1895 yılından itibaren Küba'daki bağımsızlık mücadelesi şiddetlenince işin şekli değişti. Kübalı milliyetçilerle İspanyollar arasındaki silahlı mücadele, Küba'da bulunan Amerikalıların can ve mal güvenliğini tehdit eder bir hal alması üzerine Amerika Havana limanına, Amerikalıları korumak amacı ile bir savaş gemisi gönderdi. Bu gemi 1898 Şubatında bir gece bilinmeyen sebeplerle infilak etti ve battı, 260 kişi öldü. Bu olay Amerikan kamuoyunda büyük tepki yarattı ve bu işi İspanyolların yaptığı kanısına varıldı. Bunun üzerine Amerika 1898 Nisanında İspanya'ya savaş açtı. Bu savaş birkaç ay sürdü ve İspanya ile Amerika arasında barış yapıldı. Bu barış ile İspanya Filipinleri, Pasifik'teki Guam adasını ve Karayipler Denizinde bulunan ve Küba'ya yakın olan Puerto Rico adasını Amerika'ya terk etti. Bu toprak kayıplarına karşılık Amerika da İspanya'ya 20 milyon dolar ödedi.

Filipinlerin Amerika'nın eline geçmesi, Amerika'nın Uzak Doğu politikasının içine daha fazla girmesinde yeni bir faktör olmaktaydı. Başka bir deyimle, Filipinleri ele geçiren Amerika şimdi bir Uzak Doğu devleti oluyordu. [7]

Montroe Cart

Etkileri

Monroe Doktrini, Amerikan siyasetinin adeta değişmeyen Anayasası olmuş ve bu nedenledir ki, Birinci Dünya Savaşı'na dâhî Almanya tarafından güvenliğinin yakın bir şekilde tehlikede olduğunu gördüğü için girmiştir. Ancak, Amerika, bu savaşa bir ortak olarak değil, taraf olarak katılmış ve savaştan çekilme hakkını daima muhafaza etmiştir.

Keza, Monroe Doktrini dünya politikasında Birleşik Devletler'in siyasetini açıklığa kavuştururken bu ilkelerden sapma temayülü gösteren liderlerine müsamaha göstermemiştir. Nitekim, Başkan Wilson, Birinci Dünya Savaşı'nı sona erdiren antlaşmaları ve özellikle de Versay Antlaşması'nı ve ona bağlı Milletler Cemiyeti Paktı'nı Amerikan halkına kabul ettirebilmek için yoğun bir çaba göstermiştir. Bu amaçla; 22 günde 8. 000 mil yol kat ederek ve 37 söylev vererek Amerikan kamuoyunu ikna etmek istemiş, ancak buna muvaffak olamamıştır. Hatta bu geziler sırasında felç olmuştur. Tüm bu gayretlere rağmen Amerikan Senatosu, Versay Antlaşmasını ve Milletler Cemiyeti Paktı'nı onaylamamıştır. Bu iki belge için Senato'da Kasım 1919, Ocak 1920 ve Mart 1920'de üç defa oylama yapılmış, lakin hiç birinde tasdik için yeterli oy çoğunluğu sağlanamamıştır. Bu sonuç; hasta durumda olan Wilson'u çok üzmüş ve "Şimdi onlar ne kaybettiklerini acı bir tecrübe ile öğreneceklerdir. Dünyanın liderliğini kazanmak için elimize bir fırsat geçmişti. Fakat bu fırsatı kaybettik ve yakında bu kaybın nasıl bir trajedi olduğunu göreceğiz." diyerek endişelerin ifade etmiştir. [1]

Etkisini Yitirmesi

Amerikan halkı, 1920 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Birinci Dünya Savaşı'na damgasını vuran ve açıkladığı 14 prensip ile tüm dünyanın dikkatim üzerinde toplayan Wilson'un yerine Monreo Doktrini'ni savunan Cumhuriyetçilerin adayı Warren G. Harding'i Başkanlığa seçerek Wilson politikası yerine muhafazakar politikayı tercih etmiştir.

Monreo Doktrini'nde olduğu gibi, Versay'dan sonra da Amerika, Milletler Cemiyeti ve Avrupa ile ilgisini tamamen kesmemekle birlikte, Latin Amerika ve Uzak Doğu ile daha fazla ilgilendi. Bu dönemde Avrupa'nın Uzak Doğu ile ilgisi azalırken Japonya yeni bir güç olarak bölgede etkin rol almaya başladı. Dolayısıyla Japonya Amerika için bir rakip ülke ve endişe konusu oldu. 1922 Washington Konferansı ile Japon deniz gücünün sınırlanmasında, bu durum önemli bir faktör oluşturdu. Bununla birlikte, Uzak Doğu'da Japonya ile Birleşik Amerika arasında sürtüşme ve çatışmalar 1931 yılından itibaren yeni bir boyut kazandı.[1]

İlgili Yayınlar

  1. AB. Hart, "The Monroe doctrine: an interpretation", 1920 - Little, Brown
  2. B. Goldenberg, "Lateinamerika und die kubanische Revolution", Kiepenheuer & Witsch
  3. D. Perkins, "A history of the Monroe Doctrine", 1955 - Little Brown & Co
  4. D.  Perkins, "The Monroe Doctrine, 1823-1826", 1965 - P. Smith
  5. D. Perkins, "The Monroe Doctrine, 1867-1907", 1937 - The Johns Hopkins Press
  6. DW. Dent, "The legacy of the Monroe doctrine: a reference guide to US involvement in Latin America …", 1999 - Greenwood Press
  7. E. Angermann, "Ein Wendepunkt in der Geschichte der Monroe-Doktrin und der deutsch-amerikanischen", Jahrbuch für Amerikastudien, 1958
  8. ER May, "The making of the Monroe doctrine", 1975 - Belknap Press
  9. F. Berber, "Der Mythos der Monroe-Doktrin. 2., veränd", Auflage, Essen, 1943
  10. F. Niess, "Der Koloss im Norden: Geschichte der Lateinamerikapolitik der USA", 1984 - Pahl-Rugenstein
  11. G. Smith, "The last years of the Monroe doctrine, 1945-1993", 1995 - Hill & Wang
  12. JR. Clark, "Memorandum on the Monroe Doctrine"
  13. K. Krakau, "Die kubanische Revolution und die Monroe-Doktrin", 1968 - Metzner
  14. K. Krakau, "zwischen Nord-und Südamerika: Von der Monroe Doktrin zum Interamerikanischen System", 1992, Lateinamerika und Nord amerika–Gesellschaft, …, 1992
  15. L. Gruchmann, "Nationalsozialistische Grossraumordnung: die Konstruktion einer", 1968 - Deutsche Verlags-Anstalt
  16. N. Paech, "Interventionsimperealismus. Von der Monroe-zur Bush-Doktrin", Blätter für deutsche und internationale Politik, 2003
  17. RH. Collin, "Theodore Roosevelt's Caribbean: The Panama Canal, the Monroe Doctrine, and the Latin …", 1990 - Louisiana State University Press
  18. S. Gratius, "ALCA? Das amerikanische Freihandelsprojekt zwischen Bilaterismus und Monroe-Doktrin", 2003 - Berlin: Stiftung Wissenschaft und Politik
  19. S. Meisterle, "Die Monroe-Doktrin", Geschichte Lateinamerikas im

Kaynaklar

[1] www.bibilgi.com/Monroe-doktrini
[2] ansiklopedi.turkcebilgi.com/Monroe_Doktrini
[3] www.nuveforum.net/294-kisiler/56790-james-monroe-abdnin-besinci-baskani-monroe-doktrini/
[4] Adem Kandemir, "MONOPOL Bk. Tekel MONROE DOKTRİNİ", www.gullergulu.com/content/view/5403/471/
[5] www.savassakar.com/index.php/monroe-doktrini/
[6] ekuseyri.blogcu.com/monroe-doktrini-nedir_2083433.html
[7] www.akademiktarih.com/index.php?option=com_content&task=view&id=276&Itemid=61





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Ahmet, 15.11.2015, 16:02 (UTC):
Ellerinize sağlık, zekanıza sağlık mükemmel bigiler



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36750966 ziyaretçi (102841790 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.