Necip Fazıl Kısakürek (1. Bölüm)
 

Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl Kısakürek (1. Bölüm)

Hazırlayan: Akhenaton

Hayatı

Ahmet Necip Fazıl Kısakürek, son dönem şâir, yazar ve fikir adamlarındandır.[1] Kısaca NFK olarak bilinir.[2][3] 26 Mayıs 1904'te, perşembe günü sabaha karşı [4] İstanbul Çemberlitaş[1]'tan Sultan Ahmed'e doğru inen sokaklardan birinde, 2. Abdülhamid Han'a Ermeni komitacılarınca yapılan bombalı suikast hadisesinin tarihi mahkemesini yapan, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinaf Reisi Maraşlı Kısakürekzâde Mehmet Hilmi Efendi'ye ait büyük bir konakta [2] dünyâya gelir.[1] Daha sonra yazdığı “Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri” isimli hikayesinin mekânı, işte bu konaktır.[5]

Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa'da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş, gayet enteresan ve alakaya değer bir insan olan [4] Abdülbaki Fâzıl Bey; annesi, [1] Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir Müslüman-Türk kadını [4] Mediha Hanım'dır. Âilesi, baba tarafından Kahramanmaraş'ın köklü âilelerinden, [1] kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretleri'ne dayanan ve Osmanoğulları'ndan daha eski bir familya olan Dülkadiroğulları'na bağlı [4] Kısakürekzâdeler'e dayanır. Yazara verilen "Ahmed Necib" ismi, dedelerinden birinin adıdır.[1] "Necip Fazıl" adı, babasının adı ile birleşerek ortaya çıkmıştır.[2][6]

Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstinâf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han'a Ermenilerce girişilen suikastin tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902'de "Legion d'honneur" nişanıyla ödüllendirilen vakâr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi'dir.[7]

Necip Fazıl'ın çocukluğu, dedesinin Çemberlitaş'taki konağında dadılar, mürebbiyeler ve lalaların arasında geçmiştir.[2] Babası, İkinci Meşrutiyet ilan edildiği dönemde İstanbul'a gelen ilk arabalardan birini satın almıştır.[2][8]

Hastalıklarla geçen yıllar..“Bütün çocukluğum, ilk çocukluğum hastalıklarla geçti. 10-15 yaşıma kadar, bir çocuğun çekmesi mümkün ne kadar hastalık varsa hemen hepsini çektim” diyecektir daha sonraları. Ve aşırı denebilecek ölçüye vardırılan yaramazlıkları ömür boyunca alnının sağ tarafında sağ kaşının üstünde taşıdığı yarayı bu yıllarda alır. Babasının aldığı arabanın altına girip aletlerini kurcalarken, yaralanır. Babası, “Mekteb-i Hukuk”u bitirir ve Mehmet Hilmi Efendi'nin zorlamasıyla eşi Mediha Hanım'la çocukları Necip Fazıl ve Selma'yı da alarak, tayin edildiği Bursa'ya götürür. Çok geçmeden İstanbul'a dönerler.[5]

Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, tek oğlunun tek oğlu olarak Mehmet Hilmi Efendi'den alır; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrenir. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden "yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku" şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir "tütsü çanağı" olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş'taki Konak'ta geçirir.[7]

“Dört-beş yaşında su gibi okuyup yazıyordum” diyecektir sonraları. Hastalıkları bir türlü bitmez. Meşhur Kadri Reşit Paşa, konağın değil, daha çok çocuk Necip Fazıl'ın doktorudur. 1910'da, çok kısa bir mahalle mektebi devresi vardır. Büyük babası Hilmi Efendi'nin himayesine aldığı Balkan Harbi yaralılarından Mustafa Efendi isimli bir zattan Kuran dersi almaya başlar. Bir taraftan da roman tiryakiliği… Babaanne Zafer Hanımefendi, “Büyük babası sayesinde kendisini tam serbest hisseden fevkalade haşarı torununun ruhunu kamaştırmak uyuşturmak için bir (narkoz) uyuşturucu keşfeder.” Yaramazlıklarından kurtulmak için onu roman okumaya alıştırır..[5]

Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi'den sonra, haşarılığının önüne geçmek için onu 5-6 yaşlarında bir sürü "abur cubur" romanla tanıştıran, eski Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa'nın kızı, büyükannesi Zafer Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay sahibi olmuştur. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadiseyi teşkil eder.[7]

1912'de Gedikpaşa'da bir Fransız Mektebine yazılır. Sonra yine aynı yerde bulunan Amerikan Kolejine[1]'ne verilir. Kolejden de çabucak usanır ve ayrılır. Mektebe giderken Gedikpaşa bakkallarından beş kuruşun kırkta biri olan beş paraya alıp yolda yediği peynir-ekmek, o günlerden unutamadığı hatırasıdır.[5] Büyükdere'de Emin Efendinin Mahalle Mektebi'ne devam eder. Annesinin hastalığı dolayısıyla taşındıkları Heybeliada'da (1915) Nümûne Mektebini bitirerek oradaki Bahriye Mektebine girer. İlk şiirlerini burada yazmağa başlar. Mektepte arkadaşları arasında lakabı, "şâir"dir.[1]

Bu sırada babası Fazıl Bey, annesinden ayrılmış ve başka biriyle evlenmiştir.[2][6] Bahriye Mektebi'ndeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi (eski Diyanet İşleri Başkanı), Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hüseyin Cahit Yalçın [9] ve İbrahim Aşkı gibi isimler vardır. 29 Kasım 1920 tarihinde babası ölür.[2]

Necip Fazıl, Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verir ve mektepten ayrılır. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini ikmal ettiğine dair diplomasını alır.[10]

1917'de Dârülfünûn'un Felsefe Bölümü'ne başlar. İlk şiirleri, bu yıllarda dergilerde yayınlanmaya başlar. 1924'te Maarif Vekâleti tarafından Paris, Sorbon Üniversitesi'ne tahsilini ilerletmek için gönderilir.[1] Paris hayatı, kendini arayışının müthiş his helezonları, korkunç girinti ve çıkıntıları arasında, nefis cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo çizer.[11] Bir yıl sonra geri döner.[1]

O yıllarda bankacılık, yeni ve gözde bir meslektir. "Felemenk Bahr-i Sefit Bankası"nda çalışmakta olan Salih Zeki'yi ziyarete gittiği bir gün, arkadaşının teşvik ve tavassutu ile aynı bankada işe başlar. Daha sonra [11] Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhâsebe müdürü olarak çalışır.[1]

Necip Fazıl, Milli Mücadele devri sonlarında tanınmaya başlayan şairlerdendir.[12] O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar) edebiyat alemini, Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua, Dergâh, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua ve Hayat Mecmuası teşkil etmektedir.[10] 1922 yılında Yakub Kadri aracılığıyla Yeni Mecmua'da ilk şiirini yayınlayan Necib Fâzıl, hayâtının sonuna kadar çeşitli dergi ve gazetelerde şiirlerini yayınlamaya devam eder. İlk şiir kitabı, "Örümcek Ağı" 1925'te, "Kaldırımlar" ise 1928'de yayınlanır. "Kaldırımlar" şiiri, onu, şöhretin zirvesine çıkardı ve sanat çevrelerine kendini, şâir olarak kabul ettirir. Bu ilk şiirlerinde koyu ferdiyetçilik ve derbeder (bohem) bir yaşayışın izleri görülür.[1]

1928 - 1929 yılları arasında "Bâbıâli" adlı otobiyografik eserinde tafsilatlı şekilde anlattığı, Bâbıâli palamarına bağlı "Bohem Hayatı"nı son kertesine çıkar. Henüz 24 yaşındayken, "Kaldırımlar" isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü bu yıl, onun şiir diyapozonunun herkesçe beğenilmek noktasından en dik irtifaları kaydettiği basamak olur. Bütün eser mevcudu, 64 yaprak ve 128 sahifeyi geçmezken; hakkında yazılıp çizilenler, bunu kat kat geçmiştir.

1929 yazının sonlarına doğru gittiği Ankara'da, içinde 9 yıl müddetle çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği İş Bankasına Umum Muhasebe Şefi olarak girer

Taksim'deki meşhur tarihi bina Taşkışla'nın 5. Alayının Zâbit kıtasında 6 ay neferlik; Harbiye'de İhtiyat Zâbit Mektebinde 6 ay talebelik, peşinden de 6 ay subaylık yapar. 18 aylık bu askerlik macerası, 1931 senesinin başlarından 1933 senesinin ilk aylarına kadar fâsılalarla devam eder. Askerliği bittikten sonra Ankara'ya döner. Üçüncü şiir kitabı "Ben ve Ötesi"nin çıkışından sonra artık renk renk konfeti yağmuru altında ve şöhretinin zirvesindedir.[11]

Necip Fazıl, fikirde daima ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi, sır idrâkine bağlı ve İlâhî vahdeti tasdikçidir. Yani, çocukluk günlerindeki ilk ürpertilerinden 1934 yılına kadar, dur-durak bilmez taşkın ve başıboş ruhu, muazzam çalkalanmalarına ve anaforlarına rağmen ana istikâmetini hiç kaybetmez.

"O ve Ben" adlı otobiyografik eserinde, hayatının en "kritik" kesitlerinden biri olan "Bahriye Mektebi Yılları" itibariyle, birkaç cümleyle özetlediği, 30 yaşına, yani 1934 yılına kadarki muhasebesi şöyledir:

«O güne kadar muhasebem, her unsuruyla hassasiyetimi gıcıklayan koca bir konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örülen mırıltılı kapılar arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassemin sınırı tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli) duygusundan ibaret...

Bana çocukluğumdan kalan ve ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet, sonunda, Büyük Velî'nin eşiğine yüz süreceğim âna kadar -otuzuna yaklaşıncaya denk- mücerret, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş, hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarıma devamlı fısıltısını akıttı.

12 yaşımdan 20 küsur, hatta 30 yaşıma kadar süren, güya kendime gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıya; seslerin, renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakikatten çakıntılar bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına, gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor; ve arada bir bu nöbetçinin selâmını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona: "Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!" diyemiyordum. Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur. ...Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. Birini...» [13]

1934'e kadar eserlerine ve sanatına hâkim olan bu durumu, büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'yi tanıyıncaya kadar devam eder.[1] 1934'de bir akşam, nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaziçi'ndeki evine dönmek için bindiği "Şirket-i Hayriye" vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremeyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona, kâinat çapında bir vaadin, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin adresini verir. Sıcak bir ilkbahar günü, yanına Abidin Dino'yu alır ve Eyüb sırtlarına çıkar. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kalır ve bir daha bırakmamacasına o Büyük Zat'ın eteklerine yapışır.[14] Daha sonraları onun için; 1940 yılında;

"Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel,
Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel."

“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;
“Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”


diyeceği bu büyük insan, onun hayatında yeni bir devrin başlamasına vesile olur ve üstad, hayatında meydana gelen bu değişikliği şu mısralarla özetler:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...”


Bu tanışma, onun hayatında dönüm noktası olur. İslami kimliği ile öne çıkmaya başladıktan sonra ders kitaplarından şiirleri ve fikirleri çıkarılır. Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar.[2] Beyoğlu Ağa Câmiinde ilk defâ tanıdığı bu zâtı, 1943 yılında vefâtına kadar, Eyüp'teki dergâhında ziyâret ederek, sohbetlerinde bulunur. Bu olay, Necib Fâzıl'ın şahsiyetine, fikrine, dünyâ görüşüne büyük etki yapar. Âdetâ her şeyiyle yeniden doğar.[1]

Hikayesi "O ve Ben"de yer alan, korkunç bir fikir buhranına ("crise intellectuelle"), büyük ruh ıstırabına çattığı 1934 yılı, bu yüzüyle ise, hayatının en belalı senesi olur. Yaşadığı buhranlı günlerden sonra Efendisinin manevi tesiriyle açılan kitaplık çapta eser verme devrinin ilk eseri "Tohum"u yazar. (1935) [14]

Bu devreden sonra yazar, kendi tâbiriyle fildişi kulesinden iner, memleketine, insanlarına karşı sorumluluk duyan “Müslüman bir sanatkâr ve münevver” hüviyeti kazanır. Kalemiyle, inandığı, doğru, güzel, iyi bildiği değerleri yaymak, savunmak, tanıtmak gayreti, hayâtının sonuna kadar devam eder. Bu maksatla, şâirliğinin yanı sıra, edebiyatın hemen her dalında kalem oynatarak, yüzden fazla eser verir. 1934'e kadar sâdece şâir olarak tanınan ve üç şiir kitabının sâhibi olan Necib Fâzıl, bu olaydan sonra her türde, bilhassa bir fikir ve aksiyon adamı olarak nesir alanında velûd, çok eser veren bir yazar olur.

1936'da, uzun ömürlü olmayan, "Ağaç" isimli dergiyi çıkarır.[1] Celal Bayar'ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkardığı ve 16 sayı sürdürdüğü bu mecmua, dönemin önde gelen entelektüellerini çatısı altında toplar. Uzun süredir üzerinde çalıştığı, büyük ruh çilesinin sahne destanı "Bir Adam Yaratmak" piyesini 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak'ta bitirir. (8 Temmuz 1937). Eser, ilk defa 1937-38 kışında, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda Muhsin Ertuğrul tarafından temsil edildi ve muazzam bir alaka doğurur.

1938 senesinin başlarında Ulus Gazetesi, yeni bir Milli Marş için müsabaka açar. Ayrıca kendisine özel olarak yapılan teklifi; öne sürdüğü işi umumileştirmekten..yani "müsabaka"dan vazgeçilmesi şartının hemen kabulü üzerine benimser ve sonunda "Büyük Doğu Marşı" olarak kalan şiiri yazar.

1938'in sonbaharında, artık kendini "dolap beygirinden farksız" hissetmeye başladığı [15] bankacılık mesleğinden ayrılarak [1] vakit geçirmeden Haber gazetesine girer. Kısa bir süre sonra da Son Telgraf gazetesinde, Bâbıâli'nin önde gelen muharrirlerinin aksine, İkinci Dünya Savaşı'nın kaçınılmaz olduğu görüşünü savunur ve haklı da çıkar. Hâdiseleri önceden haber verir mahiyetteki teşhis ve tahlilleri karşısında muhalifleri, ancak şöyle diyebilmiştir:

«Bu adam, ne derse çıkıyor!..»

Zamanın Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarına Hoca olarak tayin edilir. Bu Profesörlük işinin trenlerde kondüktörlüğe döndüğünü ileri sürerek Hasan Âli'den İstanbul'da bir görev ister. Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimari kısmına atanır. Ayrıca Robert Kolej'in son sınıflarında Edebiyat Hocalığı yapar.

1939'da, ileride baş köşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yaşadığı anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile'yi) verir.

1940 yılında Türk Dil Kurumu hesabına "Namık Kemal" isimli bir eser kaleme alır ve vaktiyle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin Ulu Hakan Abdülhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser zâviyesinden tetkiklerini derinleştirdikçe bizzat görür.[15]

1941 yılına kadar Fransız Mektebinde, Ankara Devlet Konservatuarında, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde, Robert Koleji'nde, Ankara Dil Târih Coğrafya Fakültesinde Türkçe öğretmenliği yapar.[1] Aynı yıl, yine köklü bir..familyadan; "Bâbanzâde"lerden, Ahmed Naim Efendi'yle kardeş çocuğu olan Recai Bey'in kızı, Yahya Nüzhet Paşa'nın torunu..Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlenir. Bu..evliliğinden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1954) isimli beş çocuğu olur.

1942 kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum'a askere gönderilir. Askerken yazdığı siyasi bir yazı sebebiyle mahkûm olur ve ilk hapis cezasını Sultanahmet cezaevinde tadar.[16] Bu târihten sonra, yazar ve şâirliğinin yanı sıra gazeteci olarak da basın hayâtına girer ve siyâsetle ilgilenir. Böylece fikir ve aksiyon adamı olarak hayâtının sonuna kadar sürecek olan bir mücâdelenin içine atılır. Büyük Doğu hareketi ve 1943'te başlayıp 1972'ye kadar süren Anadolu'yu köşe bucak tarayan, Almanya'ya kadar taşan konferansları, bu devrededir.[1]

Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli 1936'da başlamış, o yıldan 1943'e kadar geçen 7 yıl içinde, İslâmi temayülü "Şahsi bir zevk ve saklı bir telkin" planında kaldığı için, ne devlet ne de basında kimseyi ürkütmemiştir. Yalnız bazı münekkitler ve yazarlar, hiçbir mânâ veremedikleri ondaki bu eğilimi hazmedememişler ve çeşitli klişe yakıştırmalarda bulunmuşlardır: "İslâm komünisti!", "Hayır! İslâm faşisti", "Yok, yok neo-müzülman", "Sırf züppelik olsun diye Müslümanlık taslıyor!", "Sabık şair; şiirine yazık etti!", "Ahmak burjuvaları şaşırtmak merakında bir sanatkar mizacı!.."

İşte 1943, sanatkarın fildişi kulesinden agoraya indiği; tam olarak belirdiği tarihtir: İçini öyle bir sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı kaplar ki, artık çalışamaz olur ve mücadelesini bir ömür; hükümetiyle, partisiyle, basınıyla, hocasıyla, gençliğiyle kendi açtığı bütün cephelerde tek başına sürdüreceği Büyük Doğu Mecmuası'nın ilk sayısını çıkarır. (17 Eylül 1943)

Sonraki dönemlerine bir hazırlık kademesi olan derginin bu ilk devresi, 30'uncu sayıda "Allaha itaat etmeyene itaat edilmez!" meâlindeki bir Hadîs-i Şerif yüzünden, rejime itaatsizliği teşvik suçlamasıyla 1944 Mayısında Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılır.[16] Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıali'de Sabah, Bugün, Milli Gazete, Her Gün ve Tercüman gazetelerinde yayınlar.[2]

Gün geçirilmeden Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki hocalığından kovulur ve ikinci askerliğine ikinci defa sevk edilerek Eğridir'e sürülür.

Bu ilk devresinden sonra, 2 Kasım 1945'ten başlayarak 5 Haziran 1978'e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve periyotlarda tam 16 devre yayın hayatını sürdüren Büyük Doğu'yu cilt cilt eser faaliyetinin yanı sıra, 36 sene müddetle tek başına omuzlar; büyük bir fikir ve aksiyon zemini kurar.[16]

2 Kasım 1945'de Büyük Doğu yeniden çıkmaya başlayınca, onu, birdenbire; "eski İktisat Vekili Fuat Sirmen'e neşir yoluyla hakaret, Dini tezyif, memleket dahilinde teşekkül etmiş İktisadî, hukukî, siyasî, idarî rejimleri devirmek yolunda propaganda" gibi birçok adlî takibat ve muhakemeyle yüz yüze bırakır.

1946 senesinin sonlarına doğru, 13 Aralık tarihli sayısında; kapak yaptığı mücerret bir kulak resminin altındaki "Başımızda kulak istiyoruz!" yazısı, İnönü'nün kulaklarının duymuyor olması hakikatiyle birleşince Örfi İdarece tekrar kapatılır.

Birkaç gün sonra Başbakan Recep Peker tarafından Ankara'ya çağrılır. Recep Peker'in sadece "biraz ölçülü" davranması ve fazla aleyhte yazmaması karşılığı 100.000 lira teklifi, kabul etmediği takdirde ise açık açık zindana atılma tehdidiyle karşılaşır. O günler için bir servet demek olan deste, "söz" olmaktan çıkmış, üstündeki "Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası" bandajıyla birlikte önündeki masaya bırakılmıştır.

Çok geçmeden; kapatılan dergide tefrika edilmeye başlamış olan "Sır" isimli piyesinden dolayı "Milleti kanlı ihtilale teşvik" suçlamasıyla mahkemeye çıkarılır. Artık büyük mücadele yolundadır. 1947 baharında (18 nisan) Büyük Doğu'yu yeniden ve üçüncü defa çıkarır. Birkaç ay sonra (6 haziran) "Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden İstimdat" başlıklı Rıza Tevfik'e ait bir şiirin neşri sebebiyle Büyük Doğu mahkeme kararıyla tekrar kapatılırken kendisi de tutuklanarak hapse atılır. "Türklüğe Hakaret"ten yargılanır, 1 ay 3 gün tutuklu kalır ve sonunda beraat eder.

1947 yılı içinde; bütün bunlar olup biterken ve arada bir sürü tutuksuz muhakeme, üzerine saçma taneleri halinde gelirken, "Sabır Taşı" piyesiyle "C.H.P. Sanat Mükâfatı"nı kazanıe. Ancak jürinin verdiği karar, Parti Genel İdare Kurulu tarafından iptal edilir. Yine aynı yıl, Büyük Doğu'nun çıkmadığı kısa bir arada 3 sayılık mizah dergisini; "Borazan"ı çıkarır.

1948'de, Temyiz Mahkemesi, hakkındaki ilk ve meşhur beraat kararını, dünya adalet tarihinde görülmemiş tertiplerle bozar. Bütün bir yıl geçimini, (ihtimal ki, üzerine Puccini'nin bir operası takılı pikapla, büyükbabası, Bâlâ rütbeli Maraşlı Hilmi Efendi'nin ceviz çerçeveli yağlı boya portresi hariç) evinde ne varsa son iskemleye kadar satarak temin eder.

1949 senesini; zevcesi, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle beraber küçük bir otel odasında karşılar. Ağır Ceza Mahkemesi, hakkında verdiği beraat kararında ısrar ederken, Büyük Doğu da kapana-çıka; fakat her defasında kaldığı yerden yoluna devam etmektedir. Bu yılın Ramazan ayında (28 Haziran) Büyük Doğu Cemiyeti'ni kurar.[17]

Şubat 1950'de Cemiyetin bir numaralı şubesi "Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti" açılır açılmaz; Halk Partisi'nin duyduğu dehşet, son haddine varır. Açılışı yaptıktan sonra İstanbul'a dönüşünde bir yazı bahanesiyle tutuklanır, Türklüğe Hakaret Davası'nda verilmiş beraat kararı, Temyize "tekrar ve topyekun" bozdurulur bozdurulmaz da (21 Nisan) hapse atılır.

500 yıllık bir Türk ailesine mensup Necip Fazıl'ın hayatındaki, "Türklüğe Hakaret Davası"nı da içine alan bu dönem; tesirinin, o günlerde kendisine ne gözle ve nasıl bir dehşetle bakıldığının, ne tür bir muameleye..müstehak görüldüğünün ve kapı kapı hangi korkunç berzahlardan geçtiğinin iyi bilinmesi için, üzerinde dikkatle durulması gereken bir dönemdir. Kendi ifadesiyle;

«İnönü, zamanın Adalet Bakanını çağırıp şu emri vermiş "Ne yaparsanız yapın bu adamı bertaraf edin!.." Temyiz mahkemesince bozulan fakat yine mahkemenin üzerinde ısrar ettiği Türklüğe Hakaret Davası'ndaki beraat hükmünü, Temyize bu sefer nihai olarak bozdurmak için 1 yıldır sarf edilen gayreti birdenbire hızlandırdılar. Vaziyet emindi. Doğrudan doğruya politikadan emir almak vaziyetinde kalan o zamanki Temyiz Mahkemesi bu hükmü nasılsa bozacaktı. Fakat hemen bertaraf edilmem için bir tevkif bahanesi bulmak lazımdı. Derhal buldular. Doğrudan doğruya partiye yönelttiğim bir hücumu hükümetin manevi şahsiyetine yönelmiş saydılar ve beni tevkif ettiler. Bu davadan hakimin huzuruna çıkar çıkmaz beraat ettiğim ve salıverilmeyi beklediğim gün, o anda yetiştirdikleri Temyiz'in bozma kararı üzerine beni bir mahkemeden diğer mahkemeye aktardılar. Temyiz'in bozma ve mahkemenin uyma kararı üzerine, beraat eden adamı, bu defa zevcesiyle birlikte tekrar hapse gönderdiler. Sırf taraflar teşekkül etsin de Temyiz'e hemen uyulabilsin diye, hamile ve hasta zevcemi, vahşice bir üslupla, yatağından kaldırıp öğleden evvelki mahkemeyi öğleden sonraya kadar bekletmek; ve -ben zevcemi yatağından kaldıramazlar, beni de mecburen salıverirler diye düşünürken- birdenbire hasta kadını mahkeme salonundan içeri itmek suretiyle, cihanda emsalsiz bir hak ve adalet hıyaneti tertiplediler. Halk Partisi idaresinin savcısına ve mahkemesine baskı derecesini gösteren bu misali, içindeki hak ve adalet hıyanetiyle birlikte, bu ve öbür dünyanın hesap günlerine havale ediyorum.» [18]

Demokrat Parti'nin seçimleri kazanmasının arkasından çıkan Af Kanunu'yla 15 Temmuz'da serbest kalır. Aynı yıl, üst üste, Cemiyet'in Tavşanlı, Kütahya, Afyon, Soma, Malatya, Diyarbakır şubelerini açar. Vaziyeti eski iktidarı ürküttüğü kadar, yeni iktidara da hoş görünmemektedir.

Demokrat Parti'yi ilk kurulduğu andan itibaren bir muvazaa partisi, Adnan Menderes'i de Cumhuriyet devrinin seri malı Başbakanları arasında ilk ve yegâne ümit mevzuu olarak görür. Partiyle Menderes'i ayıran bu görüşü kavrayamayanlar, onu, Demokrat Parti'nin propagandasını yapmakla suçlayacaklardır. Halbuki yeni iktidar, Büyük Doğu Cemiyeti'ne duyduğu nefreti ve onu takip ve tarassut altında tuttuğunu bizzat Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu tarafından Meclis kürsüsünde dile getirmiştir.

1949 yılının açtığı, gittikçe köpüren iftira ve lekeleme kampanyasının ve bu takip ve tarassutun bir neticesi halinde çok geçmeden basına "Kumarhane Baskını" diye akseden siyasi komplo tertiplenir (24.3.1951). Bu komplo üzerine Büyük Doğu'nun derhal toplatılan meşhur 54. SAYI'sını çıkarır. Bu sayıdaki bir yazısından dolayı tutuklanarak cezaevine atılır. Çıkışında Büyük Doğu Cemiyeti'ni tasfiye eder.

1952'de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması (22 Kasım) ile başlayan hâdiseler, malum basının yaygarasıyla büyütülür, genişler ve nihayet onu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine çeker. Bu günler, "şair - hapishâne ilişkisi"yle de başka örneklerden farklı olarak; o keskin ve gözü kara fikir mizacının altındaki çok hassas ruhunu acıtan ve demir parmaklıklar arkasındaki 1 gününü 100 güne bedel kılan "dış tesirler" bakımından hayatının en ıstıraplı dönemidir.

11 Aralık 1952'de, bu hadise üzerine yayınladığı, şimdi "Müdafaalarım" adlı eserinde yer alan "Maskenizi Yırtıyorum" isimli ünlü broşürle, 1943'ten beri başına gelenlerin ve bütün bu olup bitenlerin geniş bir muhasebesini yapar.[19 12 Aralık 1952'de, yani Malatya hâdisesinden hemen sonra, daha önceki bir mahkûmiyetin infazı bahanesiyle atıldığı hapisten "taammüden katle teşvik ve azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek" isnatlarıyla yargılandıktan sonra, 16 Aralık 1953'te Malatya Dâvası'ndaki suçsuzluğu (!) anlaşılmış olarak çıkar.

1951, 1952 ve 1956'da Büyük Doğu'yu günlük gazete olarak çıkarır. Büyük Doğu'nun tesiri o kadar büyük oluyordur ki, 1954 seçimlerinden önce, bir parti lideri, yaptığı seçim konuşmalarında eline dergilerden çeşitli nüshalar alarak; "İşte Menderes, bu yobazlık âbidesine yardım eden adamdır. Onu ve partisini seçmeyin!.." diye propaganda yapar.

1957'de de 8 ay 4 gün hapis yatar. Bu arada; hiçbir zaman ve mekan şartı aramaksızın sürekli yazmakta, değişik sahalarda zirve eserler vermeye devam etmektedir. Ata olan sevgisi ve biniciliği, meşhurdur. 1958'de, Türkiye Jokey Kulübü'nün ısmarlamasıyla, belki de dünyada mevzuunun ilk örneği olarak, atı bütün ruhu, estetiği, tarihi ve felsefesiyle, şairane bir üslupla ele alan ve anlatan bir eser kaleme alır.

Büyük Doğu'ların muazzam hücum devresi 1959'da, aleyhine o kadar dâva açılmıştır ki, bu dâvaların yarısı mahkûmiyetle neticelense, 101 sene hapis yatması gerekecektir.

Mahkûmiyet kararlarının hızla kesinleşmeye başladığı ve Başbakan'ın emriyle Niğde Cezaevi'nde kendisine tek kişilik konforlu (!) bir hücre hazırlandığı sırada 27 Mayıs 1960 İhtilali olur. İhtilalin ilk radyo duyurularından birinde, zaten çıkmayan Büyük Doğu'nun kapatıldığı ilan edilir.

6 Haziran günü gece yarısı, evinden alınır. 4.5 ay müddetle Balmumcu garnizonunda "gerekçesiz" tutulduktan ve yüzbaşılara varıncaya dek en ağır hakaretlere maruz bırakıldıktan sonra, Genel Af'fa rağmen, 5816 sayılı kanun sadece kendisi aleyhinde istisna tutulduğu için, "toplu tahliye" sebebiyle bayram yerine dönmüş Garnizon kapısına yanaşan; katilleri, ırz düşmanlarını taşımaya mahsus camsız, kırmızı renkte bir cezaevi arabasıyla Toptaşı Hapishanesine nakledilir (15.10.1960) ve 1.5 yıl içerde kalır.[20]

18 Aralık 1961'de tahliye edildikten sonra önünde iki yol açıldığını görür; Ya her şeyden büsbütün el etek çekmek, yahut her şeye topyekun el uzatmak... Tercihi, demir hapishane kapılarından daha önce de salıverildiği günlerden farklı değildir;

"Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter!.. Bu söz, benim iman tarafım belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir. Yarabbi; nezdinde, kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek böyle bir iddiadan kemiklerim ürpererek kaydediyorum: Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana ne muazzam payedir! Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların hayatı gibi, meccânen, yoktan, tek liyakat ve istihkâkım olmadan verdin; ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisaniyle izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim?"

Yani, yine ikinci yolu seçer. Kendini bulur gibi olunca Yeni İstiklal, bir müddet sonra da Çetin Emeç'in sahibi bulunduğu Son Posta gazetesinde başmakalelerine ve günlük fıkralarına başlar.

1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan "konferans çığırı" üzerinde evvela Salihli, İzmir; bir müddet sonra Erzurum, Van; daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus'ta konferanslar verir.

1964'te Büyük Doğu'nun 11'inci devresini açar. Adnan Menderes'in aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin 1'inci sayısında neşrettiği "Zeybeğin Ölümü" şiirinden dolayı takibata uğrar.[21]

1965'te "b.d. Fikir Kulübü"nü kurar. Mart ayından başlayarak sırasıyla Adıyaman, Maraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar, Ankara, Kırıkkale ve Eskişehir'de konferanslar serisini sürdürürken, günlük çerçevelerine ve bazı eserlerinin tefrikasına da bir gazetede devam eder. "b.d. Fikir Kulübü" adına Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde verdiği bir konferans üzerine açılan dâvada, "Din esasına bağlı cemiyet kurmak" iddiasıyla yargılanır.

Büyük Doğu'ların 1965 ve 1967 devrelerinde birçok defa "Hükümetin Manevi Şahsiyetini Tahkir" suçlamasıyla takibata uğrar. Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti ve Milli Birlik Komitesi dönemlerinin ardından, Adalet Partisi devr-i iktidarında da takip mevzuu olmaktan kurtulamaz.

27.12.1967 tarihli Büyük Doğu Dergisi'nde dönemin Başbakanı'nın (Demirel) kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınlar. "İdeolocya Örgüsü" isimli eseri, "Mümin/Kafir" diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle devamlı olarak suçlanır, sorgulanır, yargılanır.

1968'de "Vahidüddin" adlı eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk baskısını yaptıktan sonra takibata uğrar ve kitap toplatılır. Eserde suç unsuru bulunmadığına dair bilirkişi raporu doğrultusunda Mahkeme, beraat kararı verir.

İleride, kararın Temyiz'e bozdurulması ve daha önceki kararın aksine mahkemenin bozma ilamına uymasıyla bu dâvadan da mahkûm olacak (28.11.1973) ve bir müddet sonra Af Kanunu çıkacağı için karar infaz edilemeyecektir. Ancak "Vahidüddin" eseri, 2. baskısında hiçbir takibata uğramayıp "zaman aşımı"na gireceği halde, 1976'daki 3. baskısından sonra tekrar takibata uğrayacak ve en aşırı fikir düşmanlarının imzasını taşıyan bütün bilirkişi raporlarına rağmen hukuk anlayışı bakımından tarihte eşi az görülmüş bir mantık üzerine oturtulmuş 25 sayflık bir kararla 1.5 yıl mahkûmiyetine sebep olacaktır.

1969 yılı içinde Erzincan, Antalya ve Alanya'da konferanslar verir. Çeşitli tarihlerde muhtelif gazetelerde, başmakalelerine, fıkralarına ve bazı eserlerinin tefrikasına devam eder; tam sayfa Ramazan yazıları kaleme alır.[22]

1973 seçimlerinden sonra beliren; neredeyse, 1943'lerde "Sanatına yazık etti!" diyenlere, 30 sene sonra bambaşka bir açıdan hak verdirtecek siyasi tablo ve bu tabloyla birlikte artık iyice ortaya çıkan dini manzara karşısındaki üslûbunda, derin bir ıstırap ve inkisâr saklıdır:

"Bir devirdi. O tarihlerde (40'lı yıllar) küfür, bütün müesseseleriyle bir buzdağı gibiydi. Ortalıkta hiçbir hareket mevcut değildi. Müslümanlık zindanı camilerden bir hıçkırık sesi bile gelmiyordu. Bu gafiller, adeta, "camie girebiliyorum ya, ne devlet!" gibilerinden seviniyorlar ve hadım olmanın oltasında mesut görünüyorlardı. Şimdi şucu-bucu geçinen bazı zümrelere adını vermiş isimlerden hiçbirini görmek mümkün değildi. Derken, meydan açılır gibi olduktan sonra ortaya çıktılar ve kendilerine evliyalık süsü vermekten de kaçınmadılar. Biz ise, mahut buzdağını, karda avuçlarımızı hohlarcasına, ciğerlerimizden kopan sıcak nefeslerle eritmeye çalıştık ve galiba bunda müessir olduk.

Fakat bu defa... Bu defa ortalık çamur kesildi ve şu andaki perişan manzara doğdu. Dahası ve en acısı, İslâm dava ve aksiyonunun bunlara izafe edilmesi, bunlarda göründüğü gibi zannedilmesi, İslâm'a aykırı cephenin bütün din hıncının bu beceriksizler üzerinde bir nevi boks talimi yastığına benzer bir avantaj kazanması ve İslâm davasını temsil gibi bir şeref ve ehliyetin, bu ehliyetsiz ellerde bilinmesidir!.. Biz, tam 30 yıl, tırnaklarımıza kan ve ciğerimize kaynar su oturmuş; bu netice için mi çalıştık, çabaladık, didindik, yırtındık, yıprandık, helak olduk?.. (1973)"
[23]

Ve o yıl Hacca gider. Aynı yıl, Fas'tan, Saraya çok yakın çevreden evine kadar gelen, ömrünün kalan kısmını bütün aile fertleriyle birlikte Fas'ta geçirmesi, yani bundan böyle Fas'ta yaşaması teklifini; gözlerini pencereden dışarıya, alakasız bir noktaya dikerek, küçük, çok küçük göz tikleri içinde sabırla dinler. İlgisiz bir mevzu açarak cevap verir. Yine aynı yıl, oğlu Mehmed'e Büyük Doğu Yayınevi'ni kurdurtur. Sonuna vasiyetini de eklediği "Esselâm" isimli manzum eserinden başlayarak daha evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına başlar.

1974'de, daha önce "Örümcek Ağı/1925", "Kaldırımlar / 1928", "Ben ve Ötesi / 1932", "Sonsuzluk Kervanı / 1955", "Çile / 1962" ve "Şiirlerim / 1969" adlarıyla yayınlanan şiir kitaplarını, "mal sahibi olarak" kendisini ifadelendirmeyen küçük ve kifayetsiz davranışlar şeklinde değerlendirirken, onları "özleştirerek, süzerek, ayıklayarak, düzelterek"  yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; "Çile"de (1974 / Bütün Şiirleri) toplar. Böylece bu isim altında bütünleştirdiği şiirlerini, Türk Edebiyatına, "Şairliğimin tek ve eksiksiz kadrosu" diyerek armağan ederken, kitabın takdiminde, vasiyet niteliğindeki şu ifadeye yer verir:

"- İşte şiir kitabım bu, hepsi bu kadar; ve bu kitaba gelinceye dek başka hiçbir şiir bana, adıma ve ruhuma mal edilemez!"

1975 Ağustosunda, kabri Van'ın Arvas köyünde bulunan, mürşidinin mürşidi Seyyid Fehim Hazretleri'ni, bir yıl sonra da, onun da mürşidi Hakkari'nin Şemdinli Kazasının Nehri mevkiindeki Seyyid Tâhâ Hazretleri'ni ziyaret eder.

1975'de, Demokrat Parti döneminde, meydanlarda Büyük Doğu aleyhinde mitingler tertip ettirilen iki gençlik kuruluşundan biri olan Milli Türk Talebe Birliği tarafından Mücadelesinin 40. Yılı münasebetiyle bir "Jübile" tertiplenir. (23 Kasım)

1976'da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek "Rapor"ları, 1978'de de SON DEVRE Büyük Doğu dergisini çıkarır.[24]

26 Mayıs1980'de Türk Edebiyat Vakfı tarafından "Şairler Sultanı" ve 1982 yılında yayınlanan "Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu" isimli eseri münasebetiyle de "Yılın Fikir ve Sanat Adamı" seçilir.[25]

Atatürk aleyhinde işlenen suçlar hakkındaki kanuna aykırı fiilinden dolayı 8 Temmuz 1981 tarihinde Atatürk'ün manevi şahsına hakaret suçundan hüküm giyer. Karar, Yargıtay 9. ceza dairesi tarafından onaylandı.[6][26]

Davaya konu olan "Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin" adlı kitabın mahkemenin bilirkişi olarak görevlendirdiği Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Başkanı Doç. Dr. Seçil Akgün tarafından herhangi bir suç unsuru teşkil etmediği rapor edilmiş; ancak Necip Fazıl, "Atatürk'e hakaret etmeye meyilli olmak" gerekçesiyle mahkûm edilmiştir. [6][27] Hastalığı sebebiyle cezası ertelenir.[5]

1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, "içinde 20 yıl müddetle bir protoplazma halinde yaşattığı İman ve İslâm Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için", bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapanır. Yeni bir Parti kurmak üzere bulunan ve ileride Devlet Başkanlığına kadar yükselecek olan Özal'ı, arzusu üzerine sık sık odasına kabul ederek fikirler not ettirir, tavsiyelerde bulunur.

Ömrünün son günleri, Erenköyündeki evinde aynı "küçük oda"da, yine kesinleşip infaz safhasına gelmiş; ve hayli ilerlemiş yaşına ve adlî tıp raporlarına rağmen devrin Devlet Başkanınca (Evren) af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiştir 1.5 yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehdidi altında; kitapları, yazıları, notları ve bir takım halis ve gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler içinde geçer.[25]

Ve bir gece... Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece, (25 Mayıs 1983) yatağında doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa diker. Ne görmüştür ki; pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdanır: "Demek böyle ölünürmüş!.." [25] Ve mücâdelelerle dolu hayâtı sona erer.[1]

79 sene önce 26 Mayıs'ta doğmuştur ve 25 Mayıs'ta Hakk'a yürür. Arkasından yazı yazan bir dava arkadaşının dediği gibi;

“Boşluk bırakmadan, her şeyi doldurdu gitti. Kafaları doldurdu, gönüllerdi doldurdu ve ömrünü doldurdu.”

Doğduğu gün gibi, yine bir 26 Mayıs günü toprağa verilir. 26 Mayıs, Perşembe. Fatih Camii, adeta mahşerden bir sahnedir. Yurdun dört bir tarafından gelen gençlik… Kılınan cenaze namazı. Eyüp Sultan'a kadar omuzlar üzerinde “yürüyen cenaze…” İkindi vaktine doğru Eyüp Sultan'a varış ve defnediliş. Yıkanışında, cenazesinde Namazının kılınışında, defnedilişinde “Vasiyet”inde bulunan “Beni İslâmi usûllerin en incelerine riayetle gömünüz” arzusu, olduğu gibi yerine getirilmiştir. Ölümünden sonra, basında yüzlerce yazı çıkmıştır.[5]

Vasiyetinin bir kısmı, şöyledir;

«Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum.Bu bahiste bütün eserlerim, her kelime, cümle, mısra ve topyekun ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl" demekten ibarettir.

Beni, ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi, İslamî usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada, umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım.

Cenazeme çiçek ve bando mızıka gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum... Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum... Çiçekler çamura ve bando yüz geri koğuşuna.»

Çile şiirindeki şu satırlar, vasiyetini teyit eder niteliktedir:

"Son günüm olmasın çelengim top arabam
Beni alıp götürsün tam dört inanmış adam"
[2]

Necip Fazıl Kısakürek, yazdığı Kaldırımlar adlı şiir çok beğenilmesinin ardından ömrünün geri kalanı boyunca "Kaldırımlar Şairi" olarak anılmış, [2][28] Yaşar Nâbi tarafından, "bir mısrası Türk milletini ihya etmeye yeter" denilerek övülmüştür.[2]

Sonraki Sayfa >>



Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: yavuz şahin, 29.06.2010, 17:23 (UTC):
çok etkileyici bir yaşam

Yorumu gönderen: hamza, 14.05.2010, 15:23 (UTC):
saolasın kardeş

Yorumu gönderen: ayşegül, 12.01.2010, 19:38 (UTC):
göz kaptırdığım renkten/kulak verdiğim sesten/affet senden habersiz/aldığım her nefesten...çooooook güzel,çok fazla bilmeden,tanımadan öncede severdim,bildim-tanıdım daha çoook hemde çok daha sevdim:)Allah'ın rahmeti üzerine olsun...



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36742743 ziyaretçi (102827195 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.