Nuh Tufanı Öncesi Tarihi, I
 
kadim tarih, ancient history

Nuh Tufanı Öncesi Tarihi

Hazırlayan: Akhenaton

1. Bölüm

Yeryüzü kabuğunu oluşturan karalar bundan 400 milyon yıl önce Güney Kutbunda toplanmış olan "Gondwana" (Pangea) isimli tek bir kıtadan oluştuğu, yeryüzü "Tethys" adı verilen bir okyanus ile kaplı olduğu zaman içinde Pangea’nın parçalanarak kuzeye doğru hareket ettiği ve bugünkü kıtaları oluşturduğu bilinmektedir.

Kadim uygarlıklara ait izleri bulmak imkânsız denecek kadar zordur. Çünkü üzerinde yaşadığımız gezegenin ekolojik şartları çeliği bile 2500 ile 3000 yıl arasında tamamen bozunuma uğratarak toprağa dönüştürmektedir. Elimizdeki en eski kanıtlar Naacal Tabletleri 15.000 yaşındadır. 15.000 senenin öncesi ise her türlü spekülasyona ve yakıştırmaya açıktır. Günümüzden 9.600 yıl öncesine kadarını bugün bilimsel olarak tartışıyor ve sorguluyoruz. İnsan türü olarak 10.000 yıldır yaşadığımızın farkındayız.

Üzerinde anladığımız anlamda yaşam barındırma olasılığı yüksek olan hatta zaman zaman sulara batan diğer hareketli kıtalar M.Ö. 50 milyon yıl önce oluştuğu biliniyor. Mantık yeteneği olan ilk canlıların 40.000 yıl önce ortaya çıktığı söyleniyor. Tarihin başlangıcı ise 10.000 yıl öncesine gidiyor.

Bir uygarlığa bilimsel ilerleme yoluyla kendi kendini mahvedebilecek düzeye varabilmesi için ortalama 10.000 yıl tanırsak bizim uygarlığımızdan önce de dünyada bir ya da daha çok uygarlığın gelmiş geçmiş olması için yetecek zaman payı vardır. Belki teknik yönden ilerlemiş her uygarlık er geç, rastlantı eseri ya da bir planlama sonucu olarak atom gücünü keşfedecek (bizim için 10.000 yıl sürdü) ve keşfedince de ya bu büyük gücü kontrol altında tutabilmek ya da uygarlığın mahvolmasını göze almak gibi bir ikilemle karşı karşıya gelecektir. Eğer böyle bir dünya uygarlığı gerçekten vardı da kendi mahvını kendi yaratarak yok olduysa bunun anıları elbette destanlarda bulunacak ya da bilinmeyen bir çağa yorumlanan anakronistik kalıntılarla anlaşılmayan dev harabelerle kendini belli edecektir.[1]

Canlıların oluşmasıyla birlikte dünyanızda Hint söylencelerinde yer alan “dört çağ” başlar. Bunlar; yazıdan önceki tarihin dört çağı olup sırasıyla, Dinozorlar Çağı, Lemurya Kıtası çağı, Mu kıtası çağı ve halen yaşamakta olduğumuz çağdır.[2]

Bilgilerinin belirli bir kısmını Mısırlı rahiplerden almış olan Herodot'a göre, yazılı tarih onun döneminden 11.340 yıl öncesine dayanır. Bu yaklaşık olarak Atlantis'in batışına denk gelen bir tarihtir. Yani Herodot'un vermiş olduğu bu tarih. Tufan sonrası bizim uygarlığımızın başlangıç tarihidir.

Geçmişte meydana gelen ve hemen hemen tüm kutsal ki­taplarda dile getirilen Tufan'ın etkileri, bazı bilim insanlarının iddia ettikleri gibi sadece Mezopotamya ve Ortadoğu ile sınırlı kalmamıştır. Aksine, tüm dünya insanlığının hafızasında sili­nemeyecek izler bırakmış olan bu büyük felâketler dizisinden, Dünya üzerinde en az etkilenen bölgelerin başında Ortadoğu gelmiştir.[3]

Büyük Okyanusun doğusundaki Nazca Plakası yılda 6 cm'lik bir hızla Kuzey Amerika kıtasının altına kaymakta olduğu da bilinmektedir. Nazca plakasının kuzeyinde "Farallon" isimli bir kıtanın çok eskiden mevcut olduğu ve bundan 50 milyon yıl önce Kuzey Amerika kıtasının altına doğru hareket ederek battığı bugün bilinen gerçekler arasındadır.

Ancak günümüzün Yer Fiziği Bilimi'nin kabul ettiği gerçeklerin dışında Büyük Okyanus'ta Mu Kıtası isimli bir kıtanın var olduğunu ve sulara gömüldüğünü kabul etmek yerine dünyanın çeşitli yerlerinde bazı eski uygarlıkların olabilirliğini kabul etmek, Yer Fiziği bilimine ters düşmemek için daha uygun olacaktır.[1]

İnsanlık tarihi ise bilindiği gibi Hz. Adem'in yeryüzüne gönderilmesiyle başlamıştır. İlk insan ve ilk peygamber Adem, kendisine saygı gösterilmesi emrini tereddütle karşılayan Azazel'in tuzağına düşmüş ve cennetten çıkarılmıştır. Böylece Adem ve Havva, tek yeşil gezegen olan Dünya'da; cinlerle ve Allah'ın lânetiyle şeytanlaşan Azazel'le birlikte yaşamaya başlamıştır.

Dünya'da çok uzun zamandan beri İblis'in de mensubu bulunduğu cinler yaşamaktaydı. Cinlerin ne zaman yaratıldığını ve Dünya'dan önce nerelerde; hangi gezegenlerde yaşadıklarını bilmiyoruz. Ancak çağın gelişen ilmi verilerine ve İslam kaynaklarına dayanarak bazı tahminlerde bulunabiliriz. Cin toplumlarının da insan toplumları gibi imtihan edildiklerini, İslam'dan saparak zalimleştikleri vakit uyarıcı gönderildiğini; uyarıcı Allah'ın Elçilerini öldürmeye kalkışarak, aynen müşrik-zalim insan kavimleri gibi helak olduklarını biliyoruz.

Bu nedenledir ki içlerinden iman edenlerin kurtarılarak; Güneş sisteminde başka bir gezegene yerleştirildiklerini söyleyebiliriz. Bu şekilde "Güneş sistemi"ndeki birçok gezegenin yaşanmaz hale geldiğini; sonunda muhtemelen Mars'tan, Dünya gezegenine geçtikleri konusunda yeterli olmasa da işaretler bulunduğunu söyleyebiliriz.

İşte Güneş sisteminin bu son ve adeta yaşam için hazırlanmış Dünya gezegeninde, bir taraftan Ademoğulları çoğalıp-yayılırken; diğer taraftan cinler ve İblisoğulları ve yandaşları olan cin-şeytanlar çoğalmıştır. Dünya, tüm canlı yaşamı, bitki örtüsü, yiyecek- içecek su kaynaklarıyla; tüm yer altı-yer üstü kaynaklarıyla cin ve insanoğlu için yaşam-ölüm yeri ve yurt olarak hazırlanmış olup; eceline kadar yaşamını sürdürecektir.

İnsanlık tarihini; yahut kavimler tarihini genel olarak iki döneme (periyoda) ayırabiliriz. Birincisi Adem'den, Nuh'a kadar; ikincisi Nuh'tan, Dünya'nın sonuna yahut fiili kıyamete kadar olan dönem. Kurân'a baktığımızda insanoğlunun, Nuh'a kadar devam eden serüveninden adeta söz edilmediğini görürüz. Nuh'tan sonraki insanoğlunun; yani Nuhoğulları'nın kavimleri, peygamberlerin bu kavimlerle mücadeleleri ve kavimlerin helakları; açıkça ve ibretli bir şekilde anlatılmıştır. Ancak Adem- Nuh arası Ademoğlu'nun, kavimleri, elçileri ve mücadelelerinden söz edilmemiştir. Ayrıca Nuh tufanının, Dünya ölçeğinde Ademoğullarını yok etmesi oldukça anlamlıdır ve bize bazı ipuçları sunmaktadır.[4]

Allah'ın insanoğluna indirdiği son kitap Kurân'da; sadece Hz. Adem'in iki oğlu Habil ve Kabil'in mücadelesinden ve peygamber olarak da İdris'ten bahsedilmektedir. Adem'in diğer bir oğlu Şit'in peygamberliğini ise hadis kaynaklarından ve Tevrat'tan bilmekteyiz. Bu gerçeği, evrensel Nuh tufanıyla birlikte göz önüne aldığımızda vardığımız sonuç; Allah'ın insanoğlunun bu dönemini "sessiz karanlığa" mahkum etmiş olmasıdır. Ayrıca, Tevrat'ın Tekvin bölümü de bizim bu hükmümüzü teyit etmektedir.

Demek ki; bu birinci insanlık periyodu içinde ademoğulları öyle yoldan çıkmış; o derece sapkın hale gelmişler ki; ya peygamberlerini öldürmüşler ya da peygamber gönderilemeyecek derecede Allah'ın gazabını üzerlerine çekmişler ve böylece Allah da bu dönemi "sessiz karanlığa" mahkum etmiştir. Bu sebepledir ki Kurân'ın bu konudaki sessizliği, bizce oldukça anlamlıdır ve bu periyodu değerlendirirken bazı sonuçlar tahsil etmemize imkan vermektedir. Bu çağrışımlar, insanlığın "birinci periyodu"nda ortaya çıkan ve insanoğlunun "şirk"e; oradan da şeytanlaşma sürecine girişini bize hatırlatmaktadır. Bu insanlık tarihinin "birinci periyodu"nda ortaya çıkan sapkınlık, öyle bir sapkınlıktır ki; Allah'ın gazabını üzerine çekmiş ve bu dönem "karanlığa" mahkum edilmiştir.

Sünnetullah şudur: İnsanoğlu önce Allah'a teslim olur; sonra kısa bir zaman periyodunda "şirk"e kayar; gönderilmiş uyarıcı-elçileri dinlemez, öldürmeye kalkar ve giderek adeta şeytanlaşır ve helak çukuruna yuvarlanır.

Anladığımız kadarıyla, Azazel melek boyutundayken, "cin toplumu"nun liderlerinden 19 kişi onun yardımcıları idi. Bunlar, kendilerini tamamen Allah'a adamış, O'nu melekler gibi tespih ve takdis eden önderlerdendi. Bu sebeple de adeta cennetlere; 2. Sema'ya yolculuk edebiliyorlar; meleklerin konuşmalarını; Allah'tan gelen talimatları dinleyebiliyorlardı. Azazel, İblis olunca, aldatıcı-yaldızlı laflarla bunların da ayaklarını kaydırdı. Böylece İblis'in kölesi ve lanetli şeytanlar oldular. İblis'in; "düşmüş melekler" dediği işte cinlerin ileri gelenlerinden olan bu 19 kişidir. Bu 19 kişilik "öncü cinler" de, kendilerine bağlı olan cinleri saptırdılar ki bunların da sayısı, Enok'a (Hz. İdris'e) göre 200'dür.

Arkasından bütün bu cinlerin reisleri ve tabiinleri, İblis'in emrine girerek; nesli bozmak için temasta bulundukları zamanın toplumlarını "cin boyutlu üstün insan olmak" vaadiyle kandırmışlardır. Böylece insan kızlarıyla birleşerek "Devler"in babaları olmuşlardır. Allah'ın yasalarını çiğneyen herkes, sünnetullah gereği lanetlenerek kendilerini ve çocuklarının geleceklerini tehlikeye atarlar. Enok, insanlığı uyarmak için kitabında bunları detaylı bir şekilde anlatmıştır. Ancak biz konuyu uzatmamak için bunları aktarmıyoruz. Diğer taraftan "Ölü Deniz Parşömenleri Kumran Yazıtları"nda benzer anlatımlar vardır. Nitekim Kumran metinlerinden "devler olayı"nı ve "Nuh tufanı"nı kısaca şöyle özetleyebiliriz:

"Bütün bunlar, seçtikleri arasından kendilerine eş seçtiler, onların yanına gitmeye başladılar ve onlarla kendilerini kirlettiler. Onlara büyücülük ve sihirbazlık öğretmek için... Onlardan hamile kalıp devleri doğurdular...

Güçlü Olan (Allah), onlara haykırdı ve Dünya'nın bütün temelleri sallandı ve dipsiz kuyulardaki sular fışkırdı. Göğün bütün pencereleri açıldı ve dipsiz kuyulardan çıkan güçlü sular sele dönüştü. Göğün pencerelerinden yağmurlar boşaldı ve O, Tufan'la onları yok etti... Bu nedenle kuru toprak üzerindeki her şey helak oldu; adamlar, hayvanlar, kuşlar ve kanatlı yaratıklar öldü. Devler kaçmadı..."


Ye'cuc-Me'cuc, Enok zamanında ortaya çıkmış, torunu Lemeh'in oğlu Nuh zamanında da "Nuh tufanı"yla Dünya yaşayanları cezalandırılmıştır. Devler, iblislere tabi olan insanlığı tekrar cezalandırmak için Yaklaşan saat'te tekrar yeryüzüne çıkarılmak üzere yer altına geçirilmişlerdir. Ne ölmüşler, ne de kaçıp kurtulmuşlardır, saklı bulundukları yer altı sığınakları batmıştır. Zamanı geldiğinde bu Devler, serbest bırakılacaklar ve Deccal'e tabi olanlara her bir tepeden saldıracaklardır. Ye'cuc-Me'cuc'un, Yaklaşan saat'te Dünya insanlığı için nasıl bir tehdit oluşturduğu; Kurân'da, "Sahih Sünnet"te ve "Eski Ahit"te muhkem ve şiddetli bir şekilde ortaya konmuştur.

Allah, Hz. Adem'i, Mekke civarından aldığı "Dünya toprağı"ndan şekillendirdi. Önceden yarattığı "Adem'in Ruhu"nu bu kurumuş "çamur formu"na üfleyerek hayata getirdi ve "Aden Cenneti"ne yerleştirdi. Aden Cenneti, Kurân'da 11 ayette aynen tekrarlanarak müminlere vaat edilmektedir. Hz. Adem, bir süre Aden Cenneti'nde kaldı. Daha sonra yaklaşmaması gereken ağaca yaklaştı, yememesi gereken meyvesinden İblis'in "melek olma-cennette ebedi kalma tuzağı"na düşerek yedi ve cennetten kovuldu. Ancak "tevbe" ettiği için affedildi ve Dünya'daki "Aden-Yemen-Mekke" bölgesine yerleştirildi. Böylece Allah'ın; "birbirinize düşman olarak oradan (cennetten) inin!" talimatı gereğince İblis, Adem ve Havva, Dünya gezegenine gönderilmiş oldular.

Hz. Muhammed'den gelen haberlere göre; Adem, Hindistan'a; Havva, Cidde-Mekke'ye indirildi. Bir zaman sonra Mekke'de buluştular. Taberi şöyle ifade eder:

"Adem, Hint'e, Havva Cidde'ye indirildi. Adem, onu arayarak Arabistan'a geldi, onlar birbirleriyle buluştular. Havva orada ona yaklaştığı için buluştukları yere Müzdelife adı verildi. Buluşup tanıştıkları yere Arafat, bir arada toplandıkları yere Cemi dendi."

Müzdelife; Mekke'de, Arafat ile Mina arasında bulunan ve Hac'da, Arafat'tan sonra "vakfe" yapılan yerdir. Müzdelife kelimesi, "yaklaşmak, yakınlaşmak" anlamındaki Arapça "zlf" kökünden türetilmiş olup, "yakınlaşılan yer" anlamında, mekan ismidir. Ayrıca burası, "buluşma-toplanma" anlamında Cem adıyla da anılmaktadır.

Hz. Adem, Havva'yla buluştuktan sonra yaşamını, Mekke merkezli ve Aden-Yemen bölgesinde sürdürür. İnsanlığın başlangıcında bu bölge; hatta "Arap Yarımadası"nın tamamı, adeta bir cennet gibi yaşama elverişliydi. Bu coğrafya; ırmaklar, ormanlar, bitkiler ve hayvanlarla donatılmış; ılıman bir iklime sahipti. İnsanoğlunun kökleri, buradan Afrika'ya, Asya'ya ve Arabistan'ın kuzeyine yayılmışlardır. İnsanlığın başlangıcı ve yaşam serüveni bu merkezden başlayarak; Nuh tufanına kadar Dünya'nın her bir yanına yayılmıştır. Bunun kanıtlarını yeri geldiğinde ifade edeceğiz. Şimdi ise burada Adem'in "Aden cenneti"nden, "Mekke-Aden-Yemen Dünya bahçesi"ne yerleştirildiğinin Tora'daki kanıtını vereceğiz. İşte Tora (Tevrat)'ın Bereşit (Tekvin) kitabında yer alan ayetler:

"Tanrı, içinden alındığı toprağı işlemesi için onu (insanı), Eden Bahçesi'nden (cennetten) kovdu. İnsanı sürdü ve Yaşam Ağacı yolunu korumak için, Eden'in doğusuna Keruvim'i ve 'sürekli dönen kılıcın alevi'ni yerleştirdi." (Bereşit: 3/23-24)

3/23 ayetinde; Adem'in, Dünya toprağından yaratıldığına gönderme var ve ayetin devamında; bu toprağı (dünya toprağını) işlesin diye Eden (Aden) cennetinden kovulduğu bildiriliyor. Adem'in, Mekke civarındaki dağlardan alınan topraktan yaratıldığına dair Peygamberimizden haberler vardır. Hatta bu Mekke-Medine arasındaki bütün bu dağlara Paran (Faran) dağları denmektedir. İbranicede de mevcut olan bu "faran" kelimesinin Arapçada kökü "frn"dir ve "fırın-furun" ismiyle de anlamdaştır.

3/24'de Hz. Adem'in (insanın) cennetten sürülüşü tekrar vurgulanıyor. Yaşam Ağacı (Adem'in nesli)ni korumak için "Aden (Mekke-Yemen) Yurdu"nun; yani "Güney Arabistan"ın doğusuna Keruvim'in (meleklerin) ve "dönen kılıcın alevi"nin (cinlerin) yerleştirildiği bize bildiriliyor.

"Dönen kılıcın alevi" tanımlaması dumansız alevden yaratılmış olan cinleri en güzel bir şekilde tanımlamaktadır. Cinlerin Doğu'da Pasifik'te "Solomon adaları merkezli bir bölge"de yerleştirildiğine ileride değineceğiz. Böylece Adem, "Aden-Yemen"e; cinler Doğu'ya; melekler de "Yaşam Ağacı"nı korumak için ikisinin arasına yerleştirilmiş olmaktadır. Bir anlamda Adem'in ve neslinin yaşayacağı "Mekke-Yemen Yurdu", "cinler"in şerrinden korunmuş bulunmaktadır.

"İlk Kabe"nin, Adem'den önce ya da sonra Mekke'ye, Sema'dan indirildiği; 8. Sema'da Arş'ın altında "melekler"in toplanıp Allah'ı tespih ve tekbir ettikleri ve etrafında döndükleri "Sema'daki Kabe"nin bir izdüşümü olduğu konusunda rivayetler vardır. "Sema'daki Kabe"nin bir izdüşümü-benzeri olan Kabe, Dünya'nın merkezinde; yani Mekke'de tesis edilmiştir. Mekke'deki bu "kutsal ev"in; "kadim ev" (Beyti Atik) olduğu Kurân'da ve hadislerde beyan edilmektedir. Nitekim Kurân'da HAC (22)/33'de Kabe'ye; "Beyti Atik" (eski-antik ev) diye atıf yapılırken; diğer bir ayette de yeryüzünde insanlar için "ilk vazedilen (konan) ev"in, Kabe olduğu bildirilir

İmam Suyuti'nin Camiu's-Sağir'inde bir rivayette; "Beytü'l-Ma'mur"un, Sema'da bir Mescid (Kabe) olduğu ve bu Mescid'in (Sema'daki Kabe'nin) izdüşümünün de Mekke'deki Kabe olduğu ifade edilir. Aynı rivayette, Sema'daki bu "Beytü'l Ma'mur"u, "melekler"in sürekli tavaf ederek Allah'ı tesbih ettikleri; onun, Sema'daki hürmetinin, Kabe'nin Arz'daki hürmeti gibi olduğu bildirilir. Nitekim Kurân'ın TUR (52)/4 ayetinde "Beytü'l Ma'mur"a (imar edilmiş Ev'e) Allah yemin eder ki bu oldukça anlamlı bir yemindir.

Taberani'nin Mu'cemu'l-Kebir'inde de; İbn Amr bin el-As'tan rivayet edilen bir hadiste şöyle denir:

Allah, Adem'i yeryüzüne indirdiği zaman şöyle der: "Ben seninle beraber, Arş'ımın etrafında dönüldüğü gibi, dönülecek olan bir Ev (Kabe) indireceğim."

İbni Abbas'tan nakledilen başka bir hadiste de Adem, Kabe'yi tavaf edip hac görevini bitirdikten sonra, melekler kendisiyle karşılaşır ve kendisine şöyle derler: "Ey Adem! Haccın kabul olsun!"

Kabe, Sema'dan indirildiğinde "Hacerül Esved" ışıklı bir cennet taşıydı. Adem'in, cennet özlemini gidermek için sık sık Kabe'yi ziyaret ettiği, hem hadislerde hem de saklı metinlerde geçer. "Adem ve Havva" saklı metninde Hz. Adem, Havva ve oğulları Şit'in, Cennet'i görmek ve Allah'a yalvarmak için "Cennet bahçesine gittikleri" sık sık ifade edilir ki; o yer Kabe'dir ve adeta görüntülü telefon ya da bir televizyon gibi cennetle iletişimi sağlayan bu "ışıklı-parlak taş", "Hacerül Esved"dir. Hz. Adem ve soyunun, bu ışıklı cennet yakutu olan "Hacerül Esved"le cenneti gördüklerini; özellikle Adem'in böylece cennet özlemini giderdiğini söyleyebiliriz. Ancak sonradan ademoğlunun "şirk koşması"yla, söz konusu olan taşın karardığı ve bu fonksiyonunu kaybettiği ifade edilmektedir.

Taberi rivayetine göre Adem'den sonra oğlu Şit, yeryüzünde halife peygamber oldu. Adem öldüğü zaman ademoğulları 40.000'e ulaşmıştı. Şit, Mekke'de oturdu ve ömrünü Mekke merkezli Güney Arabistan'da tamamladı. Kabe'yi tavaf eder, şerefli sayar ve imar ederdi.

Sonuç olarak Hz. Adem'den beri; özellikle de Hz. İbrahim'den beri bu "merkez", korunmuş, haram belde ve şirk koşulmadığı taktirde "melekler"in kuşattığı "emin belde" olma özelliğini hep korumuştur. Ancak bugünkü gibi "şirk"in-"cehalet"in at koşturduğu her yer, her toplum merkezi; ne emindir, ne korunmuştur ve ne de Allah'ın azabından uzaktır.

Yukarıdan beri işaret ettiğimiz deliller, insanoğlunun Dünya gezegenindeki yaşam serüvenin "başlangıç noktası"nın "Mekke merkezli Güney Arabistan" olduğu tezimize önemli bir katkı sağlamaktadır.

Adem'in, yerleşik hale geldiği bu Mekke merkezli "Dünya Yurdu"nda ilk oğlu Kabil, ikincisi Habil'dir. Adem ve Havva Allah'tan salih bir erkek evlat isterler. Kabil'e hamile olan ve gittikçe ağırlaşan Havva ve Adem, bu sırada ikinci büyük hatalarını işlerler; çocuğun doğumuyla Allah'a ortak koşarlar. Bunun üzerine Allah da onları şiddetle kınar. İşte Kurân'da ve Tora'daki delilleri... Kurân, Kabil'in (Kayin'in) doğuşunu ve "şirk" koşulmasını şöyle açıklıyor:

"O (Allah) ki, sizi tek bir nefisten (Adem'den) yarattı. Onda sükun bulması için, kendisinden zevcesini (eşini) yarattı. O zaman ki, onu örttü, o hafif bir yükle yüklendi ve onunla (o yükle) dolaştı. Arkasından ağırlaştı. Ve o ikisi, Rableri olan Allah'ı çağırdı: "Şayet bize bir salih (çocuk) verirsen, elbette biz, teşekkür edenlerden olacağız."

Ne zaman ki (Allah), o ikisine salih bir çocuk verdi, o ikisi, onlara verdiği çocuk konusunda O'na (Allah'a) ortaklar kıldılar. Allah, onların şirk (ortak) koştuklarından yücedir, münezzehtir.

Onlar hiçbir şey yaratamayan yaratılmışlar iken, (Allah'a) şirk (ortak) mı koşuyorlar?

Onlar (ortak koştukları), ne onlara, ne de kendilerine yardım etmeye güç yetiremezler.

[ARAF (7)/189-192]

Tora (Tevrat) ise nasıl ortak koşulduğunu bildiriyor ve Kurân ayetlerini adeta tefsir ediyor:

Adem eşi Havva'yı bildi. (Havva) hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu ve "Tanrı ile birlikte bir insan edindim." dedi. Bir doğum daha yaptı; (Kayin'in) kardeşi Evel'i (doğurdu). Evel davar çobanı oldu; Kayin ise toprak işçisiydi. (Bereşit: 4/1-2)

4/1'de Havva, Kabil (Kayin) doğunca ne diyor: "Tanrı ile birlikte bir insan edindim." İşte şirk olan bir ifade... Adem'i ve Havva'yı doğrudan Allah yarattı. Sanki Allah'ın onlara lütfettiği "bu çocuk"; Adem, Havva ve onların yol göstericileri, yardımcıları olan meleklerin, Tanrı ile birlikte meydana getirdikleri bir "çocuk-insan". Allah'ın dışındaki sebeplere bir pay ayırmak, Allah'a ortak koşmaktır, "şirk"tir. Nitekim yukarıda zikrettiğimiz ARAF (7)/190 ayetinde, Allah bunu açıkça bildiriyor:

"Ne zaman ki (Allah), o ikisine salih bir çocuk verdi, o ikisi, onlara verdiği çocuk konusunda, O'na (Allah'a) ortaklar kıldılar. Allah, onların şirk (ortak) koştuklarından yücedir, münezzehtir."

Evet, işte Kabil (Kayin)in hikayesi buradan başlıyor ve "Mu-Atlantis"e kadar uzanıyor. Bu şekilde doğan ve büyüyen Kabil (Kayin), kendisinden sonra doğan küçük kardeşi Habil (Evel)'i kıskançlıkla öldürür ve lanetli hale gelir. İşte Tora'nın ifadeleri:

Tanrı; "Ne yaptın?" dedi. "Kardeşinin kanının sesi, topraktan bana doğru haykırıyor."
"Şimdi sen, kardeşinin kanını senin elinden almak için ağzını açan topraktan daha da lanetlisin."
"Toprağı işlediğin zaman, artık sana kuvvetini vermeyecek. Dünyada göçebe ve yalnız olacaksın."
Kayin, Tanrı'nın huzurundan ayrıldı. Eden'in doğusundaki Nod ülkesinde yerleşti. Bereşit (Tekvin): 4/10-12, 1

Birincisi, Kabil doğduğu zaman anne ve babası, "şirk" olan ikinci büyük hatayı işlediler. İkincisi, Kabil, olgunluk çağında Habil'i kıskanarak öldürmeye teşebbüs etti ve öldürdü. Böylece insanlık tarihinin "taammüden kardeş öldüren" ilk katili oldu ve kardeş kanının dökülmesinin yolunu açtı. Allah, onu lanetledi. Artık işlediği topraktan önceki gibi verim alamayacağını; yalnız ve göçebe olacağını bildirdi. Allah'ın Rahmeti'nden mahrum olan Kabil, "Eden yurdu"nu; yani Mekke merkezli "Güney Arabistan"ı terk etti ve bu yurdun doğusuna; "Nod Ülkesi"ne gitti. "Nod"; İbranice'de "yalıtılmış" ya da "göçebelik" anlamına gelir ki; Kabil, böylece Aden'in doğusuna; göçebelik diyarına; Asya'ya gitmiştir.

Daha sonra İsrailoğulları'nda sehven adam öldüren kimselerin, öldürülmemesi ve katilin oraya kaçabilmesi için "vaad edilen toprakların doğu tarafında bir bölge" oluşturulur. Tora'da bu konuda birçok ayet vardır. Devarim (Tesniye) 4/41 de; " O zaman Moşe, Yarden'in (Erden ırmağının) güneşin doğduğu (taraftaki) yakasında üç şehir ayırdı." ayeti bu meseleyi özetlemek için yeterlidir. Ancak kasten (taammüden) adam öldürenler öldürülür, kısas vardır. Kabil, kasten kardeşini öldürmesine rağmen öldürülmemiş, lanetli olarak Asya'ya kaçmasına müsaade edilmiştir. Bunun sebebi ise; cinayetin örneksiz olarak işlenmesi; bu konuda bir bilinç olmamasıdır ki bu zannımızca hafifletici bir unsurdur. Elbette en iyisini, her yaptığı işte sayısız "hikmetler" bulunan Allah bilir.

Bugün modern araştırmalar, insanlığın, Dünya'ya, Afrika'dan; özellikle Doğu Afrika'dan; yani "Aden körfezi"ne yakın Rift vadisinden yayıldığını söylemektedir. Ancak en son yapılan bir arkeolojik çalışmada, Arap Yarımadası'nın güneyinde; "Aden-Yemen"in doğusunda; Cebeli Faya'da önemli kanıtlar bulunmuştur. Londra Üniversitesinden Simon Armitage ve meslektaşlarının 2011 yılında "Science Dergisi"nde yayınladıkları ve Yaklaşansaat'te haber olarak verdiğimiz bu araştırmada şu tespitler yapılmaktadır:

Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Jebel Faya (Faya dağı); bereketsiz çölleri ve tepeleri, seyrek yağmurları ve kumlu toprağı ile sadece birkaç göçebe bedevinin dayanabileceği, tamamen yaşanması zor bir yer olarak görünüyor. Ancak, 125.000 yıl önce her şey çok farklıydı. Çöller, bolca su ve av hayvanını barındıran bir savanaydı. Yani geniş ova, çayır, küçük ağaçlıklar, yeşilliklerden oluşan ekosistem.

Ekip, bu ilk modern insanların, İran körfezinden bile geçip ilerlemiş, belki de Hindistan'a, Endonezya'ya, hatta Avustralya'ya gitmiş olabileceklerine inanmaktadır.

Son interglasiyel (buzul-arası) çağda, Doğu Arabistan'da insan varlığını gösteren Jebel Faya'da deliller bulunmaktadır. Jebel Faya'da bulunan aletler, Doğu Afrika'daki Orta Taş Çağının son dönemleri ile benzerlikler göstermektedir. Diğer taraftan, buzul-arası çağda deniz seviyesi yüksekken, (Arabistan'daki) Necd platosunda bitki yoğunluğu fazlaydı ve daha çok su bulunmaktaydı.

"Güney Arabistan, insan nüfusun artması için ikinci bir merkez olmuş olabilir... Güney Arabistan'da yağmurlu dönemlere ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Muhtemelen insan popülasyonları, kıyı şeridine ilaveten, Arabistan'ın içlerine doğru da arttı ve ilerledi.

"Sonuç olarak, muhtemelen İran körfezi bölgesi, avantajlı dönemlerde ilk modern insanların yayılmış olabileceği diğer bir popülasyon merkezini oluşturdu. Güneydoğu Arabistan'dan, İran körfezine giriş, muhtemelen Hacar dağlarından İran körfezi havzasına uzanan çok sayıda vadi kanalları aracılığı ile olmuş olabilir. Bu kanallar aynı zamanda, körfez öncesi (proto-Gulf) kıyılar boyunca, tatlı su kaynaklarına erişimi sağlayarak, insan göçünü kolaylaştırmıştır."

Faya'da yapılan çalışmayı ve bizim tezimizi destekleyen çalışmanın lideri İngiltere'deki Birmingham Üniversitesinden paleolitik (yontma taş devri) arkeoloğu Jeffrey Rose'un ekibinin, "LiveScience"da yayınlanan çalışmasından işte birkaç paragraf daha:

"Umman Sultanlığı'nda 100'den fazla yeni bulunan bölge, genetik kanıtların işaret ettiğinden daha uzun süre önce Afrika'dan göçün Arabistan içlerinden olduğunu doğruluyor. İlginç bir şekilde yeni bulunan bu bölgeler, kıyılardan çok uzak, iç bölgelerde yer alıyor."

Jeffrey Rose şunları söylüyor:

"On yıldır Güney Arabistan'da ilk insan yayılışını anlamamıza yardımcı olacak deliller aramamızdan sonra, nihayet Afrika'dan çıkışla ilgili açık deliller bulduk. Bunu heyecanlı yapan ise, bu senaryonun daha önce hiç düşünülmemiş olmasıydı."

Uluslararası ekipteki arkeolog ve jeologlar araştırmalarını Arabistan Yarımadası'nda bulunan, Güney Umman'ın güneydoğu köşesinde bulunan Dhofar dağlarında yaptı. Southern Methodist Üniversitesinden araştırmacı Antony Marks, kıyı boyunca toplu göçe işaret ederek kıyılardan geçen birinin deniz ürünlerini kullanmasının, çölün içinden geçmesine göre daha fazla anlam ifade edeceğini belirterek şunları söyledi:

"Kıyıdan göç hipotezi bir taraftan makul gözükse de bunu doğrulayacak arkeolojik hiçbir kanıt yok."

Araştırma ekibi 2010 sezonu bitiminde planladıkları son yer olan, sıcak, rüzgarlı, nehir kanalının yakınlarında bir çok taş aletin dağınık halde bulunduğu kuru bir platoya gitti. Bu tarz taş aletler Arabistan'da yaygın olarak bulunuyordu ancak bu zamana kadar bulunanların hepsi nispeten daha geç zamanlarda yapılmıştı. Yakın incelemelerden sonra Rose; "Bunlar Nübyelilere (Kuzey Afrika'da yaşayan etnik bir gruba) ait taşlar. Burada ne işleri var." diyerek arkadaşlarının dikkatini çekti. Araştırmacılara göre, bu çorak çöllerde bulunan birçok kanıt, çalışma alanının önemini vurguluyor. Marks:

"Bu bölgede, teorik modellerle, gerçek kanıtlar arasındaki bağları kopartacak örneklerimiz var." diyor.

Bu taşların, birisi tarafından terk edilmek yerine yapıldığı düşünülüyor. Nasılsa bu taş aletlerin yapıldığı zamanda, Arabistan kuş uçmaz kervan geçmez viran ve ıssız bir yer değildi. O zamanlarda kıyıya düşen bereketli yağmurlar, Arabistan'ın çorak arazilerini verimli yapıyordu. Araştırmacıların açıklamalarına göre, bu otlaklıklarda avlanabilecek birçok hayvan bulunuyordu. Rose:

"Belli bir süreliğine Güney Arabistan, iri av hayvanları, bolca akan taze sular ve taştan araçlar yapmaya yarayan yüksek kalitede çakmak taşları gibi zengin kaynaklara sahip yeşil bir alandı."

diyor. Araştırmacıların iddia ettiğine göre, modern insanların Afrika'dan ilk göçü, Arabistan'ın kıyısından değil; günümüzde otoyol olarak kullandığımız nehir bağlantıları boyunca yapılmıştır. Buralarda ilk modern insanların Afrika savanalarında avlamaya alıştıkları ceylanlar, antiloplar ve dağ keçileri gibi cazip hediyeler olduğu düşünülüyor. Rose, LiveScience ekibine şu açıklamada bulundu.

"70.000 yıl önce yapılan toplu göçün genetik işaretlerine baktığımızda, çıkışın Afrika'dan değil, Arabistan'dan yapılmış olabileceğini gördük."

Arkeologlar, Güney Arabistan çölleri boyunca "taş kalıntılarının yolları" olarak adlandırılan kanıtlardan daha fazla bulmak için taramaya devam edecekler.

Yukarıdan beri ortaya koyduğumuz özellikle vahye dayalı deliller; insanlığın başlangıcının ve yayılma merkezinin Mekke merkezli "Güney Arabistan"; yani Mekke'yi içine alan "Aden-Yemen" bölgesi olduğunu bize açıkça göstermektedir. Adem, "Aden Cenneti"nden, Dünya'daki "Aden Bahçesi"ne indirilmiş; ademoğulları buradan dünyaya yayılmışlardır. Güney Arabistan, tarihler boyunca verimliliği ve her yöne ulaşım kolaylığı dolayısıyla hep "Saadet Ülkesi" ya da "Bereketli Arabistan" olarak görülmüştür. Nuh'tan sonra ortaya çıkan, Arapların atası olan ve dillere destan bağ-bahçelerine ve gücüne Kurân'da işaret edilen "Ad-İrem Kavmi"nin yurdu da burası olmuştur.

Bu bölgenin Doğu Afrika'yla Aden körfezi bağlantısı; Asya ile Umman körfezi bağlantısı, bu yayılmanın önemli iki yönünü bize göstermektedir. Ademoğullarının üçüncü yayılma yönü ise Arabistan'ın içinden kuzeye doğrudur. Son yapılan çalışmalarla da güç kazandığı gibi ademoğlu, Arabistan'ın içinden; bugün kurumuş gözüken, ancak insanlığın başlangıcında gürül gürül akan nehir yatakları boyunca Arabistan'ın kuzeyi yönünde ilerlemiş; Orta Doğu'ya ve Mezopotamya'ya yayılmıştır.

Bugün özellikle evrim aşığı araştırmacılar, modern insanın başlangıcını Afrika'da aramaktadır, zira bu arayış onların "evrim felsefesi"ne uygun düşmektedir. Modern insanlığın evrimleşerek ortaya çıkması için ilkel aşamalardan geçmesi varsayılmaktadır. Afrika'nın, hatta Doğu Afrika'nın başlangıç noktası izlenimi vermesi; bir anlamda yanılgıdır, bir anlamda da Aden körfezinin en yakın komşusu olarak bizim tezimizi desteklemektedir. Afrika'da yapılan araştırmalar Güney Arabistan'da yapılsa, umuyoruz ki tezimizi doğrulayan kanıtlar daha da güçlenecektir. Nitekim yukarıda özetlediğimiz Yemen-Umman bölgesinde Cebeli Faya'da ve Dhofar bölgesinde yapılan arkeolojik çalışmalar, bizi doğrulamaktadır. Bu çalışmalar arttıkça tezimizin tamamen doğrulanacağı konusundan hiçbir kuşkumuz yoktur.

Adem'in ilk oğlu Kabil'in, "Nod Ülkesi"ne; Doğu'ya sürüldüğünü ve Cebeli Faya yoluyla Umman körfezinden geçerek Asya'ya geçtiğini ifade etmiştik. Kabil'in, bugünkü İran üzerinden Afganistan-Kabil'e; oradan da "Kabil soyu"nun, Tibet-Hind-Çin ve Asya'nın tamamına yayıldığını düşünmekteyiz.

Kabil ismi, Afganistan'da anlamlı ve yaygın bir isimdir. Kabil isminin yüklendiği olumsuz anlam dikkate alındığında; sonradan kullanıma girmesinin anlamlı olmayacağı açıktır. Ancak tarihsel köklere dayanarak zamanımıza ulaşması, bizce daha gerçekçi bir tespittir. Kabil, bugün Afganistan'ın başkenti ve en büyük şehridir. Kabil vilayeti, Hindukuş dağlarının güneyinden Hindistan'a giden yol üzerinde kurulmuş 1800 metre yüksekliğinde bir merkezdir. Aynı zamanda tarihi ipek yolu üzerinde, Asya'ya açılan bir kapıdır. Pakistan'a geçit veren Hayber geçidini de kontrol eden stratejik öneme sahip bir "antik şehir"dir. Kabil vilayetinin bir de Kabil ilçesi vardır. Ayrıca bölgeye bu ismi veren başkentin ortasından geçen Kabil nehri bulunmaktadır. Afganistan'ın doğusundan yola çıkar ve Peşaver'in kuzeydoğusundan geçerek İndus nehrine katılır.

Asya'nın Kabil kapısından ilerleyen "Kabil soyu", Çin'e kadar ilerlemiş; Tufan'dan önceki Uygur-Tibet, Hint ve Çin karasında egemen olan "Mu İmparatorluğu"nun; yani "Mu Karası"nın atası olmuştur. Muhtemelen Atlas okyanusunda yer alan "Atlantis Karası"nda konumlanmış olan "Atlantis toplumu"nun atası ise "Mu toplumu"dur. Yani batmadan önce Atlas okyanusunda konumlanan Atlantis toplumunun atası Mu'dur.

Taberi, Özellikle Çinlilerin atasının Kabil olduğunu bir hadise dayanarak bize bildirir. "Şarabı, çalgıyı, kopuzu, telli çalgılara kıl takmayı, defe-davula deri geçirmeyi ve bunun gibi işleri ilk önce kim icat etti?" şeklindeki bir soruya Hz. Muhammed'in cevabı özetle şöyledir: [4]

"Bu sorduğunuz şeyler Kabil oğullarından kaldı. Kabil'in çocukları arasında çok zaman önce bir kişi vardı ki adına Yuan derlerdi. Yuan, şenliği, şadlığı seven bir kişiydi. Şeytan onunla arkadaş oldu. Onu bu gibi eğlencelere alıştırdı, şevklendirdi. Bu gibi çalgıları ona hep İblis öğretti. Öyle ki yaş üzümü sıkıp şira etti. Birkaç gün ekşiyinceye kadar onu bıraktı. Sonra küplere testilere koydu. Çengiler düzdü, eğlenceler kurdu. O şaraptan bir miktar ortaya koyar, herkese içirirdi. Biraz çalgı çalardı, biraz da kalkar oynardı. Onlara bu şeyler gittikçe hoş gelmeye başladı. Herkes bu Yuan gence yakınlaşıp, onunla dostluk ettiler. Sonra İblis, insan formunda geldi, onunla arkadaşlık etti, onunla birlikte yiyip içti. Yuan'ı, güzel sözlerle eğlendirmeye başladı, onun taşkınlıklarını daha da artırdı. İşte bunların hepsi o Yuan'dan kalmıştır. O Yuan'a da Şeytan öğretmiştir." [5]

Hadis'te şaşılacak derecede ismi çokça zikredilen kişi, Kabil'in oğullarından birisi ve üstelik adı da Yuan. Yuan bugün bize hiç de yabancı gelmiyor. Bilindiği gibi Yuan, Çin'in sadece milli parası değil, çok daha fazlası, Çinlileri ve Çin tarihini simgeleyen bir "şifre-isim". Çin Halk Cumhuriyeti'nin resmi para birimi Yuan'dır ve Çin Merkez Bankası tarafından basılır. Yuan Hanedanlığı (1280-1368) yılları arasında egemen olmuştur. Çin'de bir araştırma yapılacak olursa en yaygın isimlerden birisinin "Yuan" olduğu görülür. Tipik bir örnek: Çin tarihindeki en büyük şair, bin yılı aşkın süreden beri Çinlilerin en çok sevdikleri klasik şairlerinin ismi "Qu Yuan" iken, bugün için Çin İstişare Komitesi üyesi ve Çin Askeri Akademisi Dünya Askeri Araştırmalar Enstitüsünün eski başkan yardımcısı Tümgeneralin ismi "Luo Yuan"dır. "Yuan", adeta Çinlilerin soyadı olmuştur.

Çin tarihi kadar mitolojisinde de "Yuan" ismi önemli bir yer tutmaktadır. Chiang-Yuan, Çin mitolojisinde bir tanrıdır. Bixia Yuan-jin, bir Çin tanrıçası olup, güya çocukların doğumundan ve kaderinden sorumludur. "Taoizm"de mistik yaratıklar, Yuan-shi tian-zong tarafından yönetilirler ve yılda bir kere ona raporlarını sunarlar.

Diğer taraftan Yuan hanedanlığı döneminde eski Lijiang kentindeki köprüler ve bazı yapılardan söz edilirken; bir yerel yönetici "Mu" ve onun "Mu konutu"ndan söz edilir ki bu da oldukça anlamlıdır. Metin aynen şöyledir:

"Antik Lijiang kentinde bulunan Mu konutu, Lijiang yerel yöneticisi Mu'nun çalıştığı yerdi. Yuan hanedanı döneminde (1271-1368) inşa edilmeye başlayan Mu konutu, 1998 yılında kent müzesi haline getirildi. Üç hektar alanı kapsayan Mu konutu, küçüklü büyüklü toplam 162 odaya sahiptir. Konut içinde imparatorlar tarafından hediye edilen 11 tane yazılı levha asılıdır."

Aynı şekilde "Mu"nun, Çin mitolojisinde yaygın kullanımını görmekteyiz. Özellikle bu ismin, daha yüksek seviyede tanrı ve tanrıça isimlerinde yer aldığını görmekteyiz. İşte içinde "Mu" bulunan tanrı ve tanrıça isimleri: King-Mu, Xi Wang-Mu, Mu-Gong, Mu-King, Mu-Lan, Mu-Cera, Mu-m-Mu, Mu-t, Nudim-Mu, Tian-Mu...

Çin efsanelerinde, Uygurların, 17.000 yıl önce gelişmelerinin zirvesinde olduğu anlatılır. Bu Uygurlar, Tufan'dan önceki Uygurlardır ve "Mu toplumu"na bağlı koloni imparatorluğudur.

Kabil oğulları kavmini İslam'a çağırmak üzere uyarıcı elçi olarak İdris gönderildi. Taberi, Kabiloğulları'nın, Hz. İdris'in bu davetine olumlu cevap vermediklerini "Tarih-i Taberi"de şöyle açıklar:

"Ateşe tapmayınız, şarap içmeyiniz, zina etmeyiniz!' dedi. Bunlardan onları yasakladı. Fakat bu kavimden pek az kimse İdris'i tasdik etti. Ateşe tapmayı bırakmadılar. Çok zaman fısk ve fücur içinde kaldılar. İdris'e tabi olmadılar. Şit'e inen suhufu (sahifeleri) onlara okudu. Halkı o kitabın hükümlerine uymaları için uyardı."

Taberi, o tarihte devler ve cin-şeytanların insanlar tarafından gözle görüldüğünü ve insan toplumlarıyla devler arasında düşmanlık, cenk ve barış hallerinin Nuh tufanına kadar sürdüğünü, Tufan'dan sonra ise cin-şeytanların ve devlerin gözden kaybolduğunu bize nakleder.

İnsanlığın Tufan öncesi tarihinde yer alan Mu toplumu yahut imparatorluğunun sınırları; Tibet-Hint-Çin topraklarına; Doğu Asya'nın güneydoğusunda yer alan Pasifik'teki tüm adaların da katılmasıyla oluşan geniş bir karayı kaplıyordu. Bu sınırları şöyle belirleyebiliriz: Burma'nın güneydoğu ucundan, Smith adası, Sumatra, Java, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın alt ucundan Güney Amerika'ya yönelerek, yukarıya dönüp Japonya'yla daireyi tamamladığımız zaman;"Mu-Lemurya karasının batmış olan kısmı"nı da elde etmiş olacağız. Bu dairesel dönüşle, Doğu Asya'nın güneydoğusuna, yarım daire yahut atnalı içinde kalan irili-ufaklı adalarla, Pasifik denizinin önemli bir kısmını katmış bulunuyoruz. Sınırlarını çizmeğe çalıştığımız bu genişletilmiş Asya, Mu ve komşusu Lemurya karasının toplamıdır. Başka bir ifadeyle; Doğu Asya'nın jeolojik olarak da bir parçası olan ve "Solomon adaları"nı da içine alan "Pasifik'teki batmış bölge", Mu'nun komşusu Lemurya'dır. Aynı zamanda bu Kara, Mu'yu, Nuh tufanı öncesi Güney Amerika'ya-Meksika'ya bağlayan bir köprü görevi yapmıştır.

Bugün bakıldığında, çerçevesini çizdiğimiz bu coğrafyanın, Asya'nın devamı olduğu, ancak bir kuyruklu yıldız darbesiyle karanın bazı kısımlarının batarak bugünkü şeklini aldığı rahatlıkla söylenebilir. Çünkü "Mu kıtası"nın bir kısmının batışına işaret eden antik tabletler ve yazıtlar bulunmaktadır. Özellikle Mu karasının devamı olan "batmış kara", cin-şeytanların yurdu Lemurya olarak adlandırılır. Solomon adalarını da içine alan ve Meksika körfezine doğru uzanan tamamen batmış "Lemurya kıtası"nın, "Mu karası"nın devamı olması sebebiyle Mu insan toplumu ile Lemurya cin-şeytan toplumu aynı toplum sanılmış ya da karıştırılmıştır.

Mu uygarlığı hakkında ilk bilgileri, Hindistan'da bulunan Nakal tabletlerinden öğrenen Albay James Churchward, "Kayıp Kıta Mu" kitabında şunları yazar:

"Uygur uygarlığının kaynağı, bugünkü Moğolistan ve Gobi çölünün dağ yamaçlarına yakın olan bölgeleridir. Çok nesiller önce insanlar bir kral seçmişler ve isminin başına da 'Ra' ekini getirmişlerdi. Böylece o 'Ra Mu' adı altında hiyeratik baş ve imparator olmuştu. İmparatorluk da 'Güneş İmparatorluğu' adını almıştı. Tufan öncesi dönemde tarih sahnesinde bulunan bu kayıp ülkeye, değişik isimler verilmiştir. Tibet metinlerinde ondan Ra Mu diye söz edilirken, Amerika'daki yazıtlarda Mu'nun Anavatanı olarak yer almaktadır."

Mu toplumu; Kabil'in oğlu Yuan'dan beri Lemuryalılar; yani cin-şeytanlar tarafından yönlendirilen, adeta yönetilen bir insan toplumudur. Bu nedenledir ki; tüm kültürlerinin, din anlayışlarının ilham kaynağı Lemuryalı cinlerdir ve onlarla uygarlıkları adeta bütünleşmiştir. Lemurya; esasında Lemura'dır. Lemura'da; le-mu-ra açılımından oluşur. Yani "Mu-Ra"; "Ra'nın Mu'su" demektir.[4]

Batık Mu kıtası ve Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward'ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan Churchward, 1880'li yıllarda Hindistan ve Tibet'te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta
hakkındaki ilk bilgileri edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta Amerika'da araştırmalarını tamamlayarak bu batık Uygarlık hakkında beş eser yazmıştır.

Churcward'ın kaynakları, Batı Tibet'te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen "Naacal Tabletleri" ile, Amerikalı Jeolog William Niven'in 1921-23 yılları arasında Meksika'da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur.

Bilim dünyası, gerek Churchward'ın ortaya çıkardığı Mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan Atlantis'in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi bugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir.

James Churchward 1883'de, Batı Tibet'te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkarttı. Tibet'te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğrultusunda Tibet'teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet'te bir manastıra düştü. Bu manastırın, "Büyük Rahipler Kardeşliğinin" önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward'a, günümüzden 15.000 yıl önce yazılmış "Naacal Tabletleri"ni gösterdi.

Rishi'nin Churchward'a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi'nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne, Masonluğa üye olan Churchward'ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.

Rishi, bu düşüncelerle Churchward'a iki yıl boyunca üstatlık yaptı ve sadece büyük rahiplerin bildiği, Naacal Tabletlerinin yazıldığı ölü dili kendisine öğretti. Naacal dilini öğrenen ve tabletleri inceleyen Churchward, bu tabletlerin ışığı doğrultusunda batık kıta Mu ve uygarlığının izlerine rastlamak umuduyla 50 yıl süren araştırına gezilerine başladı.

Pasifik okyanusundaki hemen bütün adalarda, Sibirya ve Orta Asya'da, Avustralya'da, Mısır'da incelemeler yapan Churchward'a yeni nur kaynağı Meksika'da parladı. Amerikalı Jeolog William Niven, 1921-23 yılları arasında Meksika'da yaptığı kazılarda, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet
buldu. Bu tabletlerdeki yazılar ne Niven tarafından, ne de tabletler üzerinde uzun bir inceleme yapan Carnegie Enstitüsü uzmanlarından Dr. Morley tarafından okunamadı. Tabletlerin varlığını duyan Churchward Meksika'ya gitti ve Tibet'te öğrenmiş olduğu Naacal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı Meksika tabletlerini çözmeyi başardı. Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini Meksika tabletleri ile tamamlayan Churchward, batık uygarlık Mu hakkında büyük yankılar getiren eserlerini yazdı.

Churchward ve Niven'in bulguları, Mu kıtasının bugünkü Pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, Hawaii, Haiti, Fiji, Paskalya adaları ile diğer Polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu. Danimarkalı araştırmacı ve yazar Eric Von Daniken de, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olan bu adalar kültürlerinin şaşılacak derecede benzediğine işaret ediyor. Churchward'a göre Mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5.000 kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürmektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur.

Mu Uygarlığının kolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaşarak birer imparatorluğa dönüşen en önemli iki devlet, Atlantis ve Uygur İmparatorluklarıdır ( . Ayrıca, bugün Antik Mısır, Çin, Hint ve Maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de Mu uygarlığı yatmaktadır.

Mu uygarlığının ne zaman başladığı bilinmiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika'da bulunanlar bu konuda aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler, Mu'nun kolonileşme ve uygarlığının temelini oluşturan dinini yayma aşamasına 70.000 yıl önce geçtiğini gösteriyorlar.

15.000 yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlere göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar bir araya geldi. Bu gazlar, güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (Rna-Dna) oluşturdu. İlk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.

Günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli benzerlik tesadüf olamaz. Zaten, en az 70000 yaşında olan bir uygarlıktan daha farklı bilgiler ummak da saçmalık olur. Mu uygarlığının ulaştığı seviyeyi gösterme açısından bir başka kaynaktan yararlanalım. Günümüzden 3.000 yıl önce yazılmış Mahabharata'da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor:

"Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden her yer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulakları sağır eden bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldn. Ağaçlar tamamerı yandı. Heryer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı"...

Bu efsane, atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyinin yanı sıra, onların dünyasının da bugün olduğu gibi, barıştan yana pek nasibini almadığını gösteriyor.

Mahabharata efsanesi ve Sodom ve Gomora'nın yok oluşu gibi diğer bazı efsaneler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerinden birisini destekler niteliktedir. Ancak bu konuya daha sonra değinileceği için şimdi, Mu uygarlığının yönetiliş biçimine ve bunun aracı olan ilk tek Tanrılı dine, "Mu Dini"ne göz atalım. Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorların ünvanı, güneşin oğlu da denilen "Ra Mu" idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da "Güneş İmparatorluğu"ydu. Mu dilinde "Ra" kelimesi, güneş anlamına geliyordu. Mu'nun kolonisi olan Mısır da da güneş tanrıya "Ra" adı verilmiştir. Ayrıca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya'da da imparatorun ünvanı "Güneşin Oğlu"dur. Bunun yansıra eski Maya ve Inka uygarlıklarında da krallar aynı ünvanı kullanmışlardır.

İmparatorun altında, hem bilim insanı hem de rahip olan "Naacaller" bulunuyordu ve bunlar yönetici sınıfı teşekkül ediyordu. "Kutsal Sırlar Kardeşliği"nin üyesi olan Naacaller'in tüm dünyaya yaymış oldukları "Mu Dini", belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve
koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyorlardı.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36669238 ziyaretçi (102696723 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.