Paralel Evrenler (Parallel Univers)
 

Paralel Evrenler (Parallel Univers)

Cenevre yakınlarındaki CERN Büyük Hadron Parçacık Çarpıştırıcısıyla maddenin bilinmeyen yönlerini ortaya çıkarmaya çalışan bilimciler, " paralel evren, maddenin 3 (zamanla birlikte 4) boyutunu asan yeni boyutları, maddenin bugüne kadar bilinmeyen formları" gibi, ancak bilim-kurgu romanlarında rastlanabilen olguların varlığına ilişkin ipuçlarını, gelecek yıldan itibaren elde etmeye başlama umudunda. CERN'in bu ayki iç bülteninde yer alan bilgilere göre CERN'in Teori Grubu, evrenin, herhangi bir teleskopla elde edilemeyecek yönlerini keşfetmeyi amaçlıyor. Bültendeki ifadelere göre, yeraltındaki çarpıştırıcıda giderek daha yüksek enerjilerle gerçekleştirilen parçacık çarpıştırmaları sonucunda, evrenin yapı taşları giderek daha iyi anlaşılıyor. Dünyadan yüzyıllardır teleskoplarla yapılan evren gözlemlerinde, bugüne kadar evrenin yapı taşlarının ancak %4'ü anlaşılabildi. Kalan kısımları, ışık yaymamasından ya da ışığı hapsetmesinden ötürü görülemediği için, teleskopla keşfi de mümkün değil. Bu kısımlar, bugünkü bilgilerle açıklanamaması nedeniyle, " siyah madde ve siyah enerji" diye izah edilebiliyor. Parçacık çarpışmaları sonucunda, " paralel evrenler" olarak da adlandırılan bu yapıların niteliğinin öğrenilmesine de giriş yapılabilecek.[1]

Zaman yolculuğunu mümkün kıldığı düşünülen bir kuram, solucan deliklerinin paralel evrenler arası geçiş sağladığıdır. Solucan delikleri zaman boyutunun bükülmelere uğraması sonucu oluşuyor. Varlığı kanıtlanmayan paralel evrenlerin farklı zamanlar yaşadığı da düşünülür ve bir solucan deliğiyle evrenler arası geçiş sağlanabilirse, paralel evrendeki geçmişe ya da geleceğe gidilebilir. Bu durumda büyükbaba paradoksu da bir çelişki olmaktan çıkar; çünkü eğer paralel evrende yaşayan büyükbabanın gençliği öldürülürse faklı paralel evrende gelindiği için varlığımız sürecektir.[2]

Paralel Evren konusuna girmeden önce kendi evrenimizi anlamamızda yarar vardır. Bizim evrenimizde 3- boyutlu uzay içinde yaşadığımızı biliyoruz. Fakat, bu bir sahne gibi sabit bir ortam olmayıp içindeki insanlarla bütünleşen, onların bilinç düzeyine göre şekillenen bir yapıdır. Einstein 1905’te zamanı da bir uzay koordinatı olarak tanımlayarak 4- boyutlu bir evren içinde yaşadığımızı ileri sürmüş ve bu görüşün matematik modelini Özel Görelilik Kuramı adıyla yayınlamıştır. Dört boyut deyince, 3- boyutlu uzay artı zaman şeklinde düşünmemek gerekir. 4- boyutlu bir yapı (nesne) bizim algılayamadığımız, güncel deneyim deneyimleri arasında yer almayan, ancak matematik yardımıyla gösterilebilen bir yapıdır.

Dört boyuta gelmeden önce boyut kavramı üstünde duralım. Boyutsuz nesne bir noktadan ibârettir. Noktayla çizgi arasında önemli bir fark, çizgide tek boyutlu hareket varken noktada hareket olmamasıdır. Peki, bir noktadan çizgi nasıl oluşabilir? Elimizde birkaç nokta olsa yan yana koyup çizgi oluştururuz. Tek noktadan çok nokta oluşması için noktanın kendinden yeni noktalar üretmesi, yani doğurgan bir nokta olması gerekir. Her yeni doğan nokta yeni bir nokta doğurursa, bunların yan yana gelmeleriyle çizgi oluşur. Aynı şekilde tek bir çizgiden üreyen çizgiler bir yüzey ve yüzeyden üreyen yüzeyler bir hacim oluşturur. Hacim 3- boyutlu olduğuna göre, 4 boyutlu bir nesne üretmesi için kendinden yeni 3- boyutlu hacimler üretmelidir.

Yanda görülen 2 adet iç içe geçmiş küp aslında hareketli olan hiperküpün çizimidir. Hareket halinde olan 2 küp sürekli olarak içten dışa ve dıştan içe dönüşerek birbirlerini adeta üretirler. Evreni de bir tür “Hiperküp” olarak düşünebiliriz. Burada “küp” seçimi sadece basit bir yaklaşım olarak görülmelidir. Kendini üretirken 3- boyutlu evrende küçük değişiklikler oluşur. Bu aynen DNA molekülünün kendinden kopyalar çıkarırken ufak farkları da üretmesi gibidir. Şu halde, yaşayan canlıların üremesi ve çoğalmasıyla evrenin büyümesi ve oluşması arasında birtakım benzerlikler vardır. Evrim denen canlılardaki değişim, evrenimiz için de söz konusudur. Nasıl ki tek hücrelilerden çok hücreli canlılar evrilerek oluşmuşlarsa, aynı şekilde evrenimiz de küçük bir enerji yumağından (Kuantum titreşiminden) kendi üzerine dönerek ve büyüyerek evrilmektedir. Buna bilim dilinde " Big Bang" (Büyük Patlama) denir.[3]

Günümüz fiziği yer şeyin büyük pat6lamayla başladığı iddialarını desteklemekten çok uzaktadır. Büyük Patlama her şeyin başlangıç noktası değil, tam tersine bir ara dönemdir, bir faz geçişidir bir anlamda. Üstelik Büyük Patlama kuramı büyük olasılıkla başka evrenlerin varlığını da zorunlu kılmaktadır. 1957’den bu yana sık sık karşımıza çıkan Paralel Evrenler kavramı, Büyük Patlamanın yanısıra, diğer fizik problemlerine de bir çözüm sağlamaya adaydır. Henüz elimizde bunlarla ilgili kanıt yok. Fakat Çoklu evrenler (popüler deyişle paralel evrenler) varsa bu birçok çözüm arayan soruya yanıt verecek.[4]

Aslında öncelikle Paralel Evren fikri nereden doğdu onu kısaca özetlesek faydalı olur. 200.000 yıllık Homo sapiens türümüzün tam olarak hangi tarihte bilinç kazandığını söylemek zor. Belki de 350.000.000 yıl önce ilk insansıların ortaya çıkışlarıyla birlikte yavaş yavaş bilinçlenmeye ve içinde yaşadığımız dünyaya ilişkin sorular sormaya başladık. Yazılı tarihte şu sorulara sürekli rastlıyoruz: Buraya nasıl geldik? Evren neden bu kadar büyük? Her şey nasıl başladı ve her şey nasıl bitecek?

Bu sorulara yakın zamana kadar mitolojik yanıtlar veriliyordu. Her kültürün bir yaradılış efsanesi vardır. Fakat modern bilim Galileo, Kopernik, Kepler ve Newton’dan başlayarak bu sorulara cevap vermeye başladı. Soru soruyu açtı ve Güneş sisteminden başlayarak yavaş yavaş nasıl bir evrende yaşadığımızı anlamaya başladık. Henüz “her şeyi” bildiğimizi iddia etmekten çok uzağız; fakat birkaç yüzyıl öncesine kıyasla çok şey biliyoruz. Örneğin gözlemlediğimiz evrenin 13,7 milyar yıl yaşında olduğunu ve Büyük Patlamayla başladığını biliyoruz. Fakat bu “her şeyin” Büyük Patlamayla başladığı anlamına gelmemekte. Gözlemleyemediğimiz evrenler olabilir, evrenimiz döngüsel olabilir (Büyük Patlama ve Büyük Çöküşler arasında gidip gelen bir evren gibi) ya da hiper uzay içinde sonsuz evrenlerden birisi olabiliriz.[4]

Paralel evrenler aslında başta gökbilimciler ve sicim kuramcıları olmak üzere birçok fizikçi ve matematikçinin ciddiye aldığı araştırma konularından. Aralarında David Gross’un da olduğu, Nobel ödüllü bir grup bilim insanına göre paralel evrenlerin var olduğu fikri gerçekten uzak ve hiç de zarif olmayan bir fikir; Alan Guth, Andrei Linde gibi kendini bilim çevrelerinde ispatlamış bir grup gökbilimci için ise oldukça doğal ve denklemlerden çıkan bir gereklilik. Brian Greene gibi paralel evrenler fikrine mesafeli davranan; fakat her an benimseyecekmiş gibi bir tutum sergileyen sicim kuramcılarının sayısı da hiç az değil. Eğer paralel evrenler varsa gerçeklik tahminimizden çok daha karmaşık olabilir. O zaman, benzersiz ve tek olduğunu düşündüğümüz 13,5 milyar yıllık evrenimiz çok daha büyük ve doğurgan bir yapının ufacık bir parçası haline gelebilir.

Paralel evrenler öngörüsü evrenimizin sonsuz büyüklükte olması durumunda, bir yerlerde bir ikizimiz olması gerektiği üzerine yapılan ihtimal hesaplarıyla başlamış. Sonraları kimi kuantum kuramcıları alternatif kaderler yorumu olarak da bilinen bir iddia da bulunmuş. Bir kuantum sisteminin alabileceği tüm değerlerden sadece biri evrenimizde gerçekleşse de diğer olasılıkların da başka evrenlerde bir fiziksel gerçekliğe karşılık geldiğini ileri sürmüşler. Bu bir yorum meselesi olarak görüldüğünden bilim çevrelerince çok da ciddiye alınmamış. 1980’lerde gökbilimciler tarafından geliştirilen şişme kuramı ve parçacık fizikçileri tarafından geliştirilen sicim kuramıyla bizim evrenimiz dışında başka evrenler de olabileceği fikri tekrar gündeme gelmiş. Konu “çoklu evren” ya da “çoklu evren modelleri” adı altında popülaritesini geri kazanmış. Fakat bu defa fizik denklemlerinin bir yorumu olarak değil, bizzat denklemlerin bir öngörüsü olarak. O zamanlara kadar bilinen en başarılı evren modeliyse Standard Büyük Patlama Modeli.

Galaksimizin milyarlarca galaksiden biri, Güneşimizin tipik bir yıldız, Dünyamızın sayısız gezegenden biri olduğuna çoktan alışmış olsak da evrenimizin sayısız evrenden biri olabileceğini kabullenmekte hâlâ güçlük çekiyoruz. Bu güçlük, fiziğin doğruluğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz fizikötesi önermelerde bulunmasından ve bu evrende yavaş yavaş kaybettiğimiz ayrıcalıklı konumumuzu tamamen kaybetme korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Yine de evrenimizin ve insanlığın ayrıcalıklı olduğu fikrini taşıyabiliriz. Çünkü tüm fizik sabitlerinin değerindeki ufacık bir değişikliğin insan soyunun yok oluşuyla sonuçlanacağını biliyoruz. İyiler ve kötülerin savaşını konu alan ve iyilerin zaferiyle sonlanan bir aksiyon filminde, iyilerin tüm kazalardan ve ölümcül durumlardan kıl payı kurtulması gibi bizler de bu evrende bir sürü bilimsel faciadan kıl payı kurtula kurtula var olmuşuz. Tüm fizik sabitlerinin insanlığın varlığına olanak verecek şekilde ayarlandığını öngören bu teze İnsancı İlke deniyor.

Her şeyden önce yukarıda bahsettiğimiz simetrinin 3 uzay ve bir zaman boyutuyla sonlanacak şekilde kırılması, galaksilerin oluşumundan insan hayatına kadar birçok olumlu sonuç doğuruyor. Hesaplar uzay boyutlarının sayısının üçten fazla olması durumunda atomların karasızlaştığını, üçten az olması durumundaysa kompleks sistemlerin var olamadığını gösteriyor. Birden fazla uzay boyutunun olması durumundaysa olaylar tahmin edilemez bir hal alıyor. Atomlardan tutun çekim alanı ve elektromanyetik alana kadar her şey kararsızlaşıyor. Yine benzer bir simetri kırılmasıyla elektromanyetik kuvvet, nükleer kuvvet, zayıf kuvvet ve çekim kuvveti olmak üzere 4 kuvvetin ortaya çıkışı, insanlığın varlığı için hayatî önem taşıyor. Güçlü nükleer kuvvet olmadan kuarklar protonların ve nötronların içine hapsedilemez ve atom çekirdeği oluşamazken, elektromanyetik kuvvet olmadan atom ve moleküller oluşamıyor. Kütleçekimi olmadan bildiğimiz madde ve gökcisimleri var olamıyor. Zayıf kuvvet olmadan yıldızlar yakıtlarını üretemiyor. Bu kuvvetlerin varlıkları kadar etki dereceleri de insanoğlu için hayatî önem taşıyor. Örneğin zayıf kuvvet biraz daha kuvvetli olsaydı, nükleer füzyonda rol alan nötrinolar yıldızlardaki atom çekirdeklerinin içine hapsolurdu ve füzyon gerçekleşmezdi; biraz daha zayıf olsaydı nötrinolar füzyonu gerçekleştirmeye fırsat bulamadan yıldızdan kaçıp giderdi. İnsancı İlke örneklerini Dünyamızın konumunun ne bizi haşlayacak kadar Güneş’e yakın ne de donduracak kadar Güneş’ten uzak olmasına kadar götürebiliriz.

Çoklu evren modelleri İnsancı İlke’ye değişik bir bakış açısı getiriyor. Çoklu evren kuramcılarına göre, paralel evrenler açıklanamayan tesadüfler zincirinin makul bir açıklaması. Fizik sabitlerinin her olası değeri alabileceği sonsuz evrenlerin varlığı düşünülünce yukarıdaki tüm hesaplar, ince ayarlar, boyutlar, kuvvetlerin sayısı ve etkisi olasılık hesabına dönüşüyor. Fizik sabitlerinin her olası değeri alabildiği değişik evrenlerin sürekli yaratılması, her şeyin aleyhimize sonuçlandığı senaryoları sunarken her şeyin lehimize sonuçlandığı olasılıkları de getiriyor. Fakat yine de “Çoklu evrenlere inanalım mı?” kısmında değindiğimiz kozmolojik sabitin sayısız olasılık içinden şimdiki kritik değerini alması bilim insanlarını şaşırtıyor. Üstelik kuantum alan teorileriyla yapılan kozmolojik sabit hesaplarıyla astronomik gözlemler arasındaki müthiş fark bir türlü açıklanamıyor.[5]

Paralel evrenler öngörüsü evrenimizin sonsuz büyüklükte olması durumunda, bir yerlerde bir ikizimiz olması gerektiği üzerine yapılan ihtimal hesaplarıyla başlamış. Sonraları kimi kuantum kuramcıları alternatif kaderler yorumu olarak da bilinen bir iddia da bulunmuş. Bir kuantum sisteminin alabileceği tüm değerlerden sadece biri evrenimizde gerçekleşse de diğer olasılıkların da başka evrenlerde bir fiziksel gerçekliğe karşılık geldiğini ileri sürmüşler. Bu bir yorum meselesi olarak görüldüğünden bilim çevrelerince çok da ciddiye alınmamış. 1980’lerde gökbilimciler tarafından geliştirilen şişme kuramı ve parçacık fizikçileri tarafından geliştirilen sicim kuramıyla bizim evrenimiz dışında başka evrenler de olabileceği fikri tekrar gündeme gelmiş. Konu “çoklu evren” ya da “çoklu evren modelleri” adı altında popülaritesini geri kazanmış. Fakat bu defa fizik denklemlerinin bir yorumu olarak değil, bizzat denklemlerin bir öngörüsü olarak. O zamanlara kadar bilinen en başarılı evren modeliyse Standard Büyük Patlama Modeli.[6]

Standard Büyük Patlama Modeli

Standard Büyük Patlama Modeli evrenin genişlemesi, evrende bol miktarda bulunan hafif elementlerin, örneğin hidrojenin ve helyumun varlığı gibi gözlemlere başarılı açıklamalar getirir. Fakat çok temel kimi gerçeklerle de çelişir. Örneğin bu modele göre evrenin ev sahipliği yapabileceği atomaltı parçacık sayısı 10.000’e ulaşamaz; fakat biz evrende en az 1090 tane atomaltı parçacık olduğunu biliyoruz. Evrende tek manyetik kutuplu, yani sadece kuzey kutbu ya da sadece güney kutbu olan madde bulunmaz; fakat Standard Büyük Patlama Modeli bu tür parçacıkların başlangıçta bol miktarda ortaya çıktığını öngörüyor. Evrendeki madde yoğunluğunun 10 milyar ışık yıllık bir mesafede sadece 10.000‘de bir farklılık göstermesi, yani homojen yapısı da bu modelle açıklanamıyor. Yine evrenin sıcaklığının aletlerimizi ne yöne çevirirsek çevirelim aynı olduğu, farkın sadece 100.000’de bir mertebesinde olduğu gerçeği modelin açıklayamadığı bir başka deneysel gözlem. Evrenin düz şekli de bu modelle örtüşmüyor.

Model bütün bu gözlemlerle uyuşmazken insanlığın daha yakından ilgilendiği büyük soruları da cevaplamıyor. Büyük Patlama’dan önce ne vardı? Her şey nasıl yoktan var oldu? Evrende nasıl her şey yolunda gitti de sonunda insanlık ortaya çıktı? Eskiden, fizikle fizikötesi arasındaki kalın çizginin fizikötesi tarafında yer aldığı düşünülen bu soruları cevaplamak bilim insanlarına düşmez yaklaşımı hâkimken, artık modern kozmolojinin tam da bu soruların cevaplarını aramak üzerine yoğunlaştığına şahit oluyoruz.[6]

Şişme Kuramı

Neyin nasıl patladığına açıklama getirmeyen, sadece patlama sonrasıyla ilgilenen Standard Büyük Patlama kuramının eksikliklerini tamamlama motivasyonu ile Alan Guth 1980’lerde şişme kuramını geliştirdi. Bu modele göre evren başlangıç aşamalarında 10-35 saniye kadar süren, genişleme hızının inanılmaz arttığı bir şişme dönemi geçirdi. Bu mini minnacık zaman diliminde üssel (eksponansiyel) olarak genişleyen evren 1025 kat büyüyerek bir atom büyüklüğünden Dünyamızdan gözleyebileceğimiz evren küresinden daha da geniş bir hacme ulaştı. Tabii bu ani şişme, evrenin aniden soğumasını da beraberinde getirdi. Guth evrenin başlangıcında, bir sıvının aniden donma derecesi altına soğutulması sırasındaki faz geçişine benzer değişimlerin gerçekleştiğini vurguluyordu. Kuramını termodinamik yasaları üzerine kuran Guth, evrenin kütleçekimine rağmen nasıl olup da şişme dönemi yaşadığınıysa egzotik bir atomaltı parçacıkla açıklıyordu. Evren, o zamanlar uzay-zamanı dolduran ve itme etkisi oluşturan negatif basınca sahip atomaltı parçacıklarla doluydu. Radyoaktif bir madde gibi yarılanma ömrü olan bu parçacıklar yarılana yarılana sonunda evren sahnesinden silinmişler ve böylece şişme dönemi sona ermişti. Doğum sayısının ölüm sayısından fazla olmasının nüfus artışıyla sonuçlanmasına benzer şekilde, Büyük Patlama sırasındaki çekim ve itme etkisinden itmenindaha baskın olması nedeniyle evren şişmişti.

Şişme kuramı evrenin düz, büyük, homojen ve izotropik olduğu verilerini doğruladığı için en geçerli ve popüler kuram. Fakat sonraları Alan Guth ve meslektaşı Paul Steinhardt bu kuramın, şişme sonrası dönemi aynı basitlikte anlatamadığını ortaya koydu. Bunun üzerine değişik mekanizmalar öne sürüldü, yeni şişme modelleri sunuldu. Stanford Üniversitesi’nden Rus asıllı Andre Linde’ye göre evrenin şişme dönemini anlatmak için termodinamik açıklamalara ihtiyaç yoktu; evrenin aniden genişlemesi kuantum alan teorilerindan doğrudan çıkarsanıyor ve kütle, enerji, alanlar ve kuantum dalgalanmaları üstünden anlatılabiliyordu.[6]

Sicim Kuramı ve Çoklu Evren Modelleri

Atomaltı fiziğin kavramlarının Büyük Patlamayla birleştirilmesiyle tekrar gündeme gelen paralel evrenler öngörüsünün sicim kuramında da ortaya çıkması hiç şaşırtıcı değil. Bunun yanısıra ispatlanamama ve sonsuz olasılıklar durumu, sicim kuramından çıkan çoklu evren modelleri için de geçerli.

Tüm atomaltı parçacıkları 10-33 cm büyüklüğünde titreşen lastik sicimlerle anlatan kuram “Her şeyin kuramı” olarak da adlandırılıyor. Tek boyutlu bu sicimler o kadar küçük ki, atom evren kadar büyütüldüğünde bir sicim ancak bir ağaç büyüklüğüne ulaşabiliyor. Haliyle sicim kuramının ispatlanabilirliği zor. Sicim kuramı yine de maddeye bir alt sınır koyuyor ve 10-33 cm’nin altına inemeyeceğimizi, Şişme kuramında da bahsettiğimiz kuantum çalkantılarının atomaltı boyutlara indikçe arttığını, ancak bunun da bir sınırı olduğunu öngörüyor.

Kuramın matematiksel olarak bir işlevi olması ancak 3 uzay boyutundan başka boyutların da olmasıyla mümkün. İlk olarak 1926’da Theodor Kaluza, 4 boyutlu görelilik denklemlerine bir uzay boyutu daha katarak bizi hem kütleçekim hem de elektromanyetizma denklemlerine ulaştıran 5 boyutlu bir denklem elde etmiş. Literatüre giren bu çalışma, o zamanlar fizik çevrelerinde gözde olan konunun genel görelilik değil de kuantum olması nedeniyle çok dikkate alınmamış. Neyse ki sonradan değeri anlaşılmış ve fazladan uzay boyutları sicim kuramıyla da fizik literatürünün popüler bir parçası haline gelmiş. Sicim teorileri 5 değil, tam 10 boyutlu. Sonraları diğer süperçekim teorileri gibi 11 boyutlu bir kuram olarak sunulmuş. Kaluza’nın denklemleri ve sicim teorileri arasındaki en temel fark ise Kaluza’nın 5. boyutu denklemlerine sonradan elle eklemesine karşın sicim teorilerindaki çok boyutluluğun denklemlerin doğasında olması.

Fazladan uzay boyutlarının gözlenememesinin en büyük nedeni çok küçük olmaları. 11. boyut bir milimetrenin 10120’de biri kadar. Sicim kuramcıları bildiğimiz en, boy, yükseklik boyutları gözlenebilirken diğer uzay boyutlarının nasıl olup da küçük kaldığını şöyle açıklıyor. Başlangıçta uzay boyutları simetrikti, aralarında hiç fark yoktu. Hepsi Plank seviyesinde bir uzunluğa sahipti. Fakat evrenin genişlemesiyle simetri bozuldu. 3 uzay boyutu yayılıp öne çıkarken, diğer yedi boyut öylece küçük kaldı. Maddeyse açılan 3 boyutu mesken edindi. Evrenimizin doğumundan itibaren geçirdiği her serüveni açıklamaya çalışan sicim kuramcıları, evrenimizin 4 boyutlu (1 zaman + 3 uzay) olmasını tamamen simetrinin 3 uzay boyutunun yayılmasına izin verecek şekilde kırılmasına bağlıyorlar. Böyle olmayabilirdi de. Hatta böyle olmayan evrenlerin de var olduğu öngörülüyor. Kimi evrenlerde geniş ve tek bir uzay boyutu olabilirken bazılarında yedi 8 boyut açılmış olabilir. Sicim kuramında uzay boyutları rastgele kıvrılamıyor, istedikleri herhangi bir şekli alamıyorlar. Bu boyutların biçimleri denklemler tarafından sınırlandırılıyor. Sınırlandırma şartlarını belirleyen 2 matematikçi Euhenio Calabi ve Shing-Tung Yau’ya atfen fazladan uzay boyutlarının alabileceği şekiller grubuna Calabi-Yau şekilleri deniyor. Her bir uzay boyutunun alabileceği Calabi-Yau şekilleri ve tüm uzay boyutlarının değişik kombinasyonları göz önünde bulundurulduğunda oldukça fazla olasılık ortaya çıkıyor. Her bir olasılıktan farklı bir evren doğuyor. Uzay boyutlarının kıvrılma biçimleri, atomaltı parçacıkların kütlelerinden, bu parçacıkların tabi oldukları fizik yasalarına kadar her şeyi değiştirebiliyor. Sonunda evrenimizden belirgin şekilde farklılık gösteren başka evrenler oluşuyor. Yani sicim kuramı da şişme kuramında ele aldığımız kuantum çalkantılarının farklı simetri kırılmalarıyla farklı evrenler doğurması öngörüsüne denk bir öngörüde bulunuyor.

Burt Ovrut, evrenimizin 11 boyutlu uzayda 3 boyutlu bir zar evren olarak düşünülebileceğini ve bizimki gibi başka 3 boyutlu zar evrenlerin de olduğunu öne süren bir yüksek enerji fizikçisi. Birbirinden 10-32 metre gibi küçücük bir mesafeyle ayrılmış bu evrenler arasındaki iletişim, örneğin elektromanyetik dalgalarla mümkün değil. Çünkü bu dalgalar, içinde bulundukları üç boyutlu zarın dışına çıkamıyor. Araştırmacılar, paralel evrenlerin sadece üzerimizdeki kütleçekim etkisini hissedilebileceğimizi öngörüyor. Hatta evrenimizde optik aletlerimize takılmayan ancak varlığı öngörülen karanlık enerjinin, bu evrenlerden bizimkine sızan kütleçekim dalgaları olduğunu savunuyorlar. Cambridge Üniversitesi’nden sicim kuramcısı Neil Trok ve Princeton Üniversitesi’nden Paul Steinhardt Ovrut’un zar evren modelinden esinlenerek yeni bir evren modeli geliştiriyorlar. Bu modele göre, birbirine paralel asılmış 2 çarşafın rüzgârda dalgalanırken kimi noktalarda birbirine değmesi gibi zar evrenler de değişik zamanlarda belli noktalarda birbirine değiyor. Değdikçe de Büyük Patlama gerçekleşiyor. Yani bu modele göre de Büyük Patlama bir sefere mahsus değil. Her an bu mekanizmayla Büyük Patlamalar gerçekleşmekte ve yeni evrenler oluşmakta. Buysa evrenimizin önceden var olan herhangi 2 zar evrenin birbirine teması sonucu ortaya çıkmış olması demek. Yine bu modele göre, zaman evrenimizin varlığıyla sonuçlanan Büyük Patlama’dan önce de vardı.[6]

İlgili Belgeseller

Kaynaklar

[1] " CERN'de İlk İpuçları" , İstanbul Ticaret Odası, Bilişim Teknolojileri ve e-Ticaret Şubesi, e-Bülten, Kasım 2010.
[2] Gülşah Küçükcan, " Uzay-Zaman ve Zaman Yolculuğu" , Fabulinux, Mart 2013.
[3] Doç. Dr. Haluk Berkmen, " Paralel Evrenler" , Anadolu Aydınlanma Vakfı, s.1.
[4] web.itu.edu.tr/~kcankocak/docs/Coklu-evrenler-kerem-cankocak.pdf
[5] " Paralel Evrenler" , Bülten, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), Ağustos 2010, Sayı:104, s.18.
[6] Dr. Zeynep Ünalan, " Paralel Evrenler" , Bilim ve Teknik Dergisi, Tübitak, Ağustos 2010, Sayı:513, s.38.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: fatma, 04.05.2016, 05:30 (UTC):
Bu evrenlerin varlığı çok ilginç ayrıca gerçekkten araştıraya değer



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36810911 ziyaretçi (102946439 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.