Psikiyatrinin Cinlere Bakışı
 

Psikiyatrinin Cinlere Bakışı

Tarihsel Süreçte Cinler ve Ruh Hastalıkları

Tıp tarihini, özellikle de psikiyatri tarihini incelediğimizde, insanların tarih boyunca, herhangi bir rahatsızlık için ilk önce mistik birtakım çareler aradıkları ve çözüm bulamadıkları hastalıkları kötü ruhlarla (cinlerle) ilişkilendirdikleri görülmektedir. Bu, hemen her kültürde aynı şekilde gelişmiştir.[1]

Şamanist Türklerde, saman hekimler, tedavi sırasında kendisine yardımcı olacak cinleri birtakım şiirsel ifadelerle çağırır, içinde bulunan koruyucu cinle, iyi ruhla bağlantı kurar, bu iyi cin aracılığıyla hastalığın nedenini öğrenir, hastanın bedenini bırakıp giden asıl ruhun nerede ve ne durumda olduğunu araştırırmış. Yine Şaman, kendi buyruğu altında bulunan çeşitli cinler yardımıyla hastalık yapan kötü cinleri kovar ve hastanın bedenini bırakıp giden asıl ruhu bularak yeniden hastanın bedenine dönmesini sağlardı. Saman son olarak yardımları için cinlere teşekkür ederek tedavisini bitirirdi.[2]

Yine Yusuf Has Hacip tarafından 1068’de yazımı tamamlanan “Kutadgu Bilig” adlı manzum eserde, bedenî ve ruhsal hastalıklara, bunların tedavisine de yer verilmiş, hastalıkları ilaçla tedavi eden hekimlerin yanında, eski Türk toplumlarında yer alan ve büyü yapan, kötü cinleri, ruhları, şeytanları kovan, Gök Tanrı'yla bağlantı kuran büyücülerin bulunduğu ve bunların “efsuncu” adıyla tanındıkları belirtilmiştir.[3]

Akıl hastalıklarının cinlerle ilişkilendirilmesi, tarih boyunca oldukça yaygın olarak benimsenmiş bir durumdur. Gerçekten de deli olarak nitelendirilen ya da akıl ve ruh sağlığını kaybetmiş olan kimselere “mecnun” yani cinlen mis denmesi de bunun en güzel örneğidir. Burada “cinlenmiş” ifadesi, cinlerle ilgili sık kullanılan bir ifadeyi “içine cin girme”, “cinlerin musallat olması” ya da “obsesyon” deyimlerine karşılık gelmektedir ki, yapılan kaynak araştırmalarında cinlerin en sık belirtilen vasfının insanın vücuduna girebilmesi olduğu görülmektedir. Buradaki obsesyon kelimesi, psikiyatrideki takıntıları belirten obsesyon teriminden farklı anlama sahiptir. Gerçekten de burada obsesyon, Arapça tabiriyle " tasallut" (musallat olma) anlamına gelmektedir. Yani cin gibi ruhsal varlıkların insan bedenine uzaktan ya da yakından, hatta içine girerek çeşitli derecelerde insana hükmetmesi, ona etkide bulunması anlamındadır.[4]

Cinlerin insan bedenine girerek hastalıklara neden olması anlayışı, eski Türklerden başka neredeyse her kavimde karşılaşılan bir anlayıştır. Kuzey Afrika ve Ortadoğu, Avrupa ve Amerika, Çin, Japonya ve Asya gibi pek çok coğrafyada bir şekilde cin ve cinlerin neden oldukları hastalıklar anlayışı bulunmaktadır. Örneğin Kuzey Fas’ta cinlerin neden olduğu hastalıklar “tütsü büyüsü” de denilen yazılı bir büyüyle tedavi edilmekteydi.[5]

Eski Mısırlılar da hayatlarının her alanına cin korkusunu yaymışlardır. Örneğin Mısır'da yaşayan biri sıvı bir şeyi yere dökecekse hemen “destûr” (müsaade) ya da “destûr yâ mubârekîn” (müsaade ey azizler) diyerek cinleri uyarır, çünkü ansızın yapılan bu isten cinlere zarar gelirse yerdeki ifritlerin intikam alabileceklerinden korkulurdu.[6]

Yine Güney Arabistan tasavvurlarına göre cinler, ahırlardaki atları huzursuz ederler, köpekler nedensiz yere sokaklarda kavgayı teşvik ederler, ineklerin kuyruklarına diken batırırlar yumurtlayan tavukların altlarındaki yumurtaları kırarlar. Öfkelendirilen cinler düşmanlarını genellikle hasta eder ya da mecnun yaparlar. Hatta cinler, bebekleri kaçırıp kendi göğüslerinde emzirirler. Bu çocuklar da genelde çirkin ve yaramaz olurlar.[7]

İlkel dönemlerde insanların ruhlara inandıkları ve birçok ilkel kültürde, “çalılık ruhu” (bush spirit) kavramı olduğu görülür. Bu kavrama göre kişiler kendileriyle bir olduklarını düşündükleri bir ruhun diğer konağı olan canlıya yapılan bir girişimi aynen kendi bedenlerinde hissedebilirler. Vodoo inancında olan budur. Burada ruhun sembolik bir cisme tutsak edilmesi ve o cisme kişi için arzu edilen kötülüğün yapılarak, hedeflenen bireylere, hatta aynı ruha bağlı olan bütün canlılara ulaştırılması
mümkündür.[8]

İlkel kabilelerin birtakım kimselerin kendi iradeleri dışında uygun olmayan hareketlerde bulunmaları ve bir kısmının da yaptıkları hareketleri hatırlamamaları ruhun o sırada olmayışı ya da başka bir ruhun bedene girmiş olmasıyla açıklanmaktaydı. Gerçekten de bu sırada kişi kendi durum ve tutumuna aykırı davranışlar gösterdiğine göre, ya ruhu tarafından terk edilmiş olan beden kendi basına kalıp bağımsız hareket etmekte ya da içine giren ruhla bedeni ve kendi ruhu arasında bir çatışma ortaya çıkmaktadır.[9]

Cin gibi ruhsal varlıkların insan bedeninde yasaması anlamına da gelen tasalluta olan inanç, antik döneme kadar uzanmaktadır. Bu konunun kapsamı içine sokulan patolojik fenomenler, çakımızda sara, epilepsi, nevroz, histeri ve psikoz gibi hastalıklara tekabül etmektedir.[10]

Yine Kongo Irmağı aşağı kıyılarında yaşayan Mayonbe kabilesine göre epilepsi, " Mukuani" ve " Makumi" adlı ruhların verdiği bir cezadır. Bu ruhlar, suçlu buldukları kişiye " Ndoki" adlı ruhu gönderirler. O kişinin gözleri önünde bir sis belirir; o zaman kişi ağacın tepesinden ya da yüksek bir yerden düşer. Çare ruhların dışarı çıkarılmasıdır. Diğer bir yöntem ise doğada bağımsız olarak dolasan dost ve iyi ruhların yardıma çağrılmasıdır.[11]

Batı literatüründe özellikle de Hıristiyan teolojisinde cinlerin insan bedenine girmesi konusu üstünde önemle durulmuştur. Bu konuda batı dillerinde “obsesyon” ya da “exorsizm” isimlerini taşıyan baslıklar altında ayrıntılı şekilde inceleyen çok önemli kitaplar olduğu bilinmektedir.[12]

İncil’de cin girme olaylarından sıkça bahsedilmektedir.[13] Cinlerin insan bedenine girdiklerine olan inanç, Doğu ve Batı’da eskilere dayanmaktadır. Batı kaynaklarındaki genel kanıya göre hekimlik karsısında tanımlanamayan hastalıklar, genellikle hiçbir ilaç ve tedaviye cevap vermez. Bu durum içine cin girdiği şüphesini
artırmaktadır. Bu durumdaki hastalara hiçbir doktor faydalı olamaz. Bu hastanın iyilesmesi için bir “eksorsist”e (cin çıkarıcı) götürülmelidir. Eksorsizm ise Tanrı’ya yakarış yoluyla cin ya da şeytanların kovulması ameliyesidir.[14]

Ortaçağ Avrupası’nda ruhsal rahatsızlıklar bedene girmiş olan şeytânî (satanik) veya cinnî (demonik) güçlerin eseri ve cadılık olarak telakki ediliyordu. Bunun en güzel örneği 1487’de Dominiken rahibi Henrich Institoris ve yine Dominiken olan Jacob Sprenger’in Salzburg’da “Cadı Çekici” (Malleus Malleficarum) adıyla yazdıkları kitaptır. Bu kitap, Papa 8. Innosent’in 1484’te yayımladığı, cadıların cezalandırılması zorunluluğuna ilişkin tavrı destekliyordu. Bu kitabın 3. bölümü, 17. yüzyılın sonuna kadar bütün Avrupa’da bir ceza yasası gibi etkin olmuştu. Bu kitap, bugün bilinen her türlü psikiyatrik bozukluğa ilişkin belirtileri, bedene girmiş şeytan ya da cinlerin eseri olarak değerlendiriyor, şeytanla kişinin kurmuş oldukları anlaşmanın ortaya çıkarılması için her türlü işkence yöntemini kabul ediyor, sonunda ceza olarak da ateşte yakılma hükmünü içeriyordu.[15]

İslâm kültüründe de cinlerin insan bedenine girebileceği ve birtakım ruhsal ve bedenî hastalıklara neden olabilecekleri anlayışı bulunmaktadır. Gerçekten de Mu’tezileden bir grup hariç olmak üzere, Ebu’l-Hasan el-Es’arî’ye göre ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, cinlerin insan bedenine girerek sara hastalığına neden olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre cinlerin bedene girmesine ve insana etkide bulunabilmesinin varlığına delil olan Kurânî delil Bakara Sûresinin 275. âyetidir. Mealen “Faiz yiyen kimseler, kendisine seytan çarpmıs olan nasıl kalkarsa, mezarlarından öylece kalkarlar” buyrulan ayette şeytanın insan ruhuna, düşüncelerine hatta bedenine tesir edebileceğine delil olarak düşünülmektedir. Yine şeytanın insana tasallut olması anlamına gelen vesvesenin varlığı da Kurân’da Nâs sûresinde anlatılmaktadır. Yine cinlerin insan bedenine girebilecegi yönündeki bir hadis [16] de cinlerin insan bedenine girebileceğinin hadisten delili olarak öne sürülmektedir.

Toplumlarda akıl ve ruh hastalıklarının görünmeyen varlıklar tarafından meydana getirildiği anlayışı, yakın zamana kadar etkisini sürdürmüştür. Hatta bugün bile bu anlayışa sahip kimseler bulunmaktadır. Bu telakki tarihsel süreçte korunsa da önceleri cin çıkarma törenleri ağırlıklı tedavi yöntemleri, yerini gittikçe farklılaşan tedavi yöntemlerine bırakmıştır. Gerçekten de özellikle Türkler için konuşmak gerekirse M.S. 840–1244 yılları arasında Karahanlılar döneminde hastanelerde ruh hastaları için bağımsız mekânlar yapılmaya başlanmış bu hastaneler Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerine kadar yapılmaya devam etmiştir. Bu sifahanelerin içinde de mutlaka mecnunlar (cinlenmişler) için yerler ayrılmış, hatta " darül-mecanin" adı verilen bağımsız binalar da yapılmıstır.[17]

Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde Anadolu’da ve İstanbul’da ruh ve sinir hastaları darüşşifaların kapsamı içinde bulunan Bimarhanelerde bakılıp tedavi edildikleri gibi, çeşitli mezheplere, tarikatlara bağlı tekkelerde, şeyhler tarafından da tedavi edilirdi. Bu mekânların en önemlilerinden biri de Karacaahmet’tir.[18] Söylentilere göre, hekim olan ve halk arasında ermiş olarak kabul edilen Karacaahmet’in kurduğu tedavi ocaklarında ruh ve sinir hastalarına da tedaviler uygulanırmış. Buna göre, ocaklara getirilen hasta, bağırıp çağırır, taşkınlık belirtileri gösterirse ocağa kabul edilir, donuk, durgun, ilgisiz ve sessizse geri çevrilirmiş. Ocağa kabul edilen hasta önce bağlanır, geceyi kapalı, karanlık bir hücrede kendi basına geçirir, sabah ocak şeyhi ya da yardımcısı tarafından durumu değerlendirilirmiş. Hastaya da tedavi boyunca " cüher" adı verilen toz haline getirilerek suda eritilip süzülen bir ilaç içirilir, ağır yemek ve et verilmez, sebze, tuzsuz ekmek, çorba ve su ile beslenirmis280.

Sonuç olarak örneklerde de görüleceği gibi mecnunların, bugünkü tabirle ileri derecedeki ruh ve sinir hastalarının tedavileri, giderek gelişmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca geçmişe doğru gidildikçe ruh ve sinir hastalıklarının cinlerle ve fizikötesi varlıklarla ilişkilendirilmesi artmakta, günümüze yaklaştıkça azalmakta hatta modern tedavi usulleri içerisinde bu tip bir düşünce sıfırlanmaktadır.

Modern Süreçte Ruh Sağlığı ve Cin Kavramı

Psikiyatride hâkim kanaat, cinlerin var olmadığı ve cin gördüğünü ya da kendisine cinlerin musallat olduğunu iddia eden insanların anormal olduğu seklindedir. Buna göre cin gördüğünü ya da cinlerin çeşitli kılıklarda göründüğünü söyleyenler psikolojik bir problem yasamaktadır.[19] Fakat bu anormalligin psikolojik ölçütleri, semptomları nelerdir, sınırları ne olmalıdır? sorusu bu konudaki en önemli soru olarak karsımıza çıkmaktadır.

Psikiyatri alanında bir kişinin normal olup olmadığına genellikle hezeyanıyla hükmedilmektedir. Kişide görülen hezeyan ya da saçma fikir (délire, delusion) önemli bir ruhsal bozukluğu ortaya koymaktadır.[20]

Konumuz açısından mistik hezeyanlar, cinlere inançla yakından alâkalı bir husus olmakla beraber, cinlere inancın psikopatlojisini tümüyle kapsamamaktadır. Fakat mistik hezeyanlar cinler ve psikopatolojik semptomlar mevzu bahis olduğunda oldukça önemli ve mutlaka değinilmesi gereken bir konu olmaktadır. Gerçekten de birçok mistik hezeyanda, görünmeyen varlıkların tasallutu, vücudunda dolaşmaları, kendilerini kontrol ettiği, kulağına birtakım seslerin geldiği gibi şikâyetler yer almaktadır ki bunların birçoğu hastalar tarafından fizikötesi varlıklarla ilişkilendirilmektedir.[21]

Hezeyan, klinik tanımlamaya göre “gerçege uygun olmayan fikirleri kişinin doğru zannetmesi hâli” olarak tanımlanmaktadır.[22] Ayrıca “dikkatin kolayca dağılması ve yeni dışsal uyarıcılara yönlendirilememesi, zihin bulanıklığı, şaşkınlık, zaman ve mekân bağlamında yönelim kaybı, bellek sorunları, düzensiz-tutarsız düşünme ve konuşma, algısal bozukluklar (yanılsamalar ve sanrılar), kuruntu, heyecan, belirgin hiperaktivite, özerk sinir sisteminde aşırı etkinlik, huzursuzluk, uyku bozukluğu gibi semptomlarla kendini gösteren ruhsal bozukluk” olarak da tarif edilmektedir. Tam bu noktada karsımıza fikirlerin garipliği ve gerçeğe uymaması gibi konuların belirlenmesinde neyin ölçü olduğu problemi çıkmaktadır. Bu konu bu isin biraz felsefî tarafını teşkil ediyorsa da mistik hezeyanlar gibi karmaşık bir konuda kendini daha da hissettirmektedir.

Hezeyanların zenginliği ve çeşitliliği karsısında, primitif inançların mantıkî tutarlılığı bir yana, büyük dinlerin çok dağınık mezhep ve tarikatlarının değişik inanç yorumları, anlayışları ve uygulamaları içerisinde bazılarına velî bazılarına deli denmesi gerçekten anlam kazanmaktadır. Burada temel olan norm, deliyle veli arasındaki ayrımı belirlemektedir. Fakat burada özellikle mistik hezeyan belirtilerini normal dînî inançtan ayırabilmek için söz konusu ifadelerin sözü edilen din içerisinde ne kadar doğru ve tutarlı olup olmadığı, hastanın eğitim seviyesiyle örtüşüp örtüşmediği, hastanın içgörüsü, yaşam kalitesini etkileyip etkilemediği, fizyolojik herhangi bir bozukluk olup olmadığı gibi farklı cephelerden alacağımız verilere bakılmalı ve bu veriler bir bütünlük içerisinde değerlendirilmelidir. Zaten günümüzde yapılmaya çalışılan da genellikle budur.

İnsanların inanç ve düşünce zenginlikleri dikkate alındığında hezeyanlar son derece zengin ve çeşitli olmaktadır. Öyle ki bu hezeyanlar, kişinin ruh hâline, önceki yaşantılarına, eğilimlerine, kültür ve terbiye seviyesine, sosyal çevreye, dönemin ideolojilerine, dinî cereyanlara, bilimsel bulgulara, fikrî gelişmelere, günlük uğraşılara vb. konulara göre değişecektir. Her durumda bir düşünce hezeyan hâline dönebilir. Bu konuda bir sınır yoktur. Çünkü her fikir olağan seyrinden sapabilir.

Hezeyan Çeşitleri

Hezeyanların farklı çeşitleri bulunmaktadır. Hezeyanların patojenileri için bir dereceye kadar uygun bir zemin düşünülse de özellikle kronik hezeyanları ve özellikle bunların en çok toplandıkları paranoya için bir " paranoid yapı" (konstitüsyon) bahis konusudur. Ayrıca hezeyanları; kendini büyük görme, perseküsyon hezeyanları, " aşk hezeyanı" (erotomania), " mistik hezeyan" (religious delusion), " icat ve keşif hezeyanı" (delusion of invention), " küçüklük hezeyanı" (delusion of micromania), " kendini suçlama-itham hezeyanı" (delusion of self accusation), " hipokondriyak hezeyanlar" (hypochondriacal delusion), " büyük suçluluk hezeyanı" (delusion of guilt), " ölmezlik hezeyanı" (delusion of eternity), metabolik hezeyanlar, kıskançlık hezeyanı, dava-hak iddiası hezeyanı, " etki hezeyanı" (delusion of control), " rüya hâli hezeyanları" (delusion of dream), sanrı hezeyanları ve imgelem hezeyanları (delusion of imagination) olarak da sayabiliriz.[23]

Hezeyanlar genel olarak, güvensiz ya da özgüveni düşük kimselerde görülmektedir. Ayrıca sikloid, emotif yapıları bulunanlarda, kimi enfeksiyonlar, alkol ve toksik maddeler, kafa travmaları, kimi organik biyolojik ve hümoral ya da hormonal nedenler hezeyana etken olabilmektedir. Yine ölçüsüz ve taşkın muhayyile, her şeyi yorumlama ve durmadan nedenler arama eğilimi, çeşitli tutkular, tatminsizlikler, çeşitli islerde ya da mesleğinde haksızlığa uğramış olma, sevdiği bir yakınını kaybetme, erken yaslardaki refulman ve kompleksler, aşağılık ve günahkârlık duyguları, çeşitli ruhsal sarsıntılar kişiye ve zamana göre hezeyanların şekillenmesinde son derece rol oynamaktadır.[24]

Dînî (mistik) hezeyanların etyolojisinin ve patojenisinin iyi anlaşılabilmesi için dînî obsesyonların iyi bilinmesi gerekmektedir. Gerçekten de dinî obsesyonla dinî hezeyan birbirinden farklı konulardır. Obsesyonlarda hasta, aklından atamadığı ve onu daima işgâl eden fikir, duygu ve korkuların saçmalığının ve anlamsızlığının farkındadır. Bu yüzden de obsesyon hezeyandan ayrılmaktadır. Gerçekten de hezeyanda hasta durumunun bilincinde değildir. Kesin bir kanaat bulunmaktadır. Yani içgörü sıfırdır. Yine obsesyonda muhakeme kusuru yoktur. Buna karşılık hezeyan hâli bir muhakeme kusuru, yani bir düşünce bozukluğudur.[25]

Mistik obsesyonlar oldukça geniş ve farklı bir konu olduğundan, konumuzu da sınırlamak mecburiyetimizden dolayı bu konuya girilmeyecektir. Fakat mistik obsesyonlarla mistik hezeyanlar arasındaki ilişkiyi ve farkı anlayabilmek için mistik obsesyonlarla ilgili bir 2 şey söylemek icap etmektedir.

Mistik obsesyonlarda hastanın beynine dînî içerikli düşünceler hücum etmektedir. Ölümün ötesinde ne var? Niçin insanlar acı çekerler? İnsanın bir ruhu var mıdır? Ruhun mahiyeti nedir? Hayat Nedir? Allah nedir? Kader nedir? Gibi çok farklı dinî içerikli sorular bunlara örnek verilebilir. Bu sorular hastanın olağan düşüncelerine ve kültür seviyesine göre değişebilir. Dini vesvese de denilen bu hâller, fizikötesi obsesyonlara, musallat fikirlere yakındır. Burada hasta fena itiraflarda bulunmak, kutsal mekanları ve kişileri kötülemek gibi durumlardan çekinir ve korkar. Özellikle ergenlik döneminde bu hâller çok görülmektedir. Aynı şekilde bir adak adayıp adağı olduğu hâlde adağını yerine getirmediği taktirde cezalandırılacağı korkusu da bir grup obsesyonlara neden olabilmektedir. Yine dinî obsesyon çeşitleri arasında kimi mistik tabiatlı olanlarla kimi persekütelerde koruyucu donanım (muska, tılsım gibi) bulundurma hâllerinin görülebileceğini belirtmek gerekmektedir.[26] Burada sunu belirtmek gerekir ki bu tip obsesyonlar ilerlediği takdirde dînî hezeyanlara dönüşme olasılığı bulunmaktadır.

Dînî içerikli anormal davranışlar arasında dînî içerikli histeriyi de saymak gerek. Örneğin mevlit okunurken kadınlardan birinin baygınlık geçirmesi, onu taklitle birbiri arkasından bes on tanesinin bağırması, ağlaması, çırpınarak yerlerde yuvarlanması, dönen dervişlerin (donma) dedikleri (catalepsie hysterique) hâline geçişleri buna örnek verilebilir. Burada kimi histeriklerin hezeyan benzeri belirtiler ve davranışlar gösterdiğini belirtmek gerek. Bu gibilerde bilinçdışı bayılmalar hakiki vecd hâli değildir. Daha çok çevreye ait ve deruni bir telkinin etkisiyle yarı hipnotik bir hâldir. Dini histerikler çeşitli manzaralar arasında çok defa sehvânî hisler de duyarlar.

Hezeyanların bir kısmı doğrudan doğruya benliği ve kişiliği, bazıları çeşitli duyguları ya da tümüyle zekâyı, bir kısmı da benliğin sosyal çevreyle olan ilişkilerini ilgilendirmektedir.[27] Hastanın hezeyana karsı gösterdiği sebat, açıklama ve iddia derecesi göz önünde bulundurularak, söz konusu hezeyanlar, sistematik ve sistematik olmayan seklinde sınıflandırılır. Bu hezeyanlar zaman zaman geçmişle ilgili, bazen şimdi ya da gelecekle ya da hepsiyle birlikte ortaya çıkabilmektedir.

Hezeyanlarla ilgili olarak sayılan tüm bunlara ek olarak ve belki de sonuç olarak şuraya varmak gerekir ki mistik hezeyanlar hezeyanların kuvvetli ve yaygın bir türüdür ve mistik hezeyanlara diğer hezeyanlar içerisinde de rastlamak mümkün olabilmektedir. Örneğin melankolik delirlerde dinî suçluluk, mukaddesata karşı söz ya da fiille küfür, Allah tarafından lânetlenmiş ve Cennet’ten kovulmuş olmak gibi hezeyanlara rastlanabilmektedir. Aynı şekilde hipokondriyak ve matabolik hezeyanlarda, vücuduna şeytanın sahip olması, deccal hâline gelme; perseküsyon hezeyanlarında, cehenneme ait kuvvetlerin hücum etmesi, semavî kuvvetlerin savunması; büyüklük hezeyanlarında, kişinin kendini peygamber, papa, Mehdi, İsa Mesih, din kurucusu ve Allah zannettiği hezeyanları
görülebilmektedir
.293

Sonuç itibariyle dinî ya da mistik hezeyanlar cinlerle ilgili anormal durumlar incelendiğinde oldukça yaygın bir hezeyan türü olarak karsımıza çıkmaktadır. Müstakil bir hezeyan çeşidi olan dînî (mistik) hezeyanları 2 kısma ayırabiliriz. Bunlar; mistik perseküsyon hezeyanı ve mistik gurur ve büyüklük hezeyanıdır. Mistik perseküsyon hezeyanında hasta, kötü ruhlar ve şeytan tarafından takip edildiğini, içten ve dıştan bunların etkisi altında olduğunu sanmaktadır. Dînî büyüklük hezeyanındaysa hasta, kendisini dînî bakımdan büyük ve önemli bir kişilik olarak görmektedir. Bu sayılan hezeyanlar tipik perseküte ve büyüklük hezeyanlarıdır. Bunların dışında, sayıklama olmadan, hak iddiasında bulunan, sabit ve kısıtlı hezeyanlı, muhakemeli ve dejenere megalomanlar ve mağdur olduğu fikrine kapılanlar vardır. Bunlar muhakemeli ve dejenere mistiklerdir. Bunlar arasında Allah adına bir kilise ya da devlet büyüğünü, ya da bir kralı öldüren politik ya da dînî mistikler bulunmaktadır.

Hezeyanların bu kadar çeşitli olması şüphesiz mistik hezeyanları da etkilemektedir. Öyleyse burada, dînî olanla olmayanı birbirinden neyin ayırdığı? sorusu sorulabilir. Burada bir tecrübeye ya da hezeyana dînî nitelik kazandıran şeyin yaşanan tecrübenin taşıdığı temel unsurla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü belli ruh hâli, ancak dînî bir niyet ve yöneliş içerisinde oluşmuşsa “dînî” olarak değer kazanır. Ya da daha özel anlamda söyleyecek olursak, hezeyanlarda dînî bir unsur varsa buna dînî hezeyan ya da mistik hezeyan denmektedir.[28]

Kaynaklar

[1] Ali Babaoğlu, "Psikiyatri Tarihi", Okuyan Us Yayınları, İstanbul 2002, s.60-80.
[2] Özcan Köknel, "Kötü Ruhtan Ruh Sağlığına" (Türkiye’de Psikiyatri Tarihi), 1. Baskı, İstanbul: Alfa yay., Eylül 1998, s.30-32.
[3] Yusuf Has Hacib, "Kutadgu Bilig Uyarlaması", çev. Fikri Silahdaroglu, Ankara: Kültür Bakanlıgı, ts.
[4] Yusuf Özbek & Manfred Ullman, "İslam Açısından Sihir & İslâm Kültür Tarihinde Maji", İstanbul 1994, İz Yayınları, s.183.
[5] Ernst. Zbinden, "İslâm’da ve Eski Ortadogu’da Cin ve Ruh İnançları", çev. Ekrem Sarıkçıoglu, Yeni ufuklar Nesriyat, s.31.
[6] Ernst. Zbinden, a.g.e., s.7.
[7] Ernst. Zbinden, a.g.e., s.66–67.
[8] Ali Babaoğlu, a.g.e., s.14.
[9] Ali Babaoğlu, a.g.e., s.16.
[10] Yusuf Özbek & Manfred Ullman, a.g.e., s.187.
[11] Ali Babaoğlu, a.g.e., s.17.
[12] Ali Babaoğlu, a.g.e., s.80.
[13] Matta 4:24; Markus 1:32–34, 5:7, 16:9; Luka, 4:14.
[14] Yusuf Özbek & Manfred Ullman, a.g.e., s.188.
[15] Ali Babaoğlu, a.g.e., s.80–81.
[16] Buhari, Ahkâm, 21.
[17] Özcan Köknel, a.g.e., s.143–145.
[18] Özcan Köknel, a.g.e., s.145.
[19] Rasim Adasal, "Medikal Psikoloji", Minnetoğlu Yay., İstanbul 1977, s.734.
[20] Özcan Köknel, "Günlük Hayatta Ruh Sağlığı", s.44.
[21] Özcan Köknel, s.47–48
[22] Cengiz Güleç & Ertugrul Köroglu (editörler), "Psikiyatri Temel Kitabı", Hekimler Yayın Birliği, Ankara 1997, C 1, s.45.
[23] Cengiz Güleç & Ertuğrul Köroglu, a.g.e., s.45–50.
[24] Rasim Adasal, a.g.e., C 2, s.138-140.
[25] Neda Armaner, "Psikopatolojide Dînî Belirtiler", Demirbaş Yay., Ankara 1973, s.113.
[26] Neda Armaner, a.g.e., s.114–115.
[27] Rasim Adasal, a.g.e., C 2, s.173.
[28] Turgay Şirin, "Metafizik Varlıklardan Cinlere İnancın Psiko-Sosyal Boyutları" (yüksek lisans tezi), İstanbul 2006, s.80-90.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36892332 ziyaretçi (103087806 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.