Ramazan'a Merhaba Derken
 

Ramazan, 2010

Ramazan'a Merhaba Derken

Ayşegül Osmanoğlu

"Şükür kavuşturana!" diyerek ayların şâhına "merhaba" dedik... Evimize buyur ettik. Bu değerli ve yılda sadece bir kere gelen misafirimizi lâyıkı ile ağırlayabilmek için de; evimizin yaramaz çocuğu "nefsimizi" bir odaya kilitledik. Bağırıp sızlanmalarına da kulağımızı tıkadık...

Ramazan gelirken, beraberinde olmazsa olmazı eski Ramazanları da getirir. Gözlerimiz, yıllarca uzaklıktaki mesafelere dalar gider. Burnumuzda bir sızı, damağımızda buruk bir tat oluşur. Her sohbet meclisinde illâki de bir eski Ramazan-yeni Ramazan muhabbetleri kurulmadan geçilmez. Hal böyle olunca, benim de kendi çocukluğumun Ramazanlarına ait anılarım, zihnimin bir köşesinden çıkıp kelimelerimde tekrar hayat bulmaya başlıyor...

İlk oruç tuttuğum zamanları hatırlıyorum; küçücüktüm. 6-7 yaşlarındaydım sanırım... Büyüklerimizin "tekne orucu" dediği yarım günlük alıştırma turlarının ardından babam, birgün güzel bir teklifte bulunmuştu: "Eğer orucunu tam gün tutarsan, akşam geldiğimde onu senden satın alacağım..." Elbette çok heveslenmiştim. Akşama kadar orucumu tuttum. Akşam olunca da koşarak babamı kapıda karşıladım ve ona orucumu tam tuttuğumu söyledim. Bana; "O zaman al işte sana orucunun karşılığı: Tam gün tuttuğun sürece bakkaldan ne istersen alabilirsin, sınır yok..." dedi. Yani kuzuyu kurda emanet etti. Dede bakkalı ihyâ etmiştim...

Geceleri annemim yaptığı mayalı ekmeklerin kokusu ile sahura uyanırdım. Balkona çıkar, davulcuyu dinlerdim. Gecenin bir yarısı kalkıp yemek yemek, çocuk aklımla bana çok eğlenceli gelirdi. Sabah ezanlarını dinleme alışkanlığım da yine çocukluğumdaki ramazanların bana bir hediyesi...

Biraz daha büyüdüğümde -bu yıl olduğu gibi- yine yaz aylarına denk gelen bir Ramazan ayı yaşamıştık. Allah'ım, bir de Kurân kursuna giderdik... O sıcaklarda evin yokuşu, bana asla ulaşamayacağım bir mesafede görünürdü. Sürekli leğenlere, kazanlara su doldurup içine kafamızı daldırırdık. Uyur, uyanır, oyun oynar, TV seyrederdik; fakat geçmezdi vakit bir türlü...

Akşam oldu mu doğru pide kuyruğuna... Öyle şimdiki gibi her köşe başında pideyi kolayca bulamıyorduk. Bitmeden alabilmek için önceden gidip beklemek gerekiyordu. İftar vakti geldi mi; sofra hazırlığı, büyük bir koşuşturmacaya sebep olurdu. Benim için Ramazan demek; tarhana çorbası, salata ve pide kokusu demekti. Nasıl da ayrı bir kokuya sahip oluyor anlamıyorum... Hâlâ da aynı gelir kokusu...

Çok fazla misafirimiz olurdu. Çok da misafirliğe giderdik. Kalabalık sofralarla daha da bir güzelleşirdi yemeklerin tadı. Şimdilerde mesafeler, sadece yol uzaklığı değil; gönül uzaklığı demek... "Masraf olmasın" düşüncesi, birlik-beraberlik rûhunu âdetâ öldürmüş. Halbuki Ramazan, gerçekten bereketi ile geliyor. Misafir, hakikaten beraberinde hem kendi rızkını getiriyor, hem de hâne sahibinin evinde rahmet artıyor. En azından, ben, buna inanıyorum. En çok özlediğim de zaten kalabalık Ramazan sofraları...

İftar sonrası, teravih için herkes birbirinin kapısını çalardı. Tüm apartmanın hanımları, camiye giderdik. İşte o akşamlardan birinde; benden önce giden annemlerin peşinden biraz geç çıkınca, onlara yetişemedim ve her zaman gittiğimiz camiye gecenin o vaktinde koşarak gittim. Ama orada tanıdık hiç kimse yoktu. Ben de hemen çıktım, "Eve geri gideyim bari..." dedim. Sonra da fikrimi değiştirip bir komşumuzun eskiden müftülük de yapmış olan babasının ve annesinin yanında teravih namazını kılmaya karar verdim. Onlar, epey yaşlı insanlardı ve aklıma en son gelecek şey; Temmuzda soba yakmaya ihtiyaç hissedecekleriydi. Evet, Temmuzda soba yakmışlardı ve ben, daha teravih namazına başlayamadan sıcaktan bir güzel bayılmıştım. Yıllarca etkisinden kurtulamadım. Hâlâ biraz ateş basar beni teravih namazı denince...

Sahur vakti gelene kadar babamla Kurân okurduk. O, bize dini kıssalar anlatırdı. Şu,Hz. Süleyman'a "Beni Hindistan'a gönder!" diyen adamın hikayesini ilk babamdan duymuştum. Hani adam, Azrail'i görüp de kendisine bakışından korkar ve koşarak Hz. Süleyman'a gelir. "Rüzgâra emret de beni Hindistan'a gönder. Azrail'i gördüm. Bana çok kötü bakıyordu. Galiba canımı alacak..." der. Adamın isteğini yerine getirir Hz. Süleyman... Bir süre sonra da adamın Hindistan'da öldüğü haberini alır. Hz. Süleyman, Azrail'e neden adamcağıza öyle korkutucu baktığını sorduğunda da Azrail; "Çünkü bana onun canını Hindistan'da almam emrolunmuştu. Neden Hindistan'da olmadığına şaşırmıştım. O yüzden öyle bakıyordum." der. Tabii bu, şöyle bir özet anlatımı... Yani bu da ne demek oluyor: Bazen insanlar, kaderinden kaçarken aslında ona doğru koşabiliyorlar demek ki...

Bir başka hatırladığım kıssa da yine Azrail ve bir adam hakkında: Adamın biri, ölümden çok korkarmış (korkmayan var mı ki?) Ama öyle böyle değil! Gün gelip Azrail kapısını çaldığında ona yalvar yakar olmuş: "Ne olur, bana biraz daha zaman ver! Henüz öteki dünyaya hazırlık yapacak vaktim olmadı. Eğer sen, biraz zaman tanırsan, ben de var gücümle Allah'ın huzuruna lâyıkı ile çıkabilmek için hazırlık yapar, ibadetlerimi tamamlarım..." demiş. Azrail de; "Tamam." demiş. Ama adam, son bir hamle daha yapmış ve demiş ki; "Yalnız, lütfen gelmeden önce bana haber ver, olur mu?" demiş. Azrail, bu isteğine de "Tamam." demiş. Aradan yıllar akıp gitmeye başlamış. Adam, tabii ki Azrail'i atlatmış olmanın rahatlığıyla hayatına devam etmiş. Yıllar, öylece akmaya devam ederken, kimi zaman sokağından, kimi zaman oturduğu mahalleden veya akrabalarından insanlar, tek tek ölmeye başlamış. Gün gelmiş, Azrail, adamın kapısına tekrar gelmiş. Tabii adam, büyük bir paniğe kapılmış. Çünkü nasılsa Azrail, gelmeden önce haber vereceği için hep son âna kadar rahat davranmış ve hiçbir hazırlık yapmamış öteki dünya için... Hemen yüzsüzlüğü ele alıp; "Hani gelmeden önce haber verecektin? Bak, yine beni aniden hazırsızlık yakaladın..." demiş. Azrail, de: "Hayır! Ben, sana gelmeden seneler önce haber verdim. Senelerdir sokağından, mahallenden bir sürü arkadaşın, akraban öldü. Birgün sıranın sana da geleceğini ben sana haber verdim; ama sen anlamamışsın." der ve adamın canını orada alır... Sanırım bu kıssanın ne demek istediğine dair ayrıntılı bir açıklamaya gerek yok, öyle değil mi???

Bu ve buna benzer pek çok anım var Ramazan'a dair ve eminim ki pek çoğunuzun da unutulmaz güzellikte Ramazan'a dair anılarınız vardır. Diliyorum ki henüz yeni merhaba dediğimiz bu Ramazan da sizlere ve hepimize unutulmaz güzellikte izler bırakarak yer edinir hayatımızda...

Ayşegül Osmanoğlu,
12 Ağustos 2010, Perşembe.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: ayşegül, 12.08.2010, 07:57 (UTC):
amin...diyorum bende:) tüm ÜMMET-İ MUHAMMED'e hayırlı ramazanlar diliyorum

Yorumu gönderen: Selma .D, 12.08.2010, 01:04 (UTC):
ALLAH cümlemize önümüzdeki yılda kavuşmayı nasip eder işallah ALLAH hepimizin dualarını kabul etsin. Ellerine yüreğine sağlık ayşegül



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36696471 ziyaretçi (102743640 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.