Sad Suresi (Okunuşu ve Türkçe Anlamı)
 

Sad Suresi (Okunuşu ve Türkçe Anlamı)

Önbilgi: Bu sayfada yer alan ve orjinal Kuran metninin hemen altındaki o ayetin tecvitli okunuşları, Akhenaton tarafından geliştirilen yapay zeka yazılımı tarafından otomatik olarak yapılmıştır. program, henüz BETA aşamasında olduğu için lütfen tecvitli okunuşlarda gördüğünüz hataları bize bildirin.

1. ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ
1. Sâd. Velgur'âniziz-zikr.
1. Sâd. Öğüt veren Kuran'a yemin ederim ki,

2. بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ
2. Belillezîne keferû fî izzetiv-veşigâg.
2. Küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.

3. كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ
3. Kem ehleknē min gablihim min garnin fenēdev-velēte hîne menâs.
3. Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.

4. وَعَجِبُوا أَن جَاءهُم مُّنذِرٌ مِّنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ
4. Veacibû en cēehum munzirum-minhum vegâlel kēfirûne hēzē sēhirun kezzēb.
4. Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır!

5. أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إِلَهاً وَاحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ
5. Ecealel âlihete ilehev-vēhiden inne hēzē leşey'un ucēb.
5. Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.

6. وَانطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ
6. Ventalegal meleu minhum enimşû vasbirû alē âlihetiküm inne hēzē leşey'un yurâd.
6. Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.

7. مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الْآخِرَةِ إِنْ هَذَا إِلَّا اخْتِلَاقٌ
7. Mē semiğnē bihēzē fil milletil â[k]hirati in hēzē ille[k]htilēg.
7. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.

8. أَأُنزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِن بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّن ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ
8. Eunzile aleyhiz-zikru mim beyninē bel hum fî şekkim-min zikrî bel lemmē yezûgû azēb.
8. Kuran, aramızdan Muhammed'e mi indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Belki, bunlar Kuran'ım hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.

9. أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ
9. Em indehum [k]hazēinu rahmeti rabbikel azîzil vehhēb.
9. Yoksa azîz ve lütufkâr olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır!

10. أَمْ لَهُم مُّلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الْأَسْبَابِ
10. Em lehum mulküs-semēvēti vel ardi vemē beynehumē felyertegû fil esbēb.
10. Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler (görelim)!

11. جُندٌ مَّا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِّنَ الْأَحْزَابِ
11. Cundum mē hunēlike mehzûmum-minel ahzēb.
11. Onlar, çeşitli guruplardan oluşmuş bir ordudur; işte şurada bozguna uğratılacaklardır.

12. كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتَادِ
12. Kezzebet gablehum gavmu nûhiv-veâduv-vefir'avnu zul evtēd.
12. Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklar sahibi Firavun da, yalanladılar.

13. وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأَيْكَةِ أُوْلَئِكَ الْأَحْزَابُ
13. Vesemûdu vegavmu lûtıv-veashâbul eyketi ulēikel ahzēb.
13. Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da (peygamberleri) yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.

14. إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ
14. İn küllun illē kezzeber-rusule fehagga igâb.
14. Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu.

15. وَمَا يَنظُرُ هَؤُلَاء إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ
15. Vemē yenzuru hēulēi illē sayhatev-vēhidetem-mē lehē min fevēg.
15. Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.

16. وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ
16. Vegâlû rabbenē accillenē gittanē gable yevmil hisēb.
16. Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler.

17. اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُودَ ذَا الْأَيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ
17. >İsbir alē mē yegûlûne vezkür abdenē dēvûde zel eydi innehû evvēb.
17. (Resûlüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.

18. إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ
18. İnnē se[k]h[k]harnel cibēle meahû yusebbihne bil aşiyyi vel işrâg.
18. Biz, dağları onun emrine vermiştik.Akşam sabah onunla beraber tesbih ederlerdi.

19. وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَّهُ أَوَّابٌ
19. Vettayra mehşûraten küllul lehû evvēb.
19. Kuşları da toplu halde onun emri altına vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih ederlerdi.

20. وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
20. Veşedednē mulkehû veâteynēhul hikmete vefeslel [k]hitâb.
20. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş; ona hikmet ve güzel konuşma vermiştik.

21. وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ
21. Vehel etēke nebeul [k]hasmi iz tesevverul mihrâb.
21. (Ey Muhammed!), Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanmışlardı.

22. إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُودَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ فَاحْكُم بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاء الصِّرَاطِ
22. İz de[k]halû alē dēvûde fefezia minhum gâlû lē te[k]haf [k]hasmēni beğâ bağdunē alē bağdin fehküm beynenē bil haggi velē tuştıt vahdinē ilē sevēis-sırât.
22. Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. "Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster" dediler.

23. إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ
23. İnne hēzē e[k]hî lehû tisuv-vetisûne neğcetev-veliye neğcetuv-vēhidetun fegâle ekfilnîhē veazzenî fil [k]hitâb.
23. (Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken "Onu da bana ver" dedi ve tartışmada beni yendi.

24. قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيراً مِّنْ الْخُلَطَاء لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَّا هُمْ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعاً وَأَنَابَ
24. Gâle legad zalemeke bisuēli neğcetike ilē niâcihi veinne kesîram-minel [k]huletâi leyebğî bağduhum alē bağdin illellezîne âmenû veamilus-sâlihâti vegalîlum-mē hum vezanne dēvûdu ennemē fetennēhu fēsteğfera rabbehû ve[k]harra râkiev veenēb.
24. Davud: Andolsun ki, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecâvüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az! dedi. Davud, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.

25. فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
25. Feğafernē lehû zēlike veinne lehû indenē lezulfē vehüsne meâb.
25. Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.

26. يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُم بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ
26. Yē dēvûdu innē cealnēke [k]halîfeten fil erdi fēhküm beynen-nēsi bil haggi velē tettebiil hevē feyudilleke an sebîlillēhi innellezîne yedillûne an sebîlillēhi lehum azēbun şedîdum-bimē nesû yevmel hisēb.
26. Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.

27. وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاً ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ
27. Vemē [k]halegnes-semae vel arda vemē beynehumē bētılen zelike zannullezîne keferû feveylul lillezîne keferû minen-nēr.
27. Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!

28. أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْأَرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ
28. Em necalullezîne âmenû veamilus-sâlihâti kelmufsidîne fil ardi em necalul muttegîne kelfuccâr.
28. Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?

29. كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
29. Kitēbun enzelnēhu ileyke mubērakül liyeddebberû âyētihî veliyetezekkera ulul elbâb.
29. (Resûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.

30. وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
30. Vevehebnē lidēvûde süleymēne niğmel abdu innehû evvēb.
30. Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi.

31. إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ
31. İz urida aleyhi bil aşiyyis-sâfinētul ciyēd.
31. Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.

32. فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ
32. Fegâle innî ehbebtu hubbel [k]hayri an zikri rabbî hattē tevērat bil hicēb.
32. Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.

33. رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحاً بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ
33. Ruddûhē aleyye fetafiga mesham-bissûgi vel eğnēg.
33. Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) Onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.

34. وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَداً ثُمَّ أَنَابَ
34. Velegad fetennē süleymēne veelgaynē alē kürsiyyihî ceseden sümme enēb.
34. Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.

35. قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكاً لَّا يَنبَغِي لِأَحَدٍ مِّنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ
35. Gâle rabbiğfirlî veheblî mulkellē yenbeğî liehadim-mim bağdî inneke entel vehhēb.
35. Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.

36. فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاء حَيْثُ أَصَابَ
36. Fese[k]h[k]harnē lehur-rîha tecrî biemrihî ru[k]hâen haysu esâb.
36. Bunun üzerine biz rüzgarı onun emrine verdik.Onun emriyle istediği yere yumuşacık akardı.

37. وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاء وَغَوَّاصٍ
37. Veş-şeyētîne külle bennâin veğavvēs.
37. Dalgıç ve yapı ustası şeytanları da.

38. وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ
38. Veâ[k]harîne mugarranîne fil esfēd.
38. Ve daha diğerlerini de zincirlerde bağlı olarak (Onun emrine verdik.)

39. هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
39. Hēzē atâunē femnun ev emsik biğayri hisēb.
39. "İşte bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır" dedik.

40. وَإِنَّ لَهُ عِندَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ
40. Veinne lehû indenē lezulfē vehüsne meâb.
40. Doğrusu onun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.

41. وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ
41. Vezkür abdenē eyyûbe iz nēdē rabbehû ennî messeniyeş-şeytânu binusbiv-veazēb.
41. (Resûlüm!) Kulumuz Eyyub'u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.

42. ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ
42. Urküd biriclike hēzē muğteselum bēriduv-veşerâb.
42. Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).

43. وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنَّا وَذِكْرَى لِأُوْلِي الْأَلْبَابِ
43. Vevehebnē lehû ehlehû vemislehum meahum rahmetem-minnē vezikrâ liûlil elbēb.
43. Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.

44. وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثاً فَاضْرِب بِّهِ وَلَا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِراً نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ
44. Ve[k]huz biyedike diğsen fadrib bihî velē tehnes innē vecednēhu sâbiran niğmel abdu innehû evvēb.
44. Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub'u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.

45. وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ أُوْلِي الْأَيْدِي وَالْأَبْصَارِ
45. Vezkur ibēdenē ibrâhîme veishâga veyağgûbe ûlil eydî vel ebsâr.
45. (Ey Muhammed!), Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Ya'kub'u da an.

46. إِنَّا أَخْلَصْنَاهُم بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ
46. İnnē e[k]hlesnēhum bi[k]hâlisatin zikrâd-dēr.
46. Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık.

47. وَإِنَّهُمْ عِندَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْأَخْيَارِ
47. Veinnehum indenē leminel mustafeynel a[k]hyâr.
47. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir.

48. وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِّنْ الْأَخْيَارِ
48. Vezkur ismâîle velyesea vezel kifli veküllum-minel a[k]hyâr.
48. İsmail'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir.

49. هَذَا ذِكْرٌ وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَآبٍ
49. Hēzē zikruv-veinne lilmuttegîne lehusne meâb.
49. İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.

50. جَنَّاتِ عَدْنٍ مُّفَتَّحَةً لَّهُمُ الْأَبْوَابُ
50. Cennēti adnin-mufettehatel lehumul ebvēb.
50. Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.

51. مُتَّكِئِينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ
51. Muttekiîne fîhē yedûne fîhē bifēkihetin kesîrativ-veşerâb.
51. Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.

52. وَعِندَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ أَتْرَابٌ
52. Veindehum gâsırâtut-tarfi etrâb.
52. Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.

53. هَذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ
53. Hēzē mē tûadûne liyevmil hisēbi
53. İşte, hesap günü için size vâdolunan şeyler bunlardır.

54. إِنَّ هَذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِن نَّفَادٍ
54. İnne hēzē lerizgunē mē lehû min-nefēd.
54. Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.

55. هَذَا وَإِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَآبٍ
55. Hēzē veinne lit-tâğîne leşerra meâb.
55. Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.

56. جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمِهَادُ
56. Cehenneme yeslevnehē febi'sel mihēd.
56. Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.

57. هَذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ
57. Hēzē felyezûgûhu hamîmuv-veğassēg.
57. İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar.

58. وَآخَرُ مِن شَكْلِهِ أَزْوَاجٌ
58. Veâ[k]haru min şeklihî ezvēc.
58. Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.

59. هَذَا فَوْجٌ مُّقْتَحِمٌ مَّعَكُمْ لَا مَرْحَباً بِهِمْ إِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ
59. Hēzē fevcum-mugtehimum-meaküm lē merhabem-bihim innehum sâlunnēr.
59. (İnkârcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğin de, liderler:) Onlar rahat yüzü görmesin (derler) Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.

60. قَالُوا بَلْ أَنتُمْ لَا مَرْحَباً بِكُمْ أَنتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا فَبِئْسَ الْقَرَارُ
60. Gâlû bel entum lē merham-biküm entum gaddemtumûhu lenē febi'sel garâr.
60 (Liderlere uyanlar ise:) Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.

61. قَالُوا رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَذَا فَزِدْهُ عَذَاباً ضِعْفاً فِي النَّارِ
61. Gâlû rabbenē men gaddeme lenē hēzē fezidhu azēben diğfen finnēr.
61. Yine onlar: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler.

62. وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرَى رِجَالاً كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ الْأَشْرَارِ
62. Vegâlû mē lenē lē nerâ ricēlen künnē neudduhum minel eşrâr.
62. (İnkârcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?

63. أَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيّاً أَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْأَبْصَارُ
63. Ette[k]haznēhum si[k]hriyyen em zēğat anhumul ebsâr.
63. Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?

64. إِنَّ ذَلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ أَهْلِ النَّارِ
64. İnne zēlike lehaggun te[k]hâsumu ehlin-nēr.
64. İşte bu, cehennem ehlinin tartışması, şüphesiz bir gerçektir.

65. قُلْ إِنَّمَا أَنَا مُنذِرٌ وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلَّا اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ
65. Gul innemē ene munziruv-vemē min ilēhin illē ellâhul vēhidul gahhâr.
65. (Resûlüm!) De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur.

66. رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ
66. Rabbus-semēvēti vel ardi vemē beynehumel azîzul ğaffâr.
66. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi (olan Allah) üstündür, çok bağışlayıcıdır.

67. قُلْ هُوَ نَبَأٌ عَظِيمٌ
67. Gul hüve nebeun azîm.
67. De ki: "Bu büyük bir haberdir."

68. أَنتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ
68. Entum anhu muğridûn.
68. "Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz."

69. مَا كَانَ لِي مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَإِ الْأَعْلَى إِذْ يَخْتَصِمُونَ
69. Mē kēne lî min ilmim-bil melēil ağlâ iz ye[k]htesımûn.
69. Onlar orada tartışırken benim mele-i a'lâ hakkında hiçbir bilgim yoktu.

70. إِن يُوحَى إِلَيَّ إِلَّا أَنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ
70. İn yûhâ ileyye illē ennemē ene nezîrum-mubîn.
70. Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.

71. إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَراً مِن طِينٍ
71. İz gâle rabbuke lilmelēiketi innî [k]hâligum-beşeram-min tîn.
71. Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.

72. فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
72. Feizē sevveytuhû venefe[k]htu fîhi mir-rûhî fegaû lehû sēcidîn.
72. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!

73. فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ
73. Fesecedel melēiketu külluhum ecmeûn.
73. Bütün melekler toptan secde ettiler.

74. إِلَّا إِبْلِيسَ اسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنْ الْكَافِرِينَ
74. İllē iblîsestekbera vekēne minel kēfirîn.
74. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.

75. قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ أَسْتَكْبَرْتَ أَمْ كُنتَ مِنَ الْعَالِينَ
75. Gâle yâ iblîsu mē meneake en tescude limē [k]halegtu biyedeyye estekberte em künte minel âlîn.
75. Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.

76. قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ
76. Gâle enē [k]hayrum-minhu [k]halegtenî min-nēriv-ve[k]halegtehû min tîn.
76. İblis: Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.

77. قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ
77. Gâle fē[k]hruc minhē feinneke racîm.
77. Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin.

78. وَإِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي إِلَى يَوْمِ الدِّينِ
78. Veinne aleyke lağnetî ilē yevmid-dîn.
78. VE ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.

79. قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
79. Gâle rabbi feenzırnî ilē yevmi yub'asûn.
79. İblis: Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.

80. قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ
80. Gâle feinneke minel munzarîn.
80. Allah: "Haydi, sen mühlet verilenlerdensin.''

81. إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
81. İlē yevmil vegtil meğlûm.
81. "O bilinen güne kadar" buyurdu.

82. قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
82. Gâle febiizzetike leuğviyennehum ecmeîn.
82. İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onların hepsini mutlaka azdıracağım."

83. إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ
83. İllē ibēdeke minhumul mu[k]hlesîn.
83. "Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç" dedi.

84. قَالَ فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ أَقُولُ
84. Gâle felhaggu velhagga egûl.
84. Allah buyurdu ki, "O doğru ben hep doğruyu söylerim."

85. لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنْهُمْ أَجْمَعِينَ
85. Leemleenne cehenneme minke vemimmen tebiake minhum ecmeîn.
85. "Mutlaka sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım!."

86. قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ
86. Gul mē eseluküm aleyhi min ecriv-vemē ene minel mutekellifîn.
86. (Resûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.

87. إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ
87. İn hüve illē zikrul-lil âlemîn.
87. Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.

88. وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ
88. Veletağlemunne nebeehû bağde hîn.
88. Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.

Sad Suresi Meali Dinle

Sad Suresi Dinle

Orjinal Metin (Ahmet Hüsrev Hattı)

sad suresi

sad suresi

sad suresi

sad suresi

sad suresi

sad suresi




Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 42870887 ziyaretçi (113236346 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.