Sevgiliye Mektuplar
 
aşk mektubu

Sevgiliye Mektuplar

Akhenaton

Bu bölüm, Facebook’ta paylaştığım kendime ait sözlerden derlenmiştir.

Bir elif miktarı gözlerimin içine bak
Sonra istersen git, beni şeddeli bir yalnızlıkla bırak. (Akhenaton)

Ben, “aşk”ın “ism-i fâil”iyim sen “ism-i mef’ul”ü. Bu aşkın vezni şöyle sevgilim: “Aşıkün vefâilatün mâşukun bin zulmü”… (Akhenaton)

Bir levhâsı yoktu aşkın nice can yakmalarda. Cana kasteden bir yan bakış, iflah olmadım rûhumu yıkıp devirdikten sonra. Öyle İstanbul gözleri varken bir kadının, dikkatli bakmalı yere de göğe de. Yazık henüz aşk düşmemiş bir yüze, hiç kır görmemiş saçlara da. (Akhenaton)

Ey su gibi azîz sevgili. Kızıl saçlarını Musa’nın asası gibi ellerinle Kızıldeniz’i ikiye ayırır gibi savuruyorsun. Gözlerin, tatlı iki mavi deniz, iki denizin birleştiği bir yerde, çırpınan gönül balığını Hızır’ı bulmak için mi unutuyorsun. Yakup, Yusuf’u kaybetti Mısır’da, ben gözlerinde kendimi. İster denizinde bir Yunus olayım, ister yaralanan yüreğimle Hızır’ın batırdığı gemi. Gönlümün tahtında Belkıs gibi ayaklarını sürüyorsun. İşte boynum sana teslim, güzelliğinin İbrahim bıçağında. Akıt kanımı kurban diye Misbahü’s-Süreyyâ’nın yamacında. (Akhenaton)

“Kış”ın başka türlü özler insan sevdiğini, “yaz”ın başka. (Kışın) bakınca insanın içini “ısıtan” bir çift göz gazeli ya da (yazları) konuşurdu ki gönül “serinleten” bir ses tonuyla... (Akhenaton)

Araf’a düşmüşse insan, cennet de cehennem de sevgilinin ağzıdır. Ya öper, gül yaprağına dönüşür; ya da “hoşça kal” der, yüreğin gül rengi bir ateşe nâzır.

Araf’a düşmüşse insan; ateş, gönlün libâsıdır. Sanki koparılmış gül dalından; âşığın benzi sarı, âşığın nefesi ağır…

Araf’a düşmüşse insan; onu şeytan bile duymamıştır. Bir karabasanın içinde hapsolmuş, hiç uyanmamış, hiç uyanmamıştır… (Akhenaton)

Ehl-i Cehennem’im diye, Cennet’ten bir huri görmeyeceğim diye hayıflanırdım. O gülüşünü gördüm ya, öldüm de beni yanlış yere attılar sandım… (Akhenaton)

Bin sadaka versem, yazılır mı adlarımız yan yana senle Levh-i mahfûzda. Şikâyet etmem ey cânım, en sonuncusu Azrâil’e cânım olsa. Bin Yâsin indirsem, o gül yüzüne nazar değmesin diye sana; gâm yemem ey cânım, binincisi billâhi en son nefesim olsa. Mısır’ın güzelleri, elin doğradı Yusuf’u seyrederken daldılar da; ya Yusuf seni görseydi, kalır mıydı adı bir peygamber şimdi daha. Dersem ki ey cânım, gül yüzünü Allah sevdiğine bağışlasın; yanmak için ne gerek var beni yakacak başka bir günâha. Yakıştıramazken güzelliğine denk bir sevgili ne insten ne cinden, nasıl diyeyim sevdiğine bağışlasın ben, gönlümdeki kıskançlık bir yana. Yok mu hiç Güneş’in günahı, kıskanıp tebessüm ışığını; yanışı ne sebepten senin yüzünden de değilse daha. Leylâ, gecenin adıdır, lisân-i Arâbî’de ve bir de senin simsiyah gözlerinin; Ay, ölmez ey cânım, göstermese bile yüzünü Mecnûn sabâha.  Güneş, gün diyarını gezip Ay  ise aydınlatıyor diye geceyi, nasıl dersin onların bile yok birbirinden haberi, sen vuslatsız aşkları bilmemişken daha. Kudret kaleminin yüzündeki parmak izi küffârı dahi getirirken imana; ben de tasdik ettim, inandım, böyle bir yüzün ressamı Olan’a. ("Akhenaton’un Günlüğü’nden", 1997, Kahraman Maraş)

Bir benzerin daha yaratılmamıştır diye, cennetlerden geçer insan seni görünce. Hüsnün, güzelliğin son mertebesi diye, hayal edemez insan, senden güzeli daha olur mu diye. Siyah gözlerinle beni tövbe olunmaz bir kafirliğe sürüklüyorsun. Cehennemdeki yerimi cennetten gelen bir bakışla mühürlüyorsun. Her şey özlenir. Çölde bir yudum su, ders ortası bir dal sigara özlenir. Ama ya seni özlemek?! Nasıl kaldırır ki bunu insan. Nasıl baş eder kor ateşten bir alevle. Aşkınla cehennemliğim madem, adalet olur mu bu yanmak iki cehennemle. Siyah bir Kevser’den yansıyan gözlerin, yolu kesişmez mi Sırat-ı Müstakim’le. Kim dedi ki sana kavuşayım; yoksa da vuslatım, selamın da mı mübah, ya da iki satır kaleminle. A caaanım, bir kula iki cehennem çok, kaldır dünyadakini Hacer’ül-Esved gözlerinle.  Madem mahşerden cennet ümidim yok, kaldır sırat köprüsünü gözlerimden gözlerinle. Bir kerecik beni cennet gözlerinde ağırla. Sonra istersen it cehenneme beni iki elinle. (Akhenaton)

Sevgili. Mutlu ol diye dua bile ediyorum bazen. Diyorsun ki o zaman, hani bırakmıştın dua etmeyi. Ama seni bırakmadım değil mi sevgili. İnsan sevdiğine yine de hep dua etmeli değil mi?

Sevgili. Suyu özler gibi dalıyorum gözlerine bazen. Diyorum ki sonra, ne fark eder, ne âb-ı hayat içsem sönecek bu yangın ne ben susuzluktan ölsem. Ama aşk orucu tutup da gözlerini nehirden ayırmamak da mübah değil mi sevgili. Ayrılıklar mekruh da, seni her an özlemek mübah değil mi?

Sen bilmezsin, gülüşün sabahın ilk ışığı gibidir güneş görmeyen gönül hapishaneme. Bilmezsin bakışların can alır, kimi zaman can verir bazen de. İnce tenin kaç derde merhem, ister iyileştirirsin, ister iyileştirmezsin. Güzelliğinin zekatını sun ey güzel, aşkına düşenlere bir geçmiş olsun desen inan ölmezsin.

Sen bilmezsin bir merhaba nasıl değiştirir bir günümü. Yanardım yerine cehennemde, sen bir kez gülsen, alsan gönlümü. Sormazsın ne güzelliğim var ki diye dönüp aynalara yönünü; bilsen ki gözlerimde sen dünyadaki tek güzelsin. Güzelliğinin zekatını sun ey güzel, diriltsen gözlerimi gözlerinle inan ölmezsin.

Hangi şiirden çıkıp geldiysen, hangi masaldan aldıysan bu mutlu yüzünü, hangi yitik vadide yetiştiysen, hangi romanda hep beklendi, ama hep beklendiysen, hangi öyküde suya eğilip öptüysen kendi yüzünü ve hangi nergiz çiçeğine dönüştüysen, en güzel hangi rüyayı gördüysen, hangi esved taşından aldıysan gözlerini, hangi renk bir kokuysan resimlerde, elestte kime hangi sözü verdiysen, hangine ateş diye yazıldıysan, hangine cenneti hatırlattıysan, hangi dertten kurtardıysan bir ölüyü, hangi meleksen omuzlarımdaki, sana yazdığım hangi şiirsen, hangi hayalimsen karşılıklı çaylarımızı yudumladığımız, özlemin, hasretin hangi haliysen, hangi şarkıysan beni üzen, hangi “can yakan bir afet” (âfet-i cân) diye geçiyorsa ismin eski şiirlerde, sana sırrımı birgün ifşa edecek hangi kalemsen, hangi kadir gecesinde aldıysan gözlerinin simsiyah rengini, hangi gece en masumsan, hangi eski aşkları hatırlattıysan, hangi duyguları yaşattıysan bana sen bilmeden, hangi hengamede yaklaştıysan yüreğimin kilitli burçlarına, hangi adını fısıldadıysan “ben geldim” diye, hangi elinle yakıp attıysan içeri kibriti, dudağının hangi kenarıyla öptüysen yalnızlığımı, hangi bağımlılıkla doldurduysan şuur-altımı, hangi ilacım, hangi merhemim, hangi zehrim olduysan………. Dön ne olur geldiğin yere……. Taşıyamam seni, incinmiş, yırtılmış, kanı durmamış bir kalpte. Adını söyleyemem, söyleyemem adını, aldığım bu ağır nefes, bu ağır nefesle. Seni böyle sevemem, birgün öleceksen, birgün incineceksen, birgün bırakıp gideceksen, bu kötü dünyada, bu mutsuz ülkede, bu sahte sokakta, bu çökmüş göğüs kafesinde, bu… bu… Dön ne olur… Kitaplarım da var hem… Yalnız değilim, üzgün değilim, gitsen ölüvermem, varsa alacak nefesim, korkma soluvermem. Yalnız kalmam ki ben, kitaplarım var benim. Kaç kez diriltti gözlerimi o gözlerin, biliyor musun kaç kez öptü öldüğüm o günden gözlerin, kaybolmadan şimdi hayalimden,  öyle ölüvermem… Dön ne olur… Hiç solmayacağın, mutsuz olmayacağın, ölümü görmeyeceğin, nefessiz kalmayacağın, yani incinmeyeceğin, hayata küsmeyeceğin, sonsuza dek silinmeyeceğin, hep hatırlanacağın, hep özleneceğin, hep sevileceğin… Şiire, masala, romana ve öyküye. Sonsuza dek yaşa ve sonsuza dek sevil sen… Çünkü ancak böyle ölmezsin…

"Kapama gözlerini üşüyorum". Ne ağır bir laf. Kampüs kantininde gözlerim önce seni buluyor, sonra siyah gözlerini. Yoruluyorum. Ne olur artık yürüme. Çayını al ve otur. Bırak bir sigara yakayım. Hoca (Atilla Bey), yine "Yüce dağların başından duman eksik olmaz Mehmet Akif..." diye gülerek bana takılsın. Ben, bu ay dergide çıkan yazımı okudun mu bileyim. Hani uzaktan nasıl öğreneceksem. Sana yazıldığını nasıl anlayacaksan. Ve benim sana yazıldığımı. Bugün de hava soğuk. Sen giymemişsin siyah mantonu. Senin yerine ben üşüyorum. Ama en çok, sen kapayınca siyah gözlerini. Ne bileyim, sanki gök, üstüme çöküyor gibi. Bütün Ahır Dağı üstüme çöküyor gibi. Hani tiryakilikten daha ötesi. Gözlerin, 10 dakikada yokluğunu hissettiren sigara gibi. Ne çocuk bakıyorsun.  Ne çocuk gülüyorsun. Hani Çalıkuşu’ndaki Feride gibi. Açıkgözlü, sıranı beklemeyip benim tostumu alıp oturdun. Hayır, şikayetim yok da. Biraz daha yanımda kalsaydın... Ben, kantinciden senin uzattığın 10 milyonu kendi cüzdanımdakiyle değiştiriyorum. Sadece senin elin değdi diye. Kaç yıldır cüzdanımdaki uğur param. Birazdan Lütfü Alıcı girecek eski edebiyat dersine. Benim yerim, yine senin arka sıran. Ne bileyim... Dinleyeceğim dersi siyah saçlarından kurtulabilirsem. Sen bir mum, ben pervanen, ışığına çarpıp yanmaz ve ölmezsem. Aptal mı pervaneler dersin şimdi bunu duysan. Niye atıyorlar kendilerini mumun içine. Belki birgün anlarsın, sen de bir başkasına "Birgün gözlerimin tâ içine bak. Anlarsın ölüler niçin yaşarmış." diyebilirsen. Masama oturuyorum. Sırtım sana dönük. Ama çayını nasıl içtiğini biliyorum, içine kaç şeker attığını. Ders fotokopilerine bakıp sanki anlayacakmış gibi uzun uzun baktığını. Sen bilmezsin, omuz küreğimden izliyorum ben seni. Gönlümün içine kurduğun bir başkentin içinden. Kâbe’nin etrafında döner gibi gözlerim yerde izliyorum. Okurken kitabımın sayfalarında, bekar evimin sarı duvarlarında izliyorum. Ne demişti Osmanlıca hocamız Nasrullah Bey beni derste uyuklarken yakaladığında: "Dersi dinliyorum gözlerim kapalı mı Mehmet Akif". Hocam, izin verin bir sigara içeyim geleyim... İzin verir de. Hani hangi edebiyatçıya şaire baksan ağzında hep bir sigara hep bir sigara. Demek ki sigara, edebiyatın bir gereği. Bakma sen bana, yine saçmalıyorum. Ne var sen de çıksan kapıdan. Defterine, "kanadı kırık kuş merhamet ister." yazsam. İçimde hep o bildik cevap. Ya yakalanırsam... Ya yakalanırsam.... Gel gör ki gözlerine yakalandığım yeter de artar bana. Yüzüm sarı, gözlerim bir incir kuşunun bakışlarında. Hastalanmadan neden sararır ten? Gözlerin kadar koyu mu, karların üstüne bıraktığım gölgem... Bugün bende bir hâl var Monna, kar bile iğri iğri düşüyor toprağa. Ben yörüngende eğri büğrü yürüyorum. Minibüs durağında sen ardımdan geliyorsun, oysa seni ben izliyorum. Bindiğim minibüse sen de bin diye dua ediyorum ve benim bir önümdeki kolduğa. Çünkü o zaman, aynadan gözlerini doya doya seyrediyorum. Arkadan minibüs ücretlerini sana uzatmayı seviyorum. Ellerim eline değmeden. Değsem o an küle döneceğimi bilerek. Unutuyorum sana yakınken sigara içmeyi. Çünkü en koyusunu gözlerinin içinden içiyorum. Minibüs’ün buğulu camına Ö nokta D’em yazıyorum. Gözlerin mum ışığı. Donmuyor, üşümüyorum. Çünkü o "mumun ardına gizlenen rüzgâr, ışık ruhumu sallayıp dur"uyor. Altın bilezikler, o kokulu ten, bu kanlı kuş tüyüne cevap vermiyor. Ama Monna. Yine de birgün gözlerimin içine bir bak... Hani dedim ya, bir elif miktarı. Ya da sigaramdan bir nefes içecek kadar. Bugün Maraş’ta yine ayaz var. Pıhtılaşan yüreğimin çığlıklarına, "Kapama gözlerini üşüyorum"...

Öyle bir “aaahhhhh” büyüttüm ki içimde, sandım bütün medler can verdi günâhımın ipinde. Öyle bir çığlık koyverdim ki denizlere, şimdi, dalgalar benim peşimde, med-cezir benim peşimde… (Akhenaton)

Dîvân edebiyatının en güzel mazmûnudur “âfet-i devrân”, yani bu devrin âfeti, güzelliğiyle yıkıcı belası, gönül Marduk’u. Sevgili odur ki, bakışları gönülleri yerle bir eden bir “Cindy kasırgası”, kokusu, kan basıncına tavan yaptıran bir “Tsunami”, ayrılığı 8.1 şiddetinde bir “Japonya depremi”, dokunuşu ise rûhumun sokaklarına düşüp çarpan bir “Marduk”tur. Yokluğundur “kıyamet”im, varlığı ise câna cân katan “kıymetlim”… Sevgilim, hayatımdan bir sen geçmişsin ki başka belalara ne gerek var… (Akhenaton)

Bütün ışıkları söndürüp yastığa başımı koyacağım ya, gelirsin yine aklıma, çıkmazsın uyuyana dek. Aklımın belası!!!

Bir cezm koy dilime, sükutum ikrârdan sayılsın; Sorunca ebkem şu hâlim: Sen, söyle sen ona âşık mısın?

Bu çağ, hiç kimseden yana değil… Bu çağ, avuçların kokuyor… Bu çağ, eskisine rahmet okutuyor… Biliyor musun ateş teni değil, kendi kendisini yakıyor. Bu çağda İbrahim, put yerken dişlerini kırıyor. Biliyorum yeri değil, ama bu kaç defadır çağ’ırışsız gelişin. Işıksız bu güneşin göğü de denizi de bendeki bu taşlaşan yüreği avutmuyor. Ben bir efsurde dil, sen ebabil’in gagasında kızgın çakıltaşı. Bu aşkı al da sen taşı, benim gücüm yetmiyor… Bu aşkı al da sen taşı, benim gücüm yetmiyor… (Akhenaton)

Sen hiç özlenmez misin, gözlerin özlenmez mi? Bazen menekşe kokan bazen de yasemin; kokun aklıma gelmez mi…
Sen hiç özlenmez misin, gelişin beklenmez mi? Bu hasret denizinin kıyısından vuslat gemisi de elbet geçmez mi…
Sen hiç özlenmez misin, gülüşün özlenmez mi? Kızıl şafakların ardından güneş de öyle yükselmez mi? (Akhenaton)

“Bilmiyorsun, karşında savunmasız bir çocuk olduğumu. Yüzümdekini yüz sanıyorsun. Gözlerimi siyah. Oysa kızıl kızıl kanıyorum ben gözlerimle uykunu. Bilmiyorsun, karşında savunmasız bir çocuk olduğumu…” (Akhenaton)

“O kadar da sağlam değilse altındaki tekne,
Kapılıp gitmeyeceksin tekneni batıracak olanın tekine.”
(Aşık Vini Vici Bıdı)

Kadının da erkeğin de amacının “mutlu etmek” değil “mutlu olmak” olduğu “mutlu bir aşk” yoktur. Üflesen yelkeni düşecek tekneyle hırçın bir okyanusun aşkından sadece kasırga doğar. Batan tekne de üzülür tekneyi batıran okyanus da. Demek ki neymiş, tekne sahibiysen “tekne”nin sağlamlığına göre “deniz” seçecekmişsin. Denizsen de hırçınlığına göre bir tekneye "Gel sularıma!" diyecekmişsin. (Akhenaton)

«Sanman ki sef’âdan semâh-ı râh ederim.
Döner döner bakarım, kûy-i yâre âh ederim.»
(Esrâr Dede)

Gözlerinin ışığı, beni bir gezegen gibi yörüngesine çekiyor. Gözlerini açıp bana bakıyorsun, şâd oluyorum. Gözlerini benden kaçırıyorsun, üşüyor, ölüyorum. Sevgili. Bu kaçıncıdır mahallenden geçip gidiyorum. Ama senin kûyundan (bulunduğun, yaşadığın yerden) geçerken dönüp dönüp oraya bakıyorum. Başımı o evden çeviremiyorum. Belki cama çıkarsın da o an ben görmem diye aklımı atacak gibi oluyorum. Ben, dönüp dönüp senin güneş gibi doğduğun hücrene baktıkça, döndükçe, sanıyorlar ki Esrâr Dede, Mevlânâ’nın semâhını yapıyor. Ben dönüyorum oysa gezegen gibi güneşin çevresinde. Bütün hücrelerim seni haykırıyor, bütün atomlarım, kendi içlerinde bile bin parçaya bölünüyor, mürîdin gibi eteğinin ucundan ayrılamıyorum. Evinin yanına koşa koşa geliyor, evime geri dönerken sürüne sürüne gidiyorum. Sanmayın ki semâh-ı râh ediyor, mutluluktan dans ediyorum. Benim ki ahhh… Bilmiyorlar, her zerremle sana âhhhh ediyorum! Sevgilim, bilmiyorlar, her zerremle sana âhhhh ediyorum! (Akhenaton)

Zâhid, dîl’imi eşek arısı soksun. Ama sadece ağzımdakini değil göğüs kafesimdekini de. Ağzımdaki dil, karşımdakine emirler yağdıran bir “zorba”. Göğüs kafesimdeki dil ise ondan daha “çapulcu”. Dil yarası var, dîl yarası var zâhid. Ağızdaki, göğüs kafesindekini hep yaralıyor. Yani ağızdaki yaralanmıyor. Sadece yaralıyor göğüs kafesindekini. Kurşun değiyor, kurşun yarası oluyor; sevda değiyor, gönül yarası oluyor. Ama ikisi de benden bir parça değil mi sonuçta? Biri söylüyor, biri seviyor. Biri yaralanıyor, biri yaralıyor. Biri savaş açıyor, öbürü açtığı bu savaşa isyan ediyor. Ama ağzımdaki de göğüs kafesimde ki de beni dinlemiyor. Sus diyorum dilime, o beni dinlemiyor. Sevme diyorum gönlüme, o hiç dinlemiyor. Neden bugün öyle üstünüze geldin diye kızmayın ey ağzımdaki de göğüs kafesimdeki de. Çünkü siz beni dilinize doladınız, bense sizi parmaklarıma doluyorum... (Akhenaton)





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: elbette, 25.07.2014, 21:38 (UTC):
sevgi nedir diye sormuşlar mecnuna sevgi sevdiğinin her cefasına saygıyla hoş geldin sefam diyebilmektir demiş ve saygının olmadığı yerde sevgi ve aşk filizlenmez aşkın tohumu saygıdır



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36818583 ziyaretçi (102960640 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.