Soğuk Savaş (Cold War)
 

Soğuk Savaş (Cold War)

Soğuk Savaş (Cold War)

Soğuk Savaş, Sovyet Bloğu ülkeleri ile Batılı güçler arasında 1947'den 1991'e kadar devam etmiş olan uluslararası siyasi ve askeri gerginlik. [1] Özellikle baskın iki iktidar odağının karşılıklı tehditlerinin ve bu tehditleri kullanarak dünyada hakimiyet kurma çekişmesinin on yıllar süren dönemi.[2] Soğuk savaş, 1917'den başlayan Doğu-Batı çekişmesinin bir ürünüdür. [3] II. Dünya Savaşı'ndan sonra Doğu ve Batı bloklarının zaman zaman savaş çıkarma tehditleri, bütün dünyada gerginlik yaratmıştır. Bu dönemde, insanlarda nükleer kıyamet paranoyası doğmuş, dünya devletleri ise bu iki bloktan birinin yanında yer almaya çalışmışlardır.[4]

Bu çekişme II. Dünya Savaşı'ndan sonra daha belirgin hale geldi. Soğuk savaş geriliminin azaldığı ya da çok yoğunlaştığı dönemler olmuştur.[3] Gerginlik, hiçbir zaman "taraflar arasında" sıcak savaşa dönüşmemiş olsa da; taraflar, her anlamda birbirlerini yıpratmaya çalışmışlardır.[4]

"Soğuk Savaş" deyimi, ilk kez 1947 yılında ABD'li Bernard Baruch tarafından kullanılmıştır. II. Dünya Savaşından sonra Orta, Doğu ve Güneydoğu Avrupa'da SSCB'nin etkisi artmaya başladı ve bu bölgedeki ülkeleri bir ölçüde kendi şemsiyesi altına aldı. Bundan korkan ABD ve İngiltere, Batı Avrupa'da ve başka yerlerde ve Sovyet yanlısı komünist partilerin iktidara gelmemesi için çeşitli girişimlerde bulundular. Uyguladıkları Marshall Planı ile Batı Avrupa ülkeleri ABD'nin nüfuzu altına girerken, Doğu Avrupa ülkelerinde de Sovyet yanlısı komünist hükümetlerin kurulması ile Soğuk Savaş doruğa ulaştı. Bunun yanında ABD, Truman Doktrini çerçevesinde, Batı Avrupa'nın SSCB'ye karşı korunması için çaba harcadı. Bunun sonucu olarak da NATO (North Atlantic Treaty Organization-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) kuruldu. Buna karşı, SSCB'de Varşova Paktı'nı kurdu ve Çin'de Sovyet yanlıları iktidarı ele geçirdiler. Böylece soğuk savaşı daha belirgin hale getiren bloklar oluştu ve çeşitli çatışma konuları ortaya çıktı.[3]

İkinci Büyük Savaş'tan sonra iki büyük devlet ortaya çıktı: ABD ve SSCB. ABD ve İkinci Büyük Savaştan büyük yaralar alarak çıkmış, bir kısım Batı Avrupa devletleri, kapitalist düzenleri için tehdit oluşturan devlet kapitalizmine, SSCB'ye karşı ortak bir askeri aygıt oluşturdular. 4 Nisan 1949'da, 12 Batılı ülke; ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Kanada, İtalya, İzlanda, Danimarka, Norveç ve Portekiz NATO'yu (North Atlantic Treaty Organization-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) kurdu. [2]

Soğuk Savaş döneminde kapitalizmin, "dehşetengiz" Sovyet tehdidinin karşısında sıra dağlar gibi duran askerî aygıtı NATO, ortak tehdide karşı askeri alanda birleşen Atlantik ötesi dostlarının ortak hedefleri çerçevesinde işbirliğinin devamını ve gücünü teşkil ediyordu. NATO'nun kurulduğu ilk dönem, üye devletlerin "güvenliğinin" ABD'nin nükleer gücüne dayalı olduğu, "caydırıcılık" için en önemli silahı "nükleer güç" kullanımının oluşturduğu dönemdir. O zaman ve şimdi de NATO'nun esas askeri gücünü ABD oluşturmaktadır. 1950'lerde SSCB'nin de nükleer silah üretmesi ve karşılık verebilme yeteneği elde etmesiyle Bush Doktrini olarak ilan edilen ancak hiç de yeni bir buluş olmayan, o zaman da benimsenmiş "önleyici savaş" stratejisinden vazgeçilerek "çevreleme" ve "caydırma" politikalarına ağırlık verildi. Bu arada 1952 yılında Türkiye ve Yunanistan NATO'ya katıldı. SSCB'ye karşı tampon devletler ve ileri karakollar oluşturulmaya, yeni üsler açılmaya devam etti. 1955'te Almanya, 1982'de İspanya NATO'ya dahil oldu. 1960'lardan itibaren de "esnek karşılık" denilen ve "nükleer silah kullanımı" temelli stratejini yerini alan yeni bir strateji geliştirildi. "Ortak düşman"ı çevreleme ve krizleri konvansiyonel yöntemler kullanarak çözer gibi yapma stratejisine ağırlık verildi. Soğuk Savaş dönemi, Monroe Doktrini ile kendisine dokunmadıkça dünyanın geri kalanıyla pek alakadar olmayan ABD'nin küresel iktidar olmaya oynadığı ve SSCB paranoyasıyla (iktidarın gıdası) askerî, ekonomik, siyasî hegemonyasını kurduğu bir dönemdir. Bu dönem boyunca NATO en önemli aygıtı olmuştur. Soğuk Savaş sona erdikten sonra da ABD, bu hegemonyasını korumak ve geliştirmek için yeni iktidar-korku-gelecek senaryoları yazmaya ve mekanizmalar oluşturmaya, varolanları dönüştürmeye koyulmuştur.[2]

Kore ve Vietnam savaşları, Berlin Sorunu, 1956-59 yılları arasında Ortadoğu'daki çekişme, U-2 casus uçağı olayı, Küba krizi gibi olaylar soğuk savaşın doruğunu oluşturdu. Soğuk savaşta blok liderlerinin kendi blokları içerisinde yer alan ülkelerin içişlerine karıştıklarına rastlanmıştır. 1962'den sonra (özellikle Küba bunalımından sonra) yavaş yavaş ortaya çıkan "detant" (yumuşama) dönemiyle karşıt iki blok, yerini daha karmaşık bir yapıya bıraktı. Yeni bağımsız ülkeler ortaya çıktı. Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi konusunda görüşler vurgulamaya başladılar. İki blok arasındaki çekişmeyi sona erdirmek için 1975 yılında iki blok ülkelerinin katıldığı AGİK (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı) çerçevesinde Nihai Senet imzalandı. Fakat Asya ve Afrika'daki karışıklığın tırmanması bu detente (yumuşama) sürecini sona erdirdi. 1980'lerin başında yeniden soğuk savaş dönemine girildi. Fakat 1985 yılında SSCB Komünist Parti Genel Sekreterliğine Mikhail Gorbaçov'un gelmesi ile, iki blok arasındaki buzlar erimeye başladı. Ve 1989 yılında Doğu Avrupa'da başlayan rejim değişikliği, ve soğuk savaşı simgeleyen Berlin Duvarı'nın yıkılması ile II. Dünya Savaşından sonra başlayan süreç sona ermeye başladı. [3] 

Savaşın Sona Ermesi

Genel kabûle göre, soğuk savaş, Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Berlin Duvarı'nın yıkılması ile sona ermiştir. [4] Savaş; 7 Mayıs 1945'te Almanya'nın teslimi ile Avrupa'da son bulmuş, 2 Eylül 1945'te Japonya'nın teslim oluşu üzerine tamamen bitmiştir. Savaşın sonunda Almanya, Doğu ve Batı olarak iki parçaya ayrılmış, Doğu Avrupa ülkelerinde ( Polonya, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan, Arnavutluk ) komünist rejim kurulmuştur. Savaşın bitiminde de konferanslar yapılmış ve daha sonra da yenik devletlerle müttefikleri arasında barış antlaşmaları imzalanmıştır.[5]

Dönemi Şekillendiren Faktörler

II. Dünya Savaşı tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur. Ülkeler yanmış, yıkılmış ve milyonlarca insan ölmüştü. Milletler arası mücadeleler, büyük devletlerin çatışması ve mahalli savaşlar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar getirmiştir. Böyle bir sıcak savaş patlak vermemiştir, fakat barış da olmamıştır. Dünya bir “soğuk savaş” atmosferi içinde, heyecanlı on beş yıl geçirmek zorunda kalmıştır. [6]

Nasıl ki, I. Dünya Savaşından sonraki dünya, 19. yüzyılın dünyasından çok farklı olmuş ise, 1945'ten sonraki dünya da, 1918 in dünyasından çok farkı bir yapıda olmuştur. Bu farklılıklar ve ve yeni dünyamızı şekillendiren faktörleri şu noktalarda toplamak mümkündür.

1) Bir kere, II. Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan ve bu güne kadar devam eden milletler arası politikanın yapısı çok değişmiştir. Savaştan sonra dünya politikasına iki yeni kuvvet, Süper- Devlet adı verilen, Birleşik Amerika ile Sovyet Rusya hakim olmuştur ve bu iki kuvvetin üstünlüğü günümüzde de devam etmektedir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra milletler arası politikanın yapısı değişmiş ve ikili bir yapı ortaya çıkmıştır.

2) Sovyet Rusya'nın sivrilmesinin bir mühim neticesi de, ilk defa olarak milletler arası münasebetlere doktrin ve ideoloji unsurunun girmesidir. Sovyet sistemi, dünya proleter ihtilali gibi, komünizmi bütün dünyada hakim kılmak isteyen bir doktrine dayandığından, savaştan sonra Sovyet dış politikası tamamen bu hedefe yönelmiş ve bu da milletlerarası politikaya doktrin ve ideoloji unsurunun girmesine sebep olmuştur.

3) Günümüz dünyasının en mühim gelişmelerinden biri de, sömürgeciliğin tasfiyesidir. Bir-iki yer istisna edilirse, Asya ve Afrika'daki sömürgelerin hepsi bugün bağımsız olmuşlardır. 1956 yılında Afrika'da bağımsız devlet sayısı 6 iken, bugün bunların sayısı 50 yi aşmaktadır.

Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ise, daha ileride göreceğimiz üzere, milletler arası politikaya Üçüncü Blok , üçüncü dünya veya Bağlantısızlar Blok'u denen yeni bir kuvvetin girmesi neticesini vermiştir.

4) II. Dünya Savaşı'nın en mühim neticelerinden biri de, milletler arası politikanın “alan genişlemesi”dir. 1945'e gelinceye kadar, milletler arası münasebetlerin yoğunlaştığı başlıca alan Avrupa idi. Halbuki bugün artık böyle değildir. Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi geniş ülkeli ve kalabalık nüfuslu iki ülkenin ortaya çıkışı ve Japonya'nın Asya'da büyük bir ekonomik kuvvet olarak tekrar sivrilmesi ile Asya gayet mühim bir milletlerarası politika alanı haline gelmiştir. Nihayet, Üçüncü Dünya Ülkelerine de Asya- Afrika- Latin Amerika grubu dendiğini de unutmayalım.

5)Milletlerarası münasebetlerin alan genişlemesi, sadece dünyanın düzeyi üzerinde olmayıp, günümüzde bu münasebetler yukarıya doğruda bir alan genişlemesi yaparak, uzaya intikal etmişler. Bir zamanlar nasıl sömürge sahibi olmak büyük devlet olmanın şartı gibi telakki edilmiş ise, şimdide uzayın derinliklerine el atabilmek, büyük kuvvet olmanın şartı gibi görünmektedir.

6)Günümüz dünyası'nın, bilhassa II.Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan en mühim meselelerinden biri de, ekonomik meselelerdir. Denebilir ki, tarihin hiçbir döneminde ekonomik meseleler, milletlerarası münasebetlerde bugünkü kadar ağırlık kazanmıştır. Bugün bütün dünya ülkeleri, siyasal kuvvet dengesi, güvenlik ve barış gibi meselelerden beklide çok daha fazla olarak, ekonomik kalkınma, ferah, daha iyi bir yaşama seviyesi gibi meselelerle yoğun bir şekilde meşgul olmaktadırlar. [7]

ABD'nin Ekonomik Savaşı

1930'ların depresyonunun etkisi ve düş kırıklıkları, ABD'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası politikasının dayandığı iki ana varsayımı etkilemiştir.

  1. 1930'ların ekonomik bunalımının ve uzamasının nedeni, yüksek gümrük duvarları ve bölgesel ticaret bloklarıydı.Bu ekonomik yapı, dış ticaretin doğal akışını etkilemiş ve sonu İkinci Dünya Savaşı'na varan siyasal çatışmalara yol açmıştır. Yani barış kurulacak ve sürdürülecekse, ithalat ve ihracatın serbestçe akması gerekli ve önemliydi.
  2. Öteki endüstri devletleri savaş sırasında büyük güçlükler çekerken, üretimini dört katına artıran ABD, ekonomik gücünü kullanarak dünya ekonomisine istediği biçimi verecek duruma gelmişti ve vermekte de kararlıydı.

ABD uluslararası ekonomik kuruluşların saldırgan milliyetçiliğini azaltıp, ekonomik ve siyasal alışverişi yükselteceği umudundaydı.Kapalı bir ekonomik sistem uygulayan ve ABD'ye aldırış etmeyerek Doğu Avrupa ve Uzakdoğu'da genişleme niyetinde olan Sovyetler Birliği ile ABD'nin uluslararası çıkarlarının çatışacağı, savaş sonrası dönemin daha ilk yıllarından belliydi.[5]

Nedenleri

II. Dünya Savaşı tarihin gördüğü en yıkıcı savaşlardan biri olmuştur.Ülkeler yanmış, yıkılmış ve milyonlarca insan ölmüştü.Bu savaş tam bir "dünya savaşı " olmuştu.Savaşın tesirlerini hissetmeyen hiç bir ülke kalmamıştı. Fakat altı yıllık bu ızdıraplı dönemden sonra, dünyanın ve insanlığın barışa hemen kavuşabilmesi mümkün olamamıştır.

Milletlerarası mücadeleler, büyük devletlerin çatışması ve mahalli savaşlar, insanlığı zaman zaman üçüncü bir dünya savaşının eşiğine kadar getirmiştir. Böyle bir sıcak savaş patlak vermemiştir ama barışta olmamıştır.Dünya bir "soğuk savaş" atmosferi içinde, heyecanlı ve gergin bir on beş yıl geçirmek zorunda kalmıştır.Soğuk Savaş dediğimiz dönem; değişen dengelerin sonucunda oluşmuş ve günümüzde de etkileri hala devam etmektedir. Soğuk Savaş'ın nedenlerini incelemeye başlamadan önce bu dönemin başlamasına neden olan II. Dünya Savaşı'nın nedenlerini, özellikle de sonuçlarına değinmek gerekmektedir.Çünkü soğuk savaşın nedenlerini bu savaşın sonuçlarında aramak, bu dönemi en iyi şekilde anlamamıza yardımcı olacaktır.

II.DÜNYA SAVAŞI 1939-1945

İnsanlık aleminin gelmiş geçmiş en büyük savaşıdır. Dünya strateji ve politika alanında meydana getirdiği değişiklikler de milletler için hayati önemde olmuştur. Savaştan önce, Avrupa ve Asya'da bu yönde bir gidiş sezilmekte, adım adım savaşa yaklaşılmaktaydı. "Avrupa'da Hitler'in 1933'te iktidara gelmesi ve Nasyonal Sosyalizm (Nazizm) adıyla devletçi ve milisliğe dayanan partizan rejim ve kurması, bu milletin savaş isteklerini gittikçe kuvvetlendirdi. Esasen I. Dünya Savaşı sonunda mağlup Almanya'ya kabul ettirilen Versay Antlaşması, Almanlar için ağır hükümler getirmişti. Almanya bu hükümleri hiç bir zaman benimsemedi ve fırsat buldukça çiğnedi ve silahlanmasını arttırdı. I. Dünya savaşı sonrası imzalanan bu antlaşma dünyayı II. Dünya Savaşına götüren anlaşmazlıkların temelini oluşturmuştu."

"II. Dünya Savaşı, 1 Eylül 1939'da Almanya'nın Polonya'ya saldırması ile başlamış , diğer devletlerin katılmaları ile 5 yıl sürmüş, 7 Mayıs 1945'te Almanya'nın teslimi ile Avrupa'da son bulmuş, 2 Eylül 19452de Japonya'nın teslim oluşu ile tamamen bitmiştir."

Savaş süresince Müttefikler arsında yürütülen diplomatik konferanslar, gerek savaşın gelişmesinde gerekse savaş sonrası dünyanın kurulmasında son derece önemli yer tutmuşlardır. Özellikle savaş sonrası gelişmeleri daha iyi anlamak açısından gereklidir. Savaşın yürütülmesiyle ilgili konferanslardan çok bizi savaş sonu düzeniyle ilgili konferanslar ilgilendirdiğinden bunları inceleyeceğiz.

1- Moskova Konferansı

"1943 Ekiminde dışişleri bakanları düzeyinde toplanan bu konferans, gerçekte Yahran Zirvesi'nin hazırlığı niteliğindedir.İngiltere'den Sir Anthony Eden, ABD'den Cordell Hull, Sovyetler Birliği'nden Molotov ile Çin dışişleri bakanı katılmıştır. Konferansta Sovyetler Birliği, Almanya'ya karşı nihai zafere kadar savaşacağı konusunda güvence verdi.Böyle bir güvence daha önce yoktu ve bu devletin Almanya ile anlaşmasından korkulmaktaydı. Daha önce denildiği gibi, bir yıl öncesinde Stalin, Hitler'e barış önerisinde bulunmuştu.Böylece Müttefikler arasında kuşkular silinmiş oldu.Sovyetler birliği ayrıca savaştan sonra kurulacak olan uluslararası kuruluşu destekleyeceğini söyledi.Aslında uzun bir süre Milletler Cemiyeti'nin savaştan sonra da sürdürüleceği sanılmıştı.Ancak Milletler Cemiyeti artık uluslararası alandaki saygınlığını yitirmişti,ABD bu örgüte üye değildi ve üye olacağı bir uluslararası örgütün kurulmasını istiyordu.Üstelik Sovyetler Birliği Finlandiya saldırısı yüzünden Cemiyet'ten atılmıştı.Bunların sonucu olarak, savaştan sonra yeni bir uluslararası örgütün kurulması konusunda anlaşmaya varıldı."

Konferansta 1938 yılında Almanya'nın ilhak ettiği Avusturya'nın durumu üzerinde de duruldu. Sorun Avusturya'nın düşman mı yoksa işgale uğramış dost bir devlet mi kabul edileceği idi.Sonuçta bu devletin işgale uğramış dost bir ülke olduğu ve savaştan sonra kendisiyle bir barış anlaşmasının yapılmasının söz konusu olmadığı konusunda anlaşmaya varıldı.

"Moskova Konferansı'nda Türkiye de söz konusu edildi ama Müttefikler arasında Türkiye konusunda bir görüş birliği yoktu. Sovyet Hükümetine göre, Sovyet ilerlemesini kolaylaştırmak için Türkiye mutlaka savaşa girmeli ve bu devletin savaşa girmesinin istenmesi de emir şeklinde olmalıydı.İngiltere ile ABD bunu kabul etmeyip Türkiye'nin Müttefiklere hava üsleri vermesinin ve ulaşım kolaylıkları sağlamasını daha yararlı olacağını öne sürdüler. Konferansın sonunda iki tarafın da görüşlerini kapsayan bir uzlaşmaya varıldı.Önceden Türkiye'den hava alanlarının kullanılması istenecek , yılın sonuna doğru da bu devletin savaşa katılması konusunda girişimde bulunulacaktı."

Bu konferans, savaş sonrası düzeni için yapılan ilk toplantıdır.Konferansta ayrıca büyük devletlerin nüfus sahaları, kolonilerin geleceği, savaş suçlularına yapılacak işlemler gibi konuları da görüştüler.

2-Tahran Konferansı

"Tahran Konferansı'na giden Roosevelt ile Churchill, Kahire'de bir süre kalarak oraya davet edilen Çan Kay-Şek ile görüştüler.22-26 Kasım 1943 tarihlerinde Kahire'de Japonya ile yapışacak barış antlaşmasının koşulları üzerinde duruldu.Bu Birinci Kahire Konferansı'dır

28 Kasım-11 Aralık 1943 tarihleri arasında yapılan Tahran Konferansında Roosevelt, Churchill ve Stalin biraraya geldiler.Toplantıda, Moskova Konferansı'nda dışişleri bakanlarının aldıkları kararlar doğrulandı.Ayrıca Konferansta İran hakkında bir demeç yayımlandı.Bu demeçte, İran'ın savaşın kazanılmasında hizmeti olduğu, Müttefiklerin savaştan sonra İran'dan askerlerini çekecekleri ve İran'ın bağımsızlığına saygı gösterileceği belirtiliyordu. Ayrıca ikinci cephenin açılması, Türkiye'nin savaşa girmesi, dünyanın savaş sonrası düzeni, Polonya'nın geleceği, Müttefik çıkarmasının Fransa'ya yapılması gibi konular da tartışıldı.Tam bir anlaşma görülmedi.

4-6 Aralık Kahire toplantısında, Churchill ile İ.İnönü Türkiye'nin savaşa katılmasını tekrar görüştüler.Churchill bir an önce Türkiye'yi savaşa katmak arzusundaydı. Çünkü Churchill Müttefiklerin Sovyetlerden önce Balkanlara girmesini istemekteydi.Fakat İnönü ihtiyatlı davranmaktaydı. Bu İkinci Kahire Konferansı'dır.

3- Dumbarton Oaks Konferansı

1944 yılı 21 Ağustos-7 Ekim arası Amerika'da Dumbarton Oaks Konferansı yapıldı ve gelecekte kurulacak olan Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın esasları saptandı.Hemen hemen her noktada görüş birliğine varılmışsa da Güvenlik Konseyi'ndeki oylama konusunda anlaşmaya varılamamış ve bu konu Yalta Konferansı'na bırakılmıştır.

4- Yalta Konferansı

Tahran'dan sonra ikinci zirve toplantısı olan Yalta Konferansı, savaş içinde Müttefikler arasındaki diplomatik konferansların sonuncusudur.Tahran Konferansı daha çok savaş stratejisi üzerinde odaklaşmış, 4-11 Şubat 1945 tarihleri arasında toplanan Yalta Konferansı ise savaş sonrası düzeni ile ilgilenmiştir. Konferans savaşın bitmek üzere olduğu bir zamana rastlar. Bu yüzden savaş döneminin somu, savaş sonrası döneminin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Konferans toplandığı sırada Almanya yalnızca Doğu Prusya'dan çekilmişti, Japonya ayaktaydı ve savaş her cephede sürüyordu, ama savaşın sonu da görülmüştü. Almanların 2-3 ay içinde teslim olacakları Roosevelt'e verilen raporlara göre Japonya'nın daha bir buçuk yıl dayanacağı tahmin ediliyordu. Bu konferansta Uzakdoğu'daki durumun geleceği, Almanya'nın geleceği, savaş tazminatları, Birleşmiş Milletlerin kuruluşu, Polonya Meselesi, İran ve Boğazlar konularını görüştüler. Özellikle de ortak barış sisteminin kurulması üzerine duruldu. Bu konferans sonrası dünyanın geleceği çok önemli olmuştu. Ruslar bu konferansta kendi lehlerine birçok kararlar çıkartılar. Bu toplantıda, ABD ile Rusların savaş sırasındaki nüfuz ve çıkar bölgelerini saptadıkları ileri sürülmektedir. Zaten Yalta Konferansı toplanırken Sovyetler Birliği olmadan bir dünya düzeninin kurulması düşünülmemekteydi.

II. Dünya Savaşı sırasında savaş sonrası dönem için yapılan bu konferanslar da, müttefikler arasında zaman zaman anlaşmazlık olsa da genellikle bir güvenin ve uyumun varlığından söz edilebilir. [5]

Rus - Amerikan Güvensizliği

"ABD ile Rusya kıta devletleridir. Kıta devletlerinin dış politikalarının en belirgin özelliği, kıtaya egemen olacak stratejik bir bölgede kurulduktan sonra, kıtanın tümünü eline geçirene ya da kıtayı paylaşan sınırdaş devletleri nötralize edip böylece göreli bir güvenliğe kavuşana dek genişlemeleridir. Bundan hemen sonra gelen aşama, kıtaya en yakın bölgelerin denetimi ya da en azından buralarda dost hükümetlerin işbaşına gelmesidir.

Çok kısa bir biçimde vermek gerekirse, on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru, ABD Kuzey Amerika kıtasında batıya doğru ilerleyip önce tüm kıtaya egemen olmuş ve sonra Pasifik'e açılıp Çin'e girmişti. Rusya ise Asya kıtasında Sibirya yoluyla doğuya doğru genişleyip Mançurya'ya gelmişti. Böylece ABD ve Rusya, biri Çin'de, öteki Mançurya'da karşı karşıya gelmişlerdi. BU noktadan sonra iki devletin Çin üzerindeki politikaları çatışmaya başladı. ABD'nin Çin politikasının temeli; güçlü endüstrisine sömürü olanakları yaratmak için bütünlüğü tam ve siyasal egemenliğe sahip bir Çin'in kurulup sürdürülmesidir. Çünkü merkezi bir hükümeti etki altına alabilecek ekonomik ve siyasal bir güce sahipti. Rusya ise bu açıdan ABD'yle ekonomik yarışa girecek durumda değildi.Bu yüzden kendine özgü etki alanları yaratarak pazar ve siyasal manivela gücü kazanmak istiyordu.Yani bir bakıma 1945!te olduğu gibi, Rus Çarı da İngiltere, ABD ve özellikle Japonya'nın genişleme tutkularına karşı Rus topraklarının çevresinde tampon bölgeler kurmaya çalıştı. On dokuzuncu yüzyılın bu uzun soğuk savaş yıllarından sonra, 1905'te Japonya Rus gücünü Uzakdoğu'da kırdı. Böylece ABD yirminci yüzyılın ilk yarısında yalnızca Japonya ile uğraşmak durumunda kalmıştı.

Pasifik'te Rus etkisi azaldı, ama bu defa da dünya devrimi iddiasıyla harekete geçen Bolşeviklerin Rusya'da iktidara gelmesiyle, bu devletin Avrupa kıtasına egemen olarak Amerikan çıkarlarını zedelemesi korkusu belirdi. Batılı devletler Bolşevik hükümeti önce silah gücüyle devirmeye çalıştılar, ama Rus iç savaşına müdahalelerindeki başarısızlık, bu tip önleyici savaşların geçerli akçe olmadığını gösterdi. Rus halkı bu müdahalenin sonucu olarak, Bolşevik hükümete daha çok bağlandı. Amerikan Başkanı Wilson "tanımama" politikasıyla Sovyet rejimini uzun sürede alaşağı etmenin olanaklı olduğunu düşünüyordu. Avrupa'nın büyük devletleri bu yolu benimsemediler.1933'te ise Sovyet hükümeti ABD tarafından tanındı.Ancak diplomatik ilişkilerin kurulması ve ticaretin artmaya devam etmesi iki ülke arasındaki temel güvensizlik havasını kaldıramadı."

Soğuk Savaşı Hızlandıran Olaylar

1945-1946 yıllarının zoraki işbirliği havasının uzun sürmeyeceği hemen anlaşılmıştı. Bundan sonra, kökenini 50 yıllık Rus-Amerikan güvensizliği, ABD'nin savaştan sonra uygulamaya çalıştığı ekonomik politika ve Doğu Avrupa ile Uzakdoğu'daki Sovyet politikasından alan soğuk savaş, tam unsurlarıyla önce Avrupa'ya, sonra da tüm yeryüzüne yayıldı. Avrupa'da ve Avrupa dışında yaşanan bazı olaylar Soğuk Savaş'ı daha da hızlandırmıştır.

Paris Barış Antlaşmaları

Tarihte, özellikle büyük savaş sonrası barış düzenlemelerinin yeni bir savaşın temelini hazırlaması, hemen hemen bir kural gibidir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonrasının barış antlaşmalarının, ikinci Dünya Savaşı'nın en nedenlerin biridir.İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yenik devletlerin bir bölümüyle imzalanan barış antlaşmaları da, şimdiye kadar dünya savaşına neden olmamışsa da, gerçek bir barış ortama kurulamamış ve soğuk savaşı hızlandıran olaylar arasında yer almıştır.

"Konferansta büyük devletler antlaşmaları hazırlamışlar ve küçük ve yenik devletler önlerine konan metinleri imzalamışlardır.Bu konferansta büyük devletler arasında da güç dengesi yoktu.Fransa zorla büyük devletler arasın alınmış, İngiltere ise Birinci Dünya Savaşı sonrasıyla karşılaştırılamayacak ölçüde zayıflamıştı. Güçlü devlet olarak yalnız ABD ile Sovyetler Birliği kalmıştı.

Konferansta ele alınan konulara bakış açılarında ilk kez Doğu ile Batı blokları arasındaki fark kesin çizgileriyle ortaya çıktı.Beyaz Rusya, Ukrayna, Çekoslovakya,Yugoslavya, Polonya, Bulgaristan ve Macaristan Sovyetler Birliği'nin, geriye kalan Avrupa devletlerinin çoğunluğuysa ABD'nin çevresinde kümelenmişti.1947'de kapitalist ve komünist olarak ikiye bölünen bu bloklardan, ABD ve çevresindekiler statükocu, Sovyetler Birliği ve çevresindekilerse statüko karşıtı davranışlar içersindeydiler.

21 devletin katıldığı konferanslar dizisi, 19 Temmuz- 15 Ekim 1946 tarihleri arasında yapıldı ve Paris Barış Antlaşmaları 10 Şubat 1947'de imzalandı. Antlaşmalar İtalya, Finlandiya, Romanya, Macaristan ve Bulgaristan'la imzalanırken, ortada birleşmiş bir Almanya bulunmadığı için, bu devletle antlaşma yapılmadı. Japonya ile ABD 1951'de , Sovyetler 1956'da ayrı ayrı barış antlaşmaları imzaladılar.Nazizmin ortadan kaldırılması için insan haklarına özel dikkat gösterilmesi konusundaki antlaşmaya rağmen, iki taraf arasında görüş ayrılıkları çıktı. Batılılar antlaşma imzalanan Doğu Avrupa hükümetlerinin halklarına temel özgürlükleri sağlamadığını ileri sürmüşler, buna karşılık kişi hak ve özgürlüklerin başka türlü tanımlayan ilgili hükümetler bunu bir iç sorun olduğunu savunmuşlardır.Antlaşmaların imzalanmasından 90 gün sonra Müttefikler, ordularını işgal altındaki devletlerden çekeceklerdi. Ancak Avusturya ile bağlarını koparmak istemeyen Sovyetler Birliği, Romanya ve Macaristan'dan askerlerini çekmedi. Ekonomik sorunlarda da temel farklar ortaya çıktı.Batılılar, Doğu Avrupa'yı dünya ekonomisine açmak için serbest ticareti savunurken, Sovyetler bu ülkelerin kendisiyle yakın ekonomik ilişkiler içinde olmasını istiyordu."

Brüksel Antlaşması, 17 Mart 1948

17 Mart 1948 tarihinde Brüksel'de imzalanan savunma ve işbirliği antlaşmasıdır. İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg II. Dünya Savaşı sırasında Londra'da bir gümrük antlaşması imzalamışlardı ve 1948 yılı başından itibaren bu ülkeler arasında gümrük oranları büyük ölçüde azalmıştı. Bu Benelux Ekonomik Birliği'ne temel oluyordu. Öte taraftan İngiltere ve Fransa Mart 1947'de Dunkirk Antlaşması'nı imzalayarak askeri ve ekonomik işbirliği yolunda önemli bir adım atmışlardı. Sovyetlerin Doğu Avrupa'da etkinliğini arttırarak Şubat 1948'de Çekoslovakya'da komünistleri iktidara getirmesi Batı Avrupa Birliği'nin kurulması doğrultusundaki çabaları hızlandırdı. Brüksel Antlaşması ile taraflar ortak bir savunma sistemi kurmaya, ekonomik ve kültürel bağları kuvvetlendirmeye karar vermişlerdi. Antlaşmanın 4. maddesine göre taraflardan herhangi biri, Avrupa'da silahlı bir saldırıya uğrarsa antlaşmaya taraf diğer devletler bu devlete mevcut askeri ve diğer bütün olanaklarla yardım edeceklerdi. Antlaşma ile "Batı Birliği"nin en üst organı olarak, beş ülkenin Dışişleri Bakanlarının katılımıyla oluşan Danışma Konseyi ve bu Konsey'e bağlı Savunma Bakanlarından kurulu Batı Savunma Komitesi kuruluyordu. Brüksel Antlaşması 1949'da kurulan NATO ile 1955'te kurulan Batı Avrupa Birliği'ne öncülük etmiştir. [5]

Soğuk Savaş sürecinde her iki tarafın potansiyelleri;

Komünist blok ordusu:

  1. 1800 bombardıman uçağı
  2. 38.000 Tank
  3. nükleer 12, konveksiyonel 495 tane denizaltı
  4. 30 Kruvazör(189 refaket)
  5. 7.7 milyon insan gücü
  6. 700 MFBM, 75 ICBM nükleer füzeler

Batı İttifak Ordusu:

  1. 2260 bombardıman uçağı
  2. 16 000 tank
  3. nükleer 32, konvansiyonel 260 denizaltı
  4. 66 kruvazör(1107 refaket)
  5. 76 Zırhlılar ve Taşıyıcılar
  6. 8 milyon insan gücü
  7. 250 MFBM, 450 ICBM nükleer füzeler

(NOT: Verilen sayılar yaklaşık değerlerdir.)

Bu şartlar altında olası bir nükleer savaş, Dünya nüfusunu çok önemli derecede etkileyecek, yarattığı tahribattan dolayı çok fazla can ve mal kaybına sebep olacaktı. [4]

Silah Pazarında Yankıları

Soğuk Savaş sona erdikten sonra Rusya ilk kez gelişmekte olan ülkelere satılan silah pazarında hakim konuma geldi. ABD Senatosu'nun yayınladığı raporda, Rusya'nın gelişmekte olan ülkelere 2005 yılında 7 milyar dolarlık silah sattığı açıklandı. Rusya Federasyonu Askerî Teknoloji Komisyonu istatistiklerine göre, bu rakam bir milyar dolar daha az olsa da, Rusya için bir rekor seviyesinde. ABD Senatosu'nun raporunda Rusya'yı ABD ve Fransa (6.2-6.3 milyar dolar) takip etmekte. Rus silahlarına en büyük talebi gösterenler ise Hindistan ve Çin.

Toplam silah pazarına bakıldığında ABD'nin liderliğinin devam ettiği görülüyor. ABD 2005 yılında toplam 12.3 milyar dolarlık silah sattı. ABD'nin dünya silah pazarındaki payı da yüzde 33. Yüzde 13'lük oranla Rusya, Fransa ve İngiltere ile ikinciliği paylaşıyor. Rusya'nın bu sıralamada geri kalmasının en önemli nedeni ise sadece gelişmekte olan ülkelere silah satabilme imkânına sahip olmasıdır. Zira, geriye kalan ülkeler NATO üyesi olup, askerî alanda Rusya ile işbirliğine kapalıdır.

Bununla birlikte silah pazarının eskiden olduğu gibi siyasileşmeye devam ettiğini söylemek mümkün. Silah satın alan ülke, silahın yanı sıra güvenlik garantisi ile ekonomik işbirliğini de beraberinde istiyor. Ayrıca silah teknolojilerinin pahalı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bütün ülkelerin bu lükse sahip olamayacakları görülür. Dolayısıyla Rusya'nın bu alandaki en büyük müşterileri Çin ve Hindistan gibi ya ekonomileri hızlı gelişen, ya da İran ve Venezuela gibi enerji kaynaklarına sahip olan ülkelerdir.

Soğuk Savaş döneminde Rusya, ABD ve Avrupa ülkelerinin silah pazarları, siyasi olarak belirleniyordu. Bugün de bu uygulama devam etmekle birlikte, büyük güçler birbirinin pazarlarını ele geçirme konusunda mücadele etmektedir. Örneğin, eskiden ABD'nin pazarı olarak sayılan Güney Amerika ülkeleri özellikle son yıllarda Rus silahlarına ilgi duymaya başladı. ABD karşıtı Venezuela'nın yanı sıra Arjantin de Rusya ile askerî teknoloji konusunda işbirliğine hazırlanıyor. Doğu Avrupa silah pazarını kaybeden Rusya yakın zamanda bir pazarını daha kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Nitekim ABD ile Hindistan askerî alanda işbirliğini geliştirme konusunda anlaşma imzaladı.

Dünya silah pazarı hakimiyeti için verilen mücadele bizlere Soğuk Savaş'ı bir kez daha hatırlattı. Ancak artık bu, farklı ideolojilere sahip iki kutbun mücadelesi olmayıp dünyada etkilerini artırma ve ekonomik çıkarlar elde etme savaşına dönüştü. Rusya bir taraftan eski pazarlarını kaybetmesine rağmen, önümüzdeki yıllarda silah pazarında önemli rol oynamaya devam edeceğinin sinyallerini veriyor. Zira başta İran, Suriye, Venezuela gibi ABD'nin “kara liste”ye aldığı ülkeler, siyasi anlamda teselliyi Moskova'da aramaya devam edecekleri gibi, askerî alanda da Rusya ile işbirliğini geliştirecektir. [8]

Soğuk Savaş'ın Mirası: NATO

Kısaca NATO adı verilen Kuzey Atlantik İttifakı (North Atlantic Treaty Organization), İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1949'da, savaşın galibi Amerika Birleşik Devletleri'nin öncülüğünde, Washington'da kuruldu.

İttifak'ın temel hedefi Soğuk Savaş yıllarında üye ülkelerin ortak savunmasını sağlamaktı. Bunun için savunma politikalarında işbirliği ve ortak askeri tatbikatlar öngörülüyordu.

Sovyetler Birliği liderliğindeki Doğu Bloğu'nun fiilen sona ermesiyle ortaya çıkan yeni uluslararası dengelerde NATO farklı roller üstleniyor. Balkanlar'da Bosna'ya müdahale eden NATO, Kosova'da barış ve istikrarın temel unsurunu meydana getiriyor. NATO, Afganistan'da Taliban ile girdiği savaşta ise sıkıntılar yaşıyor.[9]

Soğuk Savaş'ı Başlatan Kişi

İngiltere'nin atom bombası teknolojisi sırlarını Sovyetler Birliği'ne ileterek Soğuk Savaş'ın başlamasına neden olan casusun kimliği 70 yıl aradan sonra açıklık kazandı. İngiliz istihbarat birimi MI5 tarafından her adımı izlenen, ancak yakalanmadan 10 yıl süresince Sovyetler Birliği'ne İngiltere'nin nükleer teknolojisiyle ilgili bilgi taşıyan ve böylece Soğuk Savaş'ın yolunu açan "Eric" lakaplı köstebeğin kimliğinin Engelbert Broda olduğu bildirildi.

Nükleer araştırma programının merkezi konumundaki Cambridge Üniversitesi'nin Cavendish laboratuarlarında çalışan Avusturyalı bilim adamının kimliği, KGB ile MI5'ın, 70 yıl aradan sonra ilgili dosyalarını açmasıyla ortaya çıktı.

MI5'ın dosyalarına göre Berti adıyla da tanınan Broda'nın, kendisini Sovyetler Birliği'nin en gözde casusu yapan hikayesi Almanya'da başladı. Time dergisinin, MI5 dosyalarını kaynak göstererek verdiği habere göre Avusturyalı bir aristokratın oğlu olan, zekasının yanı sıra düzgün fiziğiyle de dikkati çeken Broda, Sovyet yetkililerle ilk temasını, eğitim gördüğü Berlin'de kurdu.

Ateşli bir komünist olan Broda, Almanya'da komünist öğrencilerin lideri konumuna yükseldi ve Naziler tarafından iki kez cezaevine konuldu. Broda, bu sırada Sovyet yetkililerle birçok temas kurdu ve sonradan karısı olacak Hildergarde ile tanıştı.[10]

Avusturyalı genç bilim adamının İngiltere macerası, 28 yaşındayken 1938 yılında bu ülkeye gelmesiyle başladı. Broda, 1941 yılında, kendisinin Sovyetlerin en değerli casusu olmasına olanak sağlayacak iş teklifini aldı.

Fransız fizikçi Hans Halban'ın yönetimindeki Cambridge Üniversitesi Lavendish Laboratuarlarının, MI5'ın uyarılarına rağmen Broda'ya, nükleer reaktörlerde iş teklif etmesi, İngiltere açısından çok büyük bir hata oldu ve Sovyetler Birliği, Broda'nın ilettiği bilgiler sayesinde nükleer teknolojide rakiplerini yakaladı ve bu, Soğuk Savaş'ın başlangıcı olarak kabul edildi.

"Casusluk riski bulunmaktadır" şeklindeki MI5 raporuna rağmen Broda, Cambridge Üniversitesi tarafından değerli bir bilim adamı olarak karşılandı ve ABD'nin ilk atom bombasının geliştirildiği Manhattan Projesi de dahil olmak üzere birçok bilgiye rahatça ulaşabileceği bir konuma getirildi. Broda, işe başlamasının üzerinden bir yıl geçmeden ilk bilgileri, yine Avusturya doğumlu komünist arkadaşı, fotoğrafçı Edith Tudor Hart aracılığıyla KGB'ye iletti ve KGB'nin, nükleer teknolojinin çalınmasını amaçlayan programının can damarını oluşturdu.

Dosyalara göre Broda'nın kimliği ilk olarak, komünist bir casusun Viyana'da öldürülmesiyle ortaya çıktı. Ölen casusun odasında yapılan araştırmada, casusluk faaliyetlerine ilişkin bir dizi doküman ele geçirildi. Bu dokümanda, Broda'nın da kurye olarak çalıştığına dair bilgiler yer alıyordu. Yeterli kanıta ulaşamayan MI5, Broda'nın İngiltere'deki faaliyetlerinin önüne geçemedi ve Broda, İngiltere'de yaşayan sol görüşlü Avusturyalı göçmenlerle temaslarını artırdı, Avusturya Komünist Partisi'nin İngiltere'deki lideri konumuna yükseldi.

MI5, Broda'nın tüm mektuplarını kontrol etti, telefon görüşmelerini dinledi, evini aradı, attığı tüm adımları yakından izledi, ancak komünist kimliğinin ve bilim adamı olmasının dışında hiçbir bilgiye ulaşamadı. Broda, hakkındaki tüm MI5 raporlarına rağmen hiçbir zaman yakalanmadı ve yaklaşık 10 yıl süresince hem İngiltere'nin hem de ABD'nin nükleer alandaki ilerlemelerini, ayrıntılarıyla SSCB'ye iletmeyi başardı. Avusturyalı casus, 1983 yılında, 73 yaşındayken öldü ve Viyana'da toprağa verildi. [11]

Kaynaklar

[1] Oxford Dictionary of English 2e,  "Cold War" maddesi., Oxford University Press, 2003.
[2] www.msxlabs.org/forum/tarih/11506-soğuk-savaş-donemi.html
[3] ansiklopedi.turkcebilgi.com/Soğuk_Savaş
[4] Wikipedia, "Soğuk Savaş" maddesi, tr.wikipedia.org/wiki/Soğuk_Savaş
[5] www.genbilim.com/index.php?option=com_content&task=view&id=1714
[6] Fahir Armaoğlu, "20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995)", (14.baskı), İstanbul, Alkım, 2004, s. 419.
[7] Fahir Armaoğlu, a.g.e., s. 420-422.
[8] www.asam.org.tr/tr/yazigoster.asp?ID=1200&kat1=1&kat2=
[9] www.dw-world.de/dw/article/0,,3119554,00.html
[10] askmen.mynet.com/yasam/131-haberler/1167-soğuk-savasi-baslatan-kisi
[11] askmen.mynet.com/yasam/131-haberler/1167-soğuk-savasi-baslatan-kisi?start=1





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: emine parlaz, 05.01.2016, 17:32 (UTC):
ya ben biraz malolunca anlayamıyorum

Yorumu gönderen: helvacı, 14.04.2010, 18:36 (UTC):
adam şuraya iki-üç tanede video korduda seyrederdik



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36843162 ziyaretçi (103002295 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.