Tanzimat'ın İlanı ve Bir Sahte Kahraman, I
 

Mustafa Reşid Paşa

Tanzimât'ın İlânı ve Bir Sahte Kahraman

Mustafa Müftüoğlu

1. Bölüm

3 Kasım 1839 Pazar günü, okunduğu mahallin adına izâfeten "Gülhâne" diye anılan bir Hatt-ı Hümâyûn'la Tanzimât, ilân olunmuştur. "Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu", Sultan Abdülmecid'e aittir. İkinci Mahmud'un büyük oğlu olan ve babasının ölümü üzerine, Osmanoğulları'nın 31.si olarak 17 yaşında tahta çıkan Abdülmecid, cülûsundan 4 ay 3 gün sonra Tanzimât'ı ilân etmiş ve Tanzimât'ın İlânı, Büyük Britanya Locası'nın ileri derecedeki masonlarından Mustafa Reşid Paşa adındaki adama "Büyük" (!) ve "Koca" (!) gibi ünvanlar kazandırıp sahte bir kahramanın türemesine vesile olmuştur.

Büyük Mustafa Reşid Paşa diye anılmasına rağmen, aslında "büyük bir adam" değil "küçük bir adam" olan Mustafa Reşid Paşa, Abdülmecid'in tahta çıkışında "Hâriciye Nezâreti" uhdesinde olarak Londra Sefâreti (Büyükelçiliği)'nde bulunmaktadır. Sözde Abdülmecid'i tebrik (!) için alelacele İstanbul'a gelen Mustafa Reşid Paşa, Londra'dan ayrılmadan evvel, kendisi gibi Büyük Britanya Loca'sına mensup "mason biraderler"den ve o devirde İngiltere'nin kaderini elinde tutan şahsiyetlerden "eğer Osmanlı İmparatorluğu çağ şartları içine girerse, bilhassa Rusya'ya karşı müdafaa edileceği vaadi"ni alıp yola düzülmüş ve Türkiye'ye geldiğinde Abdülmecid'i iknâ ile Tanzimât'ın ilânını temin etmiştir.

Nedir bu hakkında pek çok laf edilen Tanzimât'ın memlekete getirdikleri? Sayalım;

  1. Herkes, hayatından emindir. Mahkeme kararı olmaksızın kimse idam edilemez.
  2. "Müsadece"  usûlü kalkmıştır. Kimsenin serveti elinden alınamaz.
  3. Memuriyet, bedel karşılığı satılamaz. Rüşvet yoktur.
  4. Askerlik, muvazzaf ve redif olmak üzere biri sefer, diğeri hazer için ikiye ayrılmıştır.
  5. Tebaa beyninde tam bir müsavât vardır. Hıristiyanlar da Müslümanlar gibi aynı hak ve hukuka sahip olacaklardır.

İşte Mustafa Reşid Paşa'nın Avrupa'dan getirdikleri bunlardır ve bu adamın adı, bunlar dolayısıyla "büyük"e çıkmıştır da kendisine "Koca Reşid Paşa", "Büyük Mustafa Reşid Paşa" denilivermiştir!

Sormak gerek: Hani iktisadiyat? Hani ziraat politikası? Hani ticareti ihyâ tedbirleri? Hani sanayi kalkınması? Hani nerede mâlî politika? Yok!.. Bütün bu hayâtî ihtiyaçlara cevap yok da, sanki Hıristiyan tebaa İmparatorluk dâhilinde hak-hukuk sahibi değilmiş gibi, Hıristiyanların da Müslümanlar gibi aynı hak ve hukuka sahip olabilmeleri var! Halbuki o devirde savaş meydanlarında eriyip tükenen Türk evlâdı idi! Askerlik yapmayarak devamlı çoğalanlar ise Hıristiyanlardı.Bu toprakların sâhib-i aslîsi olan Türk, devletin varlığı ve bekâsı uğruna fakir düşmüştü. Hıristiyan tebaa ise devlet idâresini değil, kendi idâresini düşündüğü için zengindi. Biz, iktisâden mahkûm idik. Onlarsa hâkim idiler. Anadolu evlâdı, devletin bütün yükünü yüklenmiş iken; Hıristiyan tebaa, Türk'ün ezelî müsamahası ise devlet içinde devlet misâli yaşıyorlardı ve Hıristiyan tebaanın gâyesi, bizimle iyi geçinebilmek için Avrupa devletlerinden birinin himâyesinde müstakil birer devlet kurabilmekti. Nitekim Tanzimât'ın kendilerine verdiği hürriyete rağmen hemen yakın bir gelecekte yer yer ayaklanmalar patlak verecek ve büyük Avrupa devletleri, bu Hıristiyan tebaanın haklarından bahisle devletin işlerine müdahaleye yelteneceklerdir. İşte "büyük" denilen Mustafa Reşid Paşa, (sadece) bu misüllü Hıristiyan tebaanın koruyucusudur! [1]

Hilmi Ziya Ülken, "Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi" adlı mühim eserinde Tanzimât'ı incelerken, yukarıdaki gerçeğe de temasla diyor ki:

«Tanzimât, Batı milletlerinin gerçekleştirdikleri hürriyet, eşitlik, demokrasi ideallerinin bir cinsten bir millet için gerçekleştirmesinden ziyâde, yabancı müdahalesinden faydalanan ve ayrılmak isteyen azınlıkların işine yarayan bir vâsıtâ olarak kaldı. Devlet, Tanzimât rûhuna uygun olarak azınlıkları yüksek hizmetlere getirdi. Onlardan tercümanlar, sefîrler, müşâvirler, hatta nâzırlar (bakanlar) yetişti. Fakat bu yetkilerin verilişi, azınlıkları Osmanlı birliğine bağlamadı. Tam aksine, onların ayrılma fırsatlarını artırdı. Öte yandan Tanzimât Fermânı'nın müsâdelerinden faydalanan azınlıklar, ekonomik alanda kuvvetlendiler. Yabancı sermâyenin memlekete serbestçe girmesi ve onları koruması, ticâret işlerinin ellerine geçmesine sebep oldu. Ortaçağ Türk loncaları çözülüyor, Kapalıçarşı ve kapanlar zayıflıyor, hatta Tanzimât sırasında doğmaya başlayan Hayriye esnafı bile yabancı sermâyeden yardım gören azınlık ticâreti ile rekâbet edemiyordu. Bu hâl, Tanzimât'tan sonra feodal Türk endüstrisinin birçok dallarının yıkılması, ticâretin kısmen azınlıkların eline geçmesi, azınlıkların asker olmamaları yüzünden Türk halkına göre nüfusça çoğalması gibi Türk halkı aleyhine sonuçlar doğurdu. Türkler, artık yalnızca memur ve çiftçi olacak bir duruma girmeye başladılar.

Tanzimât'ın gerçekleştirdiği değişmeler arasında en önemlilerinden biri, Müslüman olmayan tebaanın toplumsal statüsünde meydana gelen değişmedir. Eskiden "Reâya" denen bu sınıf, bu devirde imparatorlukta önemli bir yer kazandı. 18. yüzyılın sonlarına doğru memlekete büyük nispette Avrupa endüstrisinin girmeye başladığını görüyoruz. III. Selim'in ve II. Mahmud'un direnmelerine rağmen, memleket(teki) yerli endüstrinin dallarının yıkılmasına sebep olan bu esaslı faktör, başlıca Müslüman olmayan azınlıklar kanalı ile gerçekleşiyordu. Önce İngiliz malları, sonra Hollanda ve Fransız malları, Türk pazarlarını istila etti. Böylece eskiden vergiye bağlı olan Hıristiyan tebaa yerine iktisâdî bakımdan hürriyet kazanmış ve hukûkî bakımdan korunmuş bir sınıf meydana çıktı. Bu sınıf, sonradan Türklerle Avrupalılar arasında gerginlik ve düşmanlığın esaslı unsurlarından biri olacaktır.» [2]

Tanzimât hareketi, Hıristiyan tebâya tanıdığı böylesine serbesti yanı sıra bizdeki "Batıcılık" cereyanı yönünden de ayrıca tetkik edilmelidir. Zira Sultan III. Ahmed devrinde başlayıp bilâhare III. Mustafa ve III. Selim devirlerinde ordunun ıslahıyla Batı seviyesine ulaşabileceğimiz hayâl edilirken, Tanzimât'la bundan vazgeçilmiş ve bu kere de devletin kanun ve nizâmlarını ıslah yoluyla Batı'ya ayak uydurabileceğimiz sanılıp Tanzimât hareketinin başında bulunan Mustafa Reşid Paşa adlı bu "büyük" değil "küçük" adam, bu yolda bir hayli mesafe kat etmiştir.

Mustafa Reşid Paşa denilen bu mason, Büyük Britanya Locası'na mensup mason birâderlerinin tâlimatına uygun olarak bu yolda öylesine gayret göstermiştir ki, onun bu hummâlı faaliyeti sonunda Sultan Abdülmecid de babası gibi "gavûr pâdişâh" damgasını yemiş ve Abdülmecid'in tuttuğu Mustafa Reşid Paşa'nın frenkmeşrepliği ise devrin şâirlerine hiciv mevzûu olmuştur.

Necip Fâzıl (Kısakürek) Bey'in dediği gibi;

«Tanzimât, İslâm'a zıt dünyânın maddeye hâkimiyyeti ve fennî terakkîleri önünde, nu dünyayı İslâm gözüyle muayene ve tefahhus edip onun bütün marifetlerini İslâm'a mal etmek yerine, ona körükörüne teslim ve mahkûm olmak, sonra da hâlâ İslâmiyet'i itibarda tutmaya çalışmak gibi, beşerî şaşkınlık ve ahmaklıklarının en büyük âbidesi olarak kurulmuş...»

ve bu hâl, memleket dâhilinde karşılaştığı muhalefet yanı sıra dışarıda dâhî akisler uyandırmıştır!

Tanzimât'la ilgili birçok eserde görülebileceği gibi, o devirde Meternich'in Tanzimât hareketi başındakilere yazdığı mektup, gafletin derecesini tespit ve teşhir bakımından mühimdir;

«Umûr-u idârenizi intizâm altına alınız ve ıslâh ediniz. Lâkin, Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizâmlarınıza, âdet ve maişet tarzına uymayan kanunları alıp iktibas etmeyiniz. Zira garp (Batı) kanunları, hükûmetinizin temelini teşkil eden kanunların dayanağı bulunan usûl ve kâidelere asla benzemeyen kâideler üzerine kurulmuştur. Garp memleketlerinde esas olan şey, Hıristiyan kânunlarıdır. Siz, Türk kalınız ve bunu yaparken garbın efkâr-ı umûmiyesi diye saydığınız şeye ehemniyet vermeyiniz. Siz, bu efkârı umûmiyyeyi, Avrupa'nın umûmî sadâsını anlamıyorsunuz. Biz, Bâbıâli'yi kendi tarz-ı idâresinin ıslâhı için vâki teşebbüsünden vazgeçirmek istemiyoruz. Lâkin hâl ve şartları Osmanlı İmparatorluğu'nun hâl ve şartlarına uymayan garp hükûmetlerini her şeyden evvel taklide sapan bir numûne sûretinde telakkî ederek ona göre ıslahatta bulunmamanızı, şarkın kanun ve âdetlerine uymayan hükümleri taklit ve hâl-ı hâzırda her türlü icâd ve tanzimden mahrum olan İslam memleketlerinde, zarar ikaından başka bir netice husûle getirmeyeceği âşikâr olan ıslahatınızı kabul ve tatbik etmemenizi tavsiye ederiz.» [1]

Sonraki Sayfa >>

Kaynaklar

[1] Mustafa Müftüoğlu, "Yalan Söyleyen Tarih Utansın", Çile Yayınları, İstanbul, 1978. 3. baskı, c.III, s.103-108.
[2] Hilmi Ziya Ülken, "Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi", Selçuk Yayınları, Konya 1966.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36843221 ziyaretçi (103002423 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.