Tarihten Günümüze Sahte Mesih ve Mehdi Hareketleri
 

Tarihten Günümüze Sahte Mesih ve Mehdi Hareketleri

Hazırlayan: Akhenaton

Toplumda düzenin bozulduğu, insanların maddi ve manevi sıkıntılarla başbaşa kaldığı dönemlerde her zaman ve her yerde insan üstü özellikler taşıyan "kurtarıcı"lar ortaya çıkmış ya da çıkanlmıştır. Müslümanlar arasında henüz hicri 1. yüzyılın sonlarından itibaren Hz. Muhammed'in soyunu temsilen siyasi kargaşalardan ve toplumsal buhranlardan çıkar sağlamayı fırsat bilenler bu tür düşüncelerin hem fikir mimarı olmuşlar hem de elde etmek istedikleri gayeleri uğrunda birtakım rivayetler ortaya atarak toplumu yönlendirmeyi düşünmüşlerdir.

İslam toplumlarında bu tür kurtancıların en belirgin olanı, “Mehdi”dir. Başlangıçta sadece kendisine yol gösterilmiş, Allah’ın lütfuna mazhar olmuş gibi manalara kullanılan bu söz, giderek kılıcı ile çıkıp İslam’ı bütün dünyaya hakim olacak adaleti sağlayacak, zuhnü tamamen ortadan kaldıracak, ekonoınik sıkıntıları yok edip yeryüzünde fakir ve ihtiyaç sahibi kimse bırakmayacak beşer üstü bir insan tiplemesine ulaşılmıştır.[1]

Mehdi deyimi, “bir inanç olarak” tarihte ilk kez Keysanilik hareketinde ilk imam olarak bilinen Ali’nin oğlu Muhammed bin el-Hânifîyye için kullanılmıştır. Ayrıca Haris b. Süreyye, Abdullah bin Zübeyr, Ali’nin kölesi Keysan, oğlu Hüseyin, Abdullah bin Zübeyr, Muhtar es Sakafiye bağlı Ali, Emevi halifesiSüleyman bin Abdülmelik ve Yezid’in oğlu Ebu Muhammed için de mehdilik iddia ya da isnadları bulunmaktadır.[2]

İslam’daki kurtarıcı fikri tamamen soyut bir mesele olmayıp, kökeni diğer büyük din ve kültürlerin mirasıyla paylaşılan önemli bir inançtır. Ancak kavramı ifade eden kelimeler, din ve dillere göre değişkenlik arz etmektedir. Meselâ ilkel din mensuplarından sayılan Yeni Gine yerlileri, âhir zamanda geleceğini bekledikleri kurtarıcılarının “Mensren” olduğunu söylerler. Yahudîlik ve Hıristiyanlıkta mehdî kavramını ifade eden kelime “Mesîh”, Hinduizm’de “Kalki”, Budizm’de “Maitraya”, Eski Mısır’da “Ameni”, Sabiîlik’te “Praşai Siva” ve Şintoizm’de “Miroko”dur. Mazdaist ya da Mecusîler de peygamberleri Zerdüşt’ün soyundan Saoşyant’ı kurtarıcı olarak beklemektedirler. Moğollar, mezarına kurbanlar adanan Cengiz Han’ın Moğolları Çin esaretinden kurtarmak üzere, 8 ya da 9 yüzyıl sonra tekrar dünyaya döneceğine inanmaktadırlar.

Bazı yazarlar, Müslüman mehdî inancının kökenlerini Mazdeizm ya da Mecusîlik gibi Fars düşüncesinde ararken diğer bazıları da bunu Yahudi Hıristiyan geleneğindeki “Mesih” öğretisine bağlarlar. Gerçekte Müslümanların her iki dinden de etkilenmiş olma ihtimali daha tutarlı gözükmektedir. Ancak köken olarak İran yani Fars düşüncesi daha eskiye dayandığı için, Mesih inancını geliştiren Yahudîler’in de, bu düşüncelerini dönemin en etkin dini Mazdeistlerden aldıkları söylenmektedir; Yahudiler, Bâbil sürgünüyle birlikte İran’a yerleşmişler ve orada hâkim inanç Mazdeizm’in kurtarıcı fikrini devralmışlardır.

Yemen dini düşüncesi de, benzer şekilde, Fars kökenli ebnanın etkisinde kalarak Kahtanî kültünü, yani Kahtanîler’e mensup bir şahsın gelip evreni adaletle dolduracağı beklentisini üretmiştir. Mazdeistlerce beklenmekte olan Şaoşyant’ın sıfatları ile Yemenlilerce beklenen Kahtanî (el-Mansûr)’nin sıfatları arasındaki benzerlikler bu iddiayı destekler niteliktedir.

Müslümanlar, her ne kadar farklı din ve kültürlerdeki kurtarıcı fikirlerinden etkilenmiş olsa da, son hali Şiîler’in on ikinci imamı mefhumunda şekillenmesine kadar, kendi tarihi, kültürel ve sosyal şartlarına uygun yeni bir mehdî anlayışı ortaya koydular. Kendi kurtarıcı beklentilerini daha çok Yahudi ve Hıristiyanlarda var olan modele göre dokuyarak, artık kurtarıcı olarak yeni bir şahıs beklemek yerine, ölen bir kimsenin ölmeyip gaybete girdiği ve bir zaman sonra tekrar ortaya çıkacağını ileri sürmeye başladılar.[3]

Mehdi inancı özellikle Şii Batıni tarikatlarda yaygındır.[4] Bu durum ehl-i sünnet mutasvvuflarını da etkilemiştir. Fakat onlar genel olarak Mehdi yerine, Kutub, Hatemu’l- evliya gibi tabirleri tercih ederler. Görüşleri genel olarak rivayetler paralelinde olmakla birlikte bir takım sapmalar olduğu söylenebilir.

İslam tarihinde ise, rivayetlerin arkasına sığınan sahte Mehdiler türemiş ve bu rivayetleri kendi durumlarına göre şekillendirmişlerdir. Bu sahte Mehdilerin genel olarak amaçlarına bakıldığında dünyevi menfaatleri ön plana çıkardıkları Müslümanlar arasında kan dökülmesine sebebiyet verdikleri ve başarısızlık karşısında ise tabi olanların bir inanç boşluğu içine düştüğü bilinmektedir.[2]

Ezilen kitlelerin ortak psikolojisi olan “beklenen kurtarıcı” düşüncesi, iktidarlara muhalif ve baskı gören Müslüman gruplar arasında “Mehdî” terimiyle ifade bulmuştur. İslâm tarihinde mehdîlik iddialarının gündeme gelmeye başlaması, hicrî birinci asrın sonlarından itibaren, ilk olarak Muhammed b. el-Hanefiyye’nin mehdîliğini ileri süren Keysaniyye ile birlikte olmuştur. Daha sonra pek çok kişi hakkında gündeme gelen bu iddialar, zamanla daha da çoğalarak hicrî üçüncü asırdan itibaren toplum hafızasında yer etmeye başlamıştır. Mehdîlikle ilgili üretilen pek çok rivayet, Sünnîler arasında kabul görmesine rağmen konuyu asıl gündemlerinde tutanlar, Şiî gruplar olmuştur. İktidar muhalifi pek çok Şiî fırka, ölen liderlerini Mehdî olarak beklemişlerdir. Ancak İmamiyye Şiasının 11. imam olarak kabul ettiği Hasan el-Askerî’nin vefatıyla durum yeni bir boyut kazanmıştır. Onun, ardında bir halef bırakmadan vefat etmesi, onun gizli bir oğlu olup gaybete gittiği iddialarını gündeme getirmiştir. Söz konusu fikri ileri süren İmamiyye Şiası, daha sonra da, gaybete giden on ikinci imamlarının Mehdî olarak geri döneceğini söylemiştir. Bu iddiaları zamanla bir inanç esası haline getirilerek İmamiyye Şiasının itikadî konularından biri olan imamet inancının değişmez bir parçası olmuştur.[5]

Abdulbâki Gölpınarlı Mehdî’yim diye meydana çıkanları: Tasavvufla, mistik inançlarla, Cefr, Hurûf bilgileri gibi uydurma bilgilerle, güç riyâzatlarla aklî dengelerini yitirenler, kendi kendilerini inandıranlar ve bazı saf kişileri de kandıranlar; âhiretlerini dünyâya satanlar, hüküm ve hükümet peşinde koşanlar olarak açıklar.

Mehdî’nin babı ve naibi olduklarını iddia edenlerin, Mehdî’lik davasına girişenlerin bir kısmının, yeni bir din kurmaya, kendilerini Tanrı tanıtmaya kalkışmalarından açıkça anlaşılıyor ki bunlar Hukemâ tarafından, Hind-İran, Yunan-Roma düşünceleriyle yoğrulan ve zamana göre müsbet bir tarza sokulmaya çalışılan Bâtınî inançları, bu inançlarla kaynaşan Tasavvufun aşırı anlayışlarını benimsemişlerdir. Kanâatleri, İslâmî esaslara uymamaktadır.[6]

Theudas

Miladi 44 yılında peygamberlik iddiası ile ortaya çıkmış, çevresini kendisine kabule zorlamıştır. Halkı Ürdün vadisi’nin karşı tarafına geçirmeye kalkışmış. Roma valisi Caspius Fadu, üzerine süvari kuvvetleri sevk etmiş, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı da Theudus’la beraber esir edilmiştir. Sonunda kendisinin de başı vurularak idam edilmiştir.[7][8][9] Ona inananların sayısı yaklaşık 400 kişidir.[9] Theudas’tan İncil’de; “Bir süre önce Theudas kendi kendisiyle ilgili büyük iddialarda bulunarak başkaldırdı. 400 kadar kişi de ona katıldı. Ama adam öldürüldü izleyicilerinin hepsi dağıtıldı, hareket yok oldu.” [10] şeklinde bahsedilmektedir.

Roma valisinin gönderdiği süvariler tarafından kılıçtan geçirilen Theudas ve taraftarlarından sonra 55-60 kadar Mesih iddiacısının bir yüzyıldan çok daha az zaman içinde zuhur ettiği eski kaynaklar tarafından bildirilmektedir.[8]

Bu yüzyılda çıkan Mesihlerin birisi de Mısırlıdır. 30.000 kadar taraftar toplamış. Adamları ile Zeytin Dağı’nın eteklerinde (Kudüs Şehrinin yanında) toplanarak, emri ile önündeki şehir surlarının yıkılacağını söylemiş ve oraya hâkim olarak müstakil bir devlet kuracaklarını vaat etmiştir. Fakat Romalı valinin sevk ettiği kuvvetler önünde perişan olmuşlar, Mesih kaçmış, adamları da esir edilmiştir.[7][11][12]

Şimon Bar Kohbe

 Mesih’i hareketler, mabedin tahribinden 60 yıl kadar sonra, Simon Bar Kohba (Koziba) ile yeniden canlanmıştır.[13] Müritleri onun Yakup’tan bir yıldız olduğu kahanetine inanmışlar ve ona “ yıldızın oğlu” demişlerdir.[14] Bar Kohba Roma imparatorluğunu bölgede yürüttüğü politik, ekonomik ve dini politikaya dayanamayarak halkı isyana sevketmiş ve isyanı bizzat idare etmiştir.[15]

Bar Kohba, Mesihliğini ilan ettiği zaman, Rabbi Akiba tarafından Kral Mesih olarak karşılanmıştır.[8][16][17] Rabbi Akiba onun Mesihliğini, Ahd-i Atik’teki “Yakuptan bir yıldız çıkacak” [18] cümlesini “Yakuptan Koziba (Kohba) ” çıkacak şeklinde yorumlayarak, kabul etmiştir. Kohba “mesihim” diye ortaya çıktığında Akiba “işte kral Mesih” diyerek onu tanıyınca; yine aynı dönemde başka bir Rabbi (Jokhonan b Torta), Akiba’ya “Davud’un oğlu (mesih) geldiği zaman senin mezarında ot bitmiş olacak” şeklinde hitap ederek Kohba’nın Mesih olmadığını ileri sürmüştür.[19]

Bar kohba 132-135 yıllarında Roma’ya karşı bir isyan başlatmıştır. Roma’ya karşı giriştiği bu mücadelede başarılı olmuş ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı başarmıştır. M. 132 yılında kurulan, adına Para dahi basılan bu devletin ömrü ancak 3 yıl sürmüştür.[7][9] Direnişin uzamasına sinirlenen imparator Hadrien, 135 yılında takviye güçleri göndererek Bar Kohba’yı Kudüs’ün güney batısında Bethar’da öldürtmüştür. Bar Kohba ordusu, Kent gölü yakınlarında direnmişse de başarılı olamamıştır.[20]

İsyan Romalıları çok uğraştırmış, ancak Yahudilerin kaybı daha büyük olmuştur. Kudüs’ten geriye ne kaldıysa Romalılar tarafından yıkılmıştır. Çok sayıda Yahudi katledilmiş, sağ kalanları sürülmüş ya da köleleştirilmiştir.[14] Hatta bir ara çocukların sünnet edilmesini [15] Yahudi dinini ve geleneklerini de yasaklamışlardır.[21]

Romalılar, isyanı korkunç bir şekilde bastırdıktan sonra Sion tepesine Jüpiter Tapınağı’nı yaptırarak Yahudilerin oraya girmelerini yasaklamış, sadece yılın belirli günlerinde mabedin geri kalan batı duvarını ziyaret etme ve ağlayabilme müsaadesi vermişlerdir. Bu müsaade ile Yahudiler, tarihte eşine rastlanmaz bir milli bağlılık örneği göstererek, iki bin yıl bu duvarın dibinde ağlamış ve yok olmuş devletlerini anmışlardır. Onlar, 2000 yıllık bir bekleyişten sonra, 1948 yılında İsrail’e dönebilmeyi başarmışlardır.[19]

Sonuç olarak, Bar Kohba bastırılan isyanda ölmüş ve Mesih olmadığı da anlaşılmıştır.[9][12]

Giritli Moşe

Bar Kohba’nın kısa süreli başarısından sonra Mesih ümidi devam etmekle beraber [13] tam 300 yıl yeni bir sahte Mesih’le karşılaşılmamıştır.[9] Talmud’ta bulunan bir hesaba göre Mesih 440 ya da 441 yılında zuhur edecekti. Fakat 431 yılında Girit Yahudileri arasından Giritli Moşe isimli biri çıktı.[7][22]

Bu zat, kendisinin vaktiyle İsrailoğullarını Mısır’dan Firavun’un esaretinden kurtaran Moşe (Hz. Musa) ile aynı olduğunu, Allah’ın kendisini İsrailoğullarını yeniden kurtarmak üzere gökten indirdiğini, kavmi tıpkı Kızıldeniz’den geçirdiği gibi, bu defada Akdeniz’den geçirerek Kutsal Arz’a götüreceğini iddia ve vaat ediyordu. [8][9][23][24]

Bunun üzerine Girit Yahudileri, servetlerini tasfiye edip, ellerinde avuçlarında ne varsa hepsini dağıtmışlardır. Zira onlara göre Mesih çağında paraya ihtiyaç olmayacaktır. Bu işlerden sonra, artık mesihin işaretini beklemeye başlamışlardır.[7][13][23]

Belirli gün gelince Moşe, Girit Adası’nın ıssız bir burnunda kavmini toplamış ve oradan denize atlamalarını emretmişti. Ellerinde kalan altın ve paralarını Mesih’e teslim eden büyük bir çoğunluk emre uyarak atlayıp, Akdeniz’in dalgaları arasında kaybolmuştur. Civardaki balıkçıların yardımı ile kurtulan bir kısmı ise, aldatıldıklarını anlayınca Moşe’nin kendilerini aldatmaya memur bir şeytan olduğunu hükmetmiş [8] ve çoğu da bu olaydan sonra Hıristiyanlığa geçmiştir. Aldatılan bu Yahudiler, cezalandırmak için Moşe’yi aramışlarsa da kendisi altınlarla birlikte iz bırakmadan kaybolduğu için bulamamışlar.[23]

Hâris bin Süreyc

İlk dönem Mehdilik iddiasında bulunanlar arasında Haris bin Sureyc vardır. Hicri 132 yılında Yezid’in torunu Ebu Muhammed beklenilen Mehdi olduğunu ilan ederek Abbasilere karşı isyan etmiştir. İddiasını kimseye kabul ettirememiş ve başarılı olamamıştır. Haris’in ’ Haris isminde bir kurtarıcı çıkacaktır ’ şeklinde bir hadis uydurduğu da bilinmektedir.

Hâris bin Süreyc, uzun yıllar Emevîler’e hizmet etmiş bir kişiydi. Özellikle 729 yılında Beykend’de Türk güçlerine karşı yapılan savaşta askerleri cesaretlendiren kişilerden biri olarak hatırlanır. Daha sonra 734 yılında Hâris bin Süreyc Horasan’da Emevî yönetimine karşı isyan etti. Fakat Horasan yöneticisi olan ’Âsım b. Abdullah onu, Merv’de mağlup etti. O, Esed bin Abdullah el-Kasrî zamanında tekrar isyan etti. İkinci defa mağlup oldu. Hâris bin Süreyc ve taraftarları Türgiş Hanı’na katıldı. Nasr bin Seyyâr Horasan yöneticisi olunca, Emevî halifesi Yezîd bin Velîd onu affetti. Böylece o, 745 yılında Merv’e geri döndü. Sonra Cuday el-Kirmânî ile birlikte Nasr bin Seyyâr’a karşı savaştılar. Ancak el-Kirmânî ile anlaşmadılar. Nihayetinde o, 746 yılında el-Kirmânî tarafından öldürüldü. Hâris’in kâtibi olan Cehm bin Safvân Mürcii idi. Bu yüzden o Mürcii mezhebinin bir üyesi olarak bilinir. Gerçekte ise; o, insanları Kuran ve Sünnete tabi olmaya çağıran dini bir ihyacıdır.[25]

Serene

Giritli Moşe’den takriben 300 yıl sonra, bu defa Suriye Yahudileri arasında Serene isimli bir zat zuhur etti. Bu ani zuhurun sebebi olarak, Yahudi yazarlar, halife II. Ömer’in (717-720) Yahudiler üzerinde baskı yapıp, haklarını daraltmasını göstermektedirler.[7]

Bu Mesih de, halkı Müslüman hâkimiyetinden kurtararak Filistin’e uçarak götürmeyi ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı vaat eder.[8][9]

Serene, aynı zamanda dinde reformlar yapmaya çalışmış ve Talmud’un otoritesini reddetmiştir. Rabbinik Yahudiliğin amansız düşmanı olması hasebiyle, onlarca yasak kılınan birçok yiyecekleri mübah kılmış, evlenme, boşanma ve yakın akrabalar arasındaki evlilik konularında Talmud’un ortaya koyduğu bütün kaideleri reddetmiştir. Şöhreti ispanya Yahudilerine kadar ulaşmış ve pek çok taraftar edinmiştir. Serene’nin faaliyetleri, Müslüman makamları tarafından haber alınınca tevkif edilerek Halife Yezid’in huzuruna çıkarılır.[7] Serene, ne yaptığı sorusuna, “Sırf Yahudilerle eğlenmek için böyle hareket ettim” cevabını verir.[9][13][24] Bu cevap üzerine Serene, cezalandırılmak üzere kendi cemaatine teslim edilir.[8][12]

Ibn Tumart (1077-1130)

İbn Tumart, Tevhid’e ağırlık veren ve Malikî mezhebini eleştiren hareketi başlatarak 1121’de kendini Mehdi ilan etmiş ve Murabıtları yıkmayı amaçlamıştır. 1130’de İbn Tumart ölmüş ve ardından Abdül Mumin tarafından Muvahhidler kurulmuştur.

Mahanem Ben Solomon (İbn er-Ruhi-David Alroy)

İran Yahudileri arasında 1146-1160 yılları arasında ortaya çıkan Menahem ben Solomon, ibn Er Ruhi ya da Davıd Alroy isimleriyle de tanınır.[9][22] Bu da, ikinci haçlı seferi ile doğuda harita üzerinde meydana gelen değişiklikler, Filistin’in Hıristiyanlar eline geçmiş olması ve Abbasi hilafetinin zayıflaması ve Yahudilerden alınmakta olan vergilerin ağırlığı sebebiyle artık kendilerinin de kurtulma zamanının geldiğine inanan bir cemaat içerisinde çıkınca, taraftar bulmakta güçlük çekmez.568 [7][9]

İbn er Ruhi Irak’tan Azerbaycan’a kadar uzanan bölgedeki Yahudilere kendisini Mesih olarak kabul ettirmiştir. Planına göre, önce Musul ve çevresinde bir devlet kuracak, ilerde hâkimiyetini Filistin’e kadar genişletecek ve komşu memleketlerdeki Yahudileri uçurarak Arz-ı Mev’ud’a götürecektir.[23]

Fakat daha planın ilk safhasında, Musul’un yanındaki Amadiye Kalesini ele geçirme çabası sırasında yenilip öldürülür. Ona büyük ümitlerle bağlanmış olan Yahudiler ölümünü kabul etmemişler ve bir gün dönüp tekrar başlarına geçeceğini beklemeye başlamışlardır. Bu bekleyişten istifade eden iki açıkgöz, İbn er-Ruhi’nin emriyle hareket ettiklerini bildirerek, Yahudileri uçurarak Kudüs’e göndereceklerini, oradaki Mesih’in kendilerini karşılayacağını, Mesih Çağı’nın başlayacağını vaat eder [8][23] ve hazırlıklara girişirler. Hazırlıktan kasıt, uçacak Yahudilerin malını, mülkünü elinden çıkararak paraya çevirip, kendilerine teslim edilmesidir.[7]

Yahudiler bütün varlıklarını altına çevirerek bu iki kafadara teslim edip hareket gününü beklemeye başlarlar. İki açıkgöz mehtapsız bir gecenin ileri saatlerinde vaktin geldiğini söyleyip, Yahudileri şehrin surları üzerinde toplarlar ve onlara yeşil elbiseler giydirip aşağıya atlamalarını emrederler.[23][24]

Meleklerin kanatlarına binerek uçmak hayali ile kadın-erkek, büyük-küçük hepsi sabahın ilk ışıkları görünene kadar atlamaya devam etmişler, [8] sabahın ilk ışıklarında vaziyet anlaşılmış, fakat paraları alan sahtekârlar şehri çoktan terk etmişlerdir. Bu olaydan sonra o sene “Amu’t-Tayaran” diye anılmıştır.[7][12]

Yemenli Mesihler

Yemen, klasik bir “sahte Mesihler ülkesi’dir.” [26] Yemende birbiri arasında 700 yıl olmak üzere aynı vasıf ve tabiatta iki Mesih zuhur etmiştir. Birincisinin adı dahi meçhuldür. 1172 yılında zuhur etmiş ve Yahudileri kurtarma çabası arasında dini bazı reformlara da girişmiştir. Gösterdiği mucizeler, dua kitapları ve ibadet şekillerinde emrettiği değişmelerden sonra, iş yemen valisinin kulağına gidince, kendisi tutuklanmış, “Bunları niçin yaptın?” sorusuna “bunları gerçekten Allah’ın emriyle yaptım” cevabını vermiş. Doğru olduğunu isbat edebilir misin? Sorusuna da “eğer başımı keserseniz, ölmez, derhal yeniden dirilim” deyince, vali “Eğer dediğin vaki olursa anlarız ki, bizim ecdad yadigarı dinimiz sahtedir, o zaman yalnız ben değil, bütün alem senin peşinden geliriz diyerek başının kesilmesini emretmiştir” [22] fakat Maimonides’in "Epistle to Yemen" (Yemen’e Mektup) adlı eserinde geçtiği tabirle “zavallı arkadaş ölmüştür.” [26]

1860-1870’lerde Yemen Yahudileri yine Mesih ateşiyle kavruldu; önce inançları için hayatını veren bir azizle, sonra da onun rolünü üstlenen bir sahtekarla hareketlendiler.[8]

1868’lerde çıkan bu mesihin adı Şukr El Kuheyl’dir. Bu kişi Yemen Yahudilerine Mesih olduğunu kabul ettirmiş, bazı mucizeler göstermiş, fakat San’a Valisi, üzerine asker göndermiştir. Şukr el Kuheyl, taraftarları ile dağlara çekilerek mücadelesine devam etmiş, sonunda da ele geçirilerek başı kesilip İstanbul’a gönderilmiştir. O da başı kesilse dahi ölmeyeceğini ölümün sadece görünüşte olacağını, bir müddet sonra rücu edeceğini daha önceden taraftarlarına bildirmiştir. Taraftarlarının bir kısmı onun ölmediğine, bir kısmı da “onun ölmekle beraber tekrar rücu edeceğine” inanmışlardır.[7]

Şukr el Kheyl’in mesleği çömlekçilik ya da dericiliktir. Kendisi, ümmî olduğu halde vahy ve ilhamla bütün hikmeti öğrendiğini, Tanah’ta bazı hususların yanlış yazılmış olduğunu; [27] “Rab meshettiği kişiyi, sağ elinden Koreş’e sesleniyor” [7] ayetindeki “Koreş”in imla hatası olup, bununla kendisinin kast olunduğunu iddia etmiştir.[28]

Sonuç olarak, İseviyye ve Yudganiyye’nin liderleri ile Yemen’de ortaya çıkan Yahudi Mesihlerin zuhurunda, müritleri icabı, Şii tesirinin büyük rol oynadığını söylemek mümkündür.[12]

Sabetay Sevi

Sabatay Sevi (1626)

Sabatay, 23 Temmuz 1626 yılında İzmir’de doğmuş, 1976’da bugün, parçalanmış Yugoslavya topraklarında bulunan Ulcini’de ölmüştür. İzmirli bir tüccarın oğlu olan Sabatay Sevi, iyi bir eğitim görmüş, genç yaşında Tora ve Kabala konusunda ciddi bir ilmi birikime sahip olmuştur.[20] Genç yaştan itibaren Zühd hayatına eğilim gösteren Sabatay Sevi’nin zaman zaman manik depresif ataklar sergilediği nakledilir. Önceleri onun meczup olarak tanınmasına sebep olan melankolik kişiliği ve sergilediği tuhaf tavır ve Yahudi şeraitine ters bir takım fiiller, daha sonra Sevi’nin mesihi karizmasına yorulmuştur.[16][21][29]

Genç yaşında mistik hayat tarzına kendini kaptıran Sabatay Sevi, dünya zevklerinden yüz çevirmiş ve evlenmemiştir. 18 yaşında öğretmenliğe başlamıştır. Ona göre gerçek dünya, sadece Kabala’nın dünyasıdır. Bunun için etrafındaki gençlere zahidane bir hayat tarzını telkin etmiş ve kendisi de vaktini genelde inziva içinde geçirmiştir.[20]

Sevi’nin yaratmış olduğu Mesih’i hareket, büyük tapınağın yıkılmasından ve Bar Kohba isyanından sonra, İsrail tarihinde kaydedilen en büyük kurtuluş hareketidir. Sevi’nin liderliği altında gelişen akım, iki unsurdan güç almıştır: Bunlardan ilki, Yahudi ulusunun sürgündeki genel durumudur. Yahudi felsefesinin temelinde yatan siyasal ve ruhani kurtuluş ideali de, zaten böyle bir hareketin gelişmesi için gerekli olan altyapıyı sürekli canlı tutmuştur. İkinci unsursa o döneme ait koşullardır.[21]

1648-1649 yıllarında Polonya’da kazaklar ayaklanmıştır; bunların başında Boğdan chmielnicki adında biri vardı. Aslında toprak ağalarına karşı olan bu
isyan, çiftlik kahyası, meyhaneci, esnaf Yahudilerden başlayarak bir Yahudi katliamı şeklini aldı. Kmielnitzki katliamı olarak da bilinen bu olayı, Polanya’dan kaçan Yahudiler her tarafa duyurdular. Bu da Yahudilerin imanını sarsmak yerine onlara yeni ümitler verdi. Artık Mesih mutlaka gelecekti. Hatta kazak sergerdesinin adının İbrani harfleriyle yazılış şekli olan (H-M-Y-L)’den manalar çıkarıldı ve bunlara “Hevle Maşiah Yabo Le’olam”, yani “Mesihin doğum sancıları dünyaya geliyor” kelimelerinin baş harfleri olarak anlam verildi. Kabala ile harf mistiğine kapılmış olan Yahudiler için bu bir müjdeydi.[21][30][31]

Aynı dönemde Osmanlı toraklarında siyasal çalkantılar vardı. Osmanlı orduları yenilgiler alıyor, iç isyanlar ve kargaşa bir bunalım ortamı yaratıyordu. Yahudi din bilimcilerinin yaptığı hesaplamalara göre, 1648 yılı beklenilen kurtarıcının geleceği yıldı.[29] İşte tam bu bekleyişin en yüksek dereceye eriştiği sırada İzmir’de çıkan yeni Mesih de birden bire Avrupa ve Yakın doğu Yahudilerinin bekledikleri kahraman oluverdi.[30]

İşte zamanın şartlarını değerlendiren Sabatay Sevi, 1648 yılında beklenen mesihin kendisi olduğuna inanarak bunu en yakın çevresine söyler ve gerekeni yapmak için kolları sıvar. Bu sırada 22 yaşındadır. Sabatay Sevi’nin Mesihlik iddiası İzmir’de bomba tesiri yapmıştır. Hatta Yahudi hahamları ilk reaksiyonu göstermişlerdir. Bunun için 1648 yılında ya da birkaç yıl sonra İzmir’i terk etmek zorunda kalmıştır. İzmir’den sonra, İstanbul’a gitmiş ve orada şöhretli bir Yahudi vaizi olan Abraham ha-Yakini ile dostluk kurarak, ondan Mesih olduğuna dair bir belge almıştır. Daha sonra Filistin ve Kahire’ye ziyaretlerde bulunmuştur.[20]

Sabatay Sevi’nin yaşamı, Gazzeli Natan’ın adını duyduktan sonra önemli bir değişiklik kaydetmiştir. Kulağına gelen söylentilere göre, Gazze’de oturan Natan adında bir kişi, insanların ruhunu arındırıyor ve ona gelenleri mutluluğa kavuşturuyordu. Bunu duyan Sabatay Sevi Gazze’ye gitti ve Natan’la görüştü.[21]

Bir teolog olan Natan, Sabatay Sevi’nin henüz çekingenlikle ileri sürdüğü Mesihliğini onayladı. Natan Cezbeye gelen ve hayaller gören, tıpkı ilk çağ nebileri gibi biriydi. Onun “Tanrı ilhamıyla” Sabatay Sevi’nin Mesihliğini kabul ve ilan edişi, zaten bunu bekleyen Yahudiler arasında büyük bir coşkunluk ve ümit uyandırdı. 1665 yılı Ekim ayından 1666 kasımına kadar süren bu heyecan yıllarında Mesih’in geldiği müjdesi bütün memleketlerdeki Yahudiler arasında yayıldı. Birçokları artık büyük göçe hazırlanıyorlardı. Kefaret ayinler yapılıyor, yüzyıllardır süregelen kıyamet tasarımları tek konuşma konuları haline geliyordu. Din bilginleri tabii bunu hoş görmemekteydiler ama sayısız katliamlar ve idamlarla seçkin sınıfı hemen hemen ortadan kalkmış olan halk, onların uyarmalarına aldırış etmiyordu.[30] Tabiî bunda Gazzeli Natan’ın payı da yadsınamaz.

Natan Mesih’in haberciliği rolünü üstlenerek İsrail’in yeniden kurulacağı, Sabatay’ın kansız zaferiyle dünyanın kurtuluşa ereceği ve 1666 yılının kıyametin kopacağı yıl olduğunu [20] devamlı telkin ediyordu. Sabatay Sevi, hahamların muhalefeti yüzünden Kudüste fazla kalamamış,1665’te İzmir’e dönmek zorunda kalmıştır. Sabatay, İzmir’de iyi karşılanmakla birlikte şöhreti, Osmanlı Yahudileri arasından başlayarak Venedik, Amsterdam, Hamburg ve Londra gibi Yahudi muhitlerine kadar yayılmıştır.[20]

Sabatay Sevi’nin İsrail’in Mesih’i olduğu artık dünyanın her tarafında duyulmuş, taraftarlarıyla muhalifleri arasındaki cepheleşme de iyiden iyiye belirginlik kazanmıştır. Sevi’ye inanlara maamin (mü’min, Tanrı inancına sahip kişi) ona karşı koyanlar “kofer” (kafir, Tanrı inancına sahip olmayan kişi) diye adlandırılmışlardır. 11 Aralık 1665’te Sabatay Sevi taraftarlarını yanına katarak, muhaliflerinin toplanmış olduğu bir sinagoga saldırmış, burada birçok garip eylemlerde bulunmuştur. İzmir Kadısı, Sabatay Sevi’yi birkaç kez huzuruna çağırıp, davranışlarını izah etmesini istemişse de, o her defasında kadıyı yatıştırmayı başarmıştır.[21]

Fakat daha öncede bahsettiğimiz gibi bu durumdan rahatsız olan din bilginlerinin şikâyeti üzerine Sabatay Sevi, 1666 yılında Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın emriyle tutuklanıp İstanbul’a getirilmiş ve Gelibolu’da hapse atılmıştır. İdam edilmediği gibi kendisini ziyarete gelen taraftarlarını görmesine izin verilen Sevi’ye tanınan bu serbestlik, onun prestijini daha da artırmıştır.[16]

Fakat daha sonra Edirne’de divan huzurunda yapılan yargılama sonucunda ya idam ya Müslüman olma seçeneklerinden birinde karar kılması istenmiş, Sabatay Sevi ise “Aziz Mehmet Efendi” ismini alarak Müslümanlığı tercih etmiştir ve kapıcılık payesiyle kendisine iyi bir maaş bağlanmıştır.[20][29][30][32][33]

Sabatay Sevi’nin Müslüman olması bütün Yahudi dünyasında şok tesiri yapmış, taraftarları onun bir sahtekâr olduğunu kabul etmektense, gizli bir görev nedeniyle din değiştirdiğine inanmışlardır.[32]

Zahiren Müslüman olan Sabatay’ın, gizlice Mesihlik görevini yürüteceğini müritlerine söylediği rivayet edilmektedir. 599 Sabatay Sevi’nin müritleriyle beraber olduğunu haber alan otoriteler, onu tek bir Yahudi’nin bile yaşamadığı Arnavutluk’un Ülgün kasabası’na sürmüşlerdir. Orada günlerini yalnızlık içinde, melankolik mistik bir atmosferde geçiren Sabatay Sevi, 1676’da ölmüştür. Müritleri, Sevi’nin denize girip, su üzerinde yürüyerek yok olduğuna inanmaktadırlar.[29]

Sabatay Sevi’nin ölümünden sonra, ideolojisini izleyen ve din değiştirdikleri için “Dönme” diye tabir edilen tarikatın faaliyet merkezi Edirne’den Selanik’e geçmiştir. 17.yüzyılın sonunda tarikat içinde anlaşmazlıklar belirmiş, İzmirliler ve Yaakovlar adı altında iki alt tarikat oluşmuştur. Ertesi yüzyılın başında, Osman Baba adını alarak Müslüman olan Baruhia Ruso, Sevi’nin ruhunu taşıdığını ilan edip, Konyozos ya da Karakaşlar adıyla anılan bir alt tarikat kurmuştur.[8][12][16][32]

Mirza Hüseyin Ali

Mirza Hüseyin Ali el-Mazendarani en-Nurî (1817-1892)

Bahaullah ya da doğum adıyla Mirza Hüseyin Ali, Bahailik dininin kurucusudur. 12 Kasım 1817’de İran’nın Tahran kentinde bir vezirin ailesinde doğmuştur. 1863’te Bağdat’ta peygamberliğini ve yeni dinin prensiplerini açıkladı. Geçmiş çağlardan beri eski peygamberlerin vaat ettikleri döneme dünyanın girmiş olduğunu ilan etti.

Ali Muhammed Şirazi

Ali Muhammed Şirazi (1819-1850)

Ali Muhammed, Şiraz’ da doğmuş, babasını küçük yaşta kaybettiği için dayısı tarafından büyütülüp yetiştirilmiş, intisap ettiği ticari hayatı· beğenmeyerek gaybi ilimler ve hurufiliğe merak sarmış, Kerbela’da öğrenimi sırasında her devirde mutlaka bir kamil şiiin geleceği inancını işleyen el-Ahsai’nin müridi ve Keşfiyye’nin kurucusu Kazım er-Reşti’ye öğrenci olmuş, büyük ölçüde onun düşünceleriııin tesirinde kalmıştır.

Beklenen Mehdi’nin, kendisiııin ölümünden hemen sonra zuhur edeceğini söyleyen Kazım er-Reşti, mensuplarını onu arayıp bulmaya yönlendirmişti. Bu düşünceleri kendi lehinde değerlendiren .Ali Muhammed Şirazi, 23 Mayıs 1844 tarihinde, kayboluşundan itibaren 1000 yıl geçmesi sebebiyle gelmesi beklenen on ikinci imam Muhammed el Mehdi’nin babı, ertesi yıl sonbaharda hac için gittiği Mekke’de de beklenen mehdi olduğunu ilan etti.

1845 yılında İran’ın muhtelif şehirlerini dolaşarak çok sayıda taraftar kazanan Ali Muhammed, müridieri içinden görevlendirdiği propagandacılar vasıtasıyla iddialarını yaymaya çalıştı. Ona göre Hz. Muhammed’in nübüvvetiııin hakikati on ikinci imarnın kaybolmasından itibaren 1000 yıl sürmüş, 1844 yılında kendisinin ortaya çıkışıyla ııihayete ermiş ve kendi devri başlamıştır.Yazdığı el-Beyan adlı eseriyle Kur’ an-ı Kerim’ in neshedildiğini, İslami emir ve yasakların kaldırıldığım yeni bir devre ve şeriat başladığını iddia etmiş, ulema karşısında davasını isbata çağrılmasına rağmen, her defasında isnat edilen düşünceleri beııimsemediğini ortaya koymakla birlikte, fikirlerinde ısrar etmiştir. Taraftarlarının devlete karşı başlattığı silahlı mücadele ile Babilik, İran’da tehlikeli bir hal almaya başlayınca, halef olarak Mirza Yahya Nuri’yi tayin eden Bab Ali Muhammed, İmamiyye müçtehitlerinin fetvasına dayanılarak 1850 yılında Tebriz’de kurşuna dizilmek suretiyle öldürülmüştür.[34]

Mirza Gulam Ahmed

Mirza Gulam Ahmed (1839)

Mirza Gulam Ahmed 1839 yılında Pakistan Sınırları içinde kalan Pencap eyaleti yakınlarındaki Kadiyan’da doğdu. Doğum tarihi ile ilgili çelişkili bilgiler olmakla birlikte 9 doğum tarihinin 1839 ya da 1840 olduğu belirtilmektedir. Soy itibari ile seçkin bir aileye mensup olan Mirza Gulam Ahmed’in ailesinin İngilizlerin bölgeyi işgalini desteklediği ve onlara yardım ettiği belirtilmektedir. Mirza Gulam Ahmed’in hekim olan babası oğlunu yetiştirmeye çalışmış ancak o inzivaya çekilme düşüncesi ile kenara çekilince hukukçu olabilmesi için Sıalkot’ta 1864-1868 yılları arasında bölge mahkemesinde memur olarak çalışmaya göndermiştir. Burada hukuk sınavlarını kazanamadığı için babasının isteği üzerine geri dönmüştür. Döndüğünde babası ondan çok şey beklemiş ancak onun bu isteklerine karşılık veremediğini “Babam bana olan ümitlerinin altına bir çizgi çizdi ve beni ekmeğini yiyen fakat onun için bir şeyler yapmayan bir misafirden birazcık daha ileri seviyede gördü.” diyerek ifade etmiştir.[35][36]

Bu memuriyet hayatı döneminde aile çevresi dışına çıkan Gulam Ahmed Kur’an okumaya ve Hıristiyanlık ile ilgili bilgi almaya başlamış ve Hindularla çeşitli tartışmalara girmiştir. Sıalkot’tan dönüşünde kendisini tamamen ilmi faaliyetlere vermiş, babasının ölümünün arkasından işlerin tamamını kardeşine devreden Gulam Ahmed; Farsça, Arapça ve Urduca dillerinde yazı yazmaya başlamıştır. Mirza Gulam Ahmed kendisini tamamen inzivaya ayırmış ve dini bir takım yönlendirme ve insanlara görüşlerini anlatma fırsatını bulmanın yollarını aramıştır.

İnzivaya çekilen Mirza Gulam Ahmed bu arada Kur’an, tefsir, hadis sahasında çalışmalar yaptı, diğer dinler hakkında bilgi topladı. Küçük yaştan beri gördüğü rüyalar ve garip davranışlara yeni bir şeyler daha eklenmesine sebep oldu. Babasının ölümüyle, kendi anlayış ve ifadesine göre “dünya adamı olmadığı için” ailenin geçim ve idaresini nasıl çözümleyeceği korkusunu yaşarken, gaybdan duyduğunu söylediği bir ses kendisine, "Allah kuluna yetmez mi?" diye seslendi. Bundan sonra, babasının işlerini kardeşine bırakarak inzivaya devam etti. Bu dönemde Farsça, Arapça ve Urduca dillerde yazma alışkanlığını kazanmak için bazı denemelerde bulundu. 1877-1878 yıllarında gazetelerde Hindulara ve Hıristiyanlara karşı makaleler yazdı. Hindu ve Hıristiyanların, Müslümanları acımasızca eleştirdiği bir zamanda, onun İslamiyet’i savunmak için giriştiği bu faaliyet, halkın oldukça ilgisini çekti ve onun kişiliğini ön plana çıkardı.[37]

Mirza Gulam Ahmed bu çalışmalarından sonra diğer dinlere karşı kaleme aldığı kendi eseri olan Berâhîn’de başlattığı tartışmayı seyahatleriyle sürdürmeye başladı. Bu seyahatlerinde insanlarla çeşitli tartışmalara giriyordu. İlk tartışmasında ağırlığını koyarak fikirlerinin haklılığını, yapılan itirazlara karşı iyi cevaplar vererek ortaya koydu. Bu esnada Urduca kaleme aldığı Surne-i Çeşm-i Arya (Arya’nın Gözüne Sürme) isimli kitabını yayımladı. 1885-1888 yılları halkın nabzını yoklamak için seyahatle geçti. Bu tarihten itibaren kendi görüşlerini daha açık bir şekilde dile getirmeye başladı.

Mirza Gulam, 1885 yılında yayımladığı bir bildiriyle, her yüzyılın başında ümmetin dinini yenileyecek bir müceddidin gönderileceği rivayetine dayanarak, kendisinin Allah tarafından hicrî 14. yüzyılda dini yenilemek ve insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmak üzere gönderilen bir müceddid (yenileyici) olduğunu ileri sürmüştür. O, bu sıfatının yanı sıra, daha önce Müceddidlik iddiasında bulunanların kullanmadığı sıfatları kendisi için kullanmıştır. Örneğin milletlerin arasını bulacak bir hakem, hiç kimsenin bilmediği gizli ve ledünni ilimlerle donatılmış imam ve halife, Âdem’in benzeri, Meryem’in oğlu Mesih (Mesih b. Meryem), geleceği bildirilmiş Mesih (el-
Mesîhu’l-Mev’ûd) ya da geleceği bildirilmiş Mehdî (el-Mehdî el-Ma’hûd) gibi sıfatlar sayılabilir. Kadıyan Ahmedileri, Mirza Gulam’ın bu görüşlerini aynen benimsemiştir. Lahor Ahmedileri ise, Müceddidlik iddiasını İslam’ın başından itibaren ona sokulmuş İslam’la alakalı olmayan unsurlardan onu arındırma olarak açıklamışlardır. Onlara göre, müceddid ilâhî ilham ve haberleşme gücüne sahiptir ve Allah tarafından gönderilmiştir. Başka birisi bu iddiayla ortaya çıkmadığı için bu asrın müceddidi tek kişidir ve o da Mirza Gulam’dır. Onun müceddidliğini ispatlamak için Ebced hesabını, Kur’an ayetlerini ve hadisleri delil getirmeye çalışmışlardır.[37]

Nebilik ve Mehdi - Mesihlik hakkında cemaatin görüşlerini paylaşmayanlar Lahor kolunu oluşturup İslam Dini ile ilgili önemli çalışmaların yapıldığı bir merkez olarak da çalışmıştır. Buna karşılık Kadiyan Kolu İslami esaslara uyma ve ibadet konusunda hassas olmaya dikkat ettikleri halde, nübüvvet konusundaki aşırı görüşleri nedeniyle Pakistan Parlamentosunun 7 Eylül 1974 tarihinde aldığı bir kararla İslam dışı azınlık ilan edilmişlerdir.

Kadiyânîlerin Kurucusu olan Mirza Gulam Ahmed Müceddid, Mehdi, Mesih hatta Nebi olduğunu ilan etmiş ve bu yolla kendi fikir ve düşüncesi etrafında insanlara ümit vererek bir beraberlik sağlamaya çalışmıştır.[38]

Muhammed Ahmed el-Mehdi

Muhammed Ahmed İbnü’s Seyyid Abdullah (1844-1885)

Muhammed Ahmed el-Mehdi esasında önce Semmâniyye daha sonra Hatmiyye tarikatına intisap etmiş bir sufî ve aynı zamanda ıslahatçı yönü ile ortaya çıkan önemli bir kişilikti.1 Mısır’ın Osmanlı ile İngiltere arasında bir güç mücadelesine sahne olmaya başladığı karışık bir dönemde Muhammed el-Mehdi çevresine topladığı dervişân adı verilen destekçileriyle Osmanlı-Mısır güçlerine karşı başarılar kazanmaya başladı. Bu çaba daha sonra Mısır’ın Osmanlı’nın kontrolünden çıkması ile İngiltere karşı verilen bir mücadeleye dönüştü. Muhammed el-Mehdi’nin 1881 yılında başlattığı hareket üç yıl gibi kısa bir sürede bütün Sudan’a hâkim oldu.[39]

Sudan’daki Mehdi güçlerine Osmanlı iki zeminde müdahale etti: İlk olarak Mısır idaresi üzerinden askeri-siyasi anlamda Muhammed Ahmed’in güçleri kontrol altına alınmaya çalışıldı. Bunun için önce Sudan Genel Valisi Mehmed Raûf Paşa, daha sonra aynı görevi îfâ etmek için Mısır’dan gönderilen Abdülkadir Hilmi Paşa önderliğinde el-Mehdi güçlerine karşı askeri harekâtlar düzenlendi. Ancak Muhammed Ahmed el-Mehdi’nin taraftarları her seferinde üzerlerine gönderilen Osmanlı-Mısır askerlerine karşı üstünlük sağlamaya muvaffak oldu. Kısa bir süre sonra Mısır’da hâkimiyeti İngilizlerin ele geçirmesiyle3 Osmanlı için meselenin askeri yönü önemini yitirdi.

İkinci müdahale ise daha ziyade bir propaganda mücadelesi olup nispeten uzun soluklu ve sürekli idi; çünkü mesele artık Sudan’la sınırlı değildi. Muhammed Ahmed’in, mehdilik iddiası ile ortaya çıktığı dönemde Osmanlı tahtında II. Abdülhamid oturuyor ve İslâm Birliği politikası ile Osmanlı topraklarını bir arada tutmak için yoğun bir uğraş veriyordu. Sudan’daki bu isyanın Osmanlı için doğurduğu esas önemli tehlike, Muhammed Ahmed’in mehdilik iddiası ile Sudan içerisinde geniş halk kitlelerini peşinden sürükleyerek büyük başarılar kazanması idi. Dolayısıyla onun bu iddiası, diğer Müslüman bölgelerde de kabul görebilir ve çok daha fazla sayıda nüfusun Osmanlı hâkimiyetinden çıkmasına; dolayısıyla Sultan II. Abdülhamid’in güttüğü İslâm birliği politikasının iflasına yol açabilirdi. Zira İslâm tarihi boyunca mehdilik iddiası ile ortaya çıkan çok sayıda kişi, bir şekilde toplumsal zemin bularak siyasal hareketliliklere sebep olabilmiş ve kitleleri peşinden sürükleyebilmişti. Bir iddianın potansiyel tehlikeye dönüşerek mevcut iktidarları tedirgin etmesi için iddia sahibinin kendisine yönelen ilk askeri tedbirleri savuşturması yeterli idi. Çünkü çoğu zaman halk nezdinde, ilk küçük siyasi başarılar, Allah tarafından özel bir misyonu yerine getirmek için gönderildiğini öne süren bir kişinin iddiasının sahih olabileceğine dair bir tür ilahî onay olarak görülüyor ve başlangıçta önemsenmeyen bir kıvılcım kısa sürede büyük toplumsal kitleleri sürükleyebilecek yangınlara sebep olabiliyordu. Dolayısıyla Muhammed Ahmed el-Mehdi’nin ilk muvaffakiyetleri akabinde etrafında toplanan geniş halk kitlesi Osmanlı idaresinin tedirgin olmasına fazlası ile yetecek kesafette idi. Bütün bu sebeplerle Osmanlı idaresi hem Sudan’daki hem de diğer İslâm ülkelerindeki etkinliğini kısıtlamak için Muhammed Ahmed’in itibarını sarsmayı ve onun sahte mehdi olduğunu vurgulamayı bir politika olarak benimsedi. Bu amaçla toplumda itibarlı hocalara İslâm geleneğinde gelmesi beklenen Mehdi ile “mehdiyim” diye ortaya çıkan kişinin özelliklerinin çok farklı olduğunu vurgulayan risaleler yazdırıldı. Bu konuda özellikle yeni vali Abdülkadir Hilmi Paşa’nın önemli girişimleri oldu.[40]

Wallace D. Fard Muhammed

Wallace D. Fard Muhammed (1893)

Wallace D. Fard ya da Wallace Fard Muhammad, Amerikalı Müslüman din adamı ve toplumsal kişilik. ABD’de İslam Ümmeti olarak da tanınan Amerikan İslam Misyonu adlı Siyah Müslüman hareketinin kurucusu ve ilk önderi.

Kendisi Amerika’ya 1930’da göç etmiştir ve etnik-dini kökeni tam olarak bilinmemektedir. Fard Muhammed Drew Ali’nin zenciler üzerine kurduğu söylemi geliştirdi. Ona göre, ilk insan siyahtı ve siyahlar Arabistan-Mısır coğrafyasında yaşıyorlardı. Beyaz ırk sonradan ortaya çıkmıştı ve kıyamet beyaz ırkın üstünlüğünün sona ermesi demekti. Fard Muhammed önceleri kendisini mehdi ve peygamber olarak görürken sonradan Tanrı olduğunu da iddia etmiştir. Fard Muhammed 1934’te ortadan kaybolunca yerine asıl adı Elijah Poole olan Elijah Muhammed geçti.[41]

250

Elijah Muhammed (1897-1975)

Elijah Muhammed (Elijah Poole) (7 Ekim 1897 - 25 Şubat 1975), ABD’de "İslam Ulusu" olarak da bilinen Amerikan İslam Misyonu adlı Siyah hareketinin önderidir.

Muhammed, ortakçılıkla geçinen eski bir köle ailesinin oğluydu. 1923’te Detroit’e göç etti. 1930’larda hareketin kurucusu Wallace D. Fard’ın yardımcısı oldu. 1934’te Fard’ın ortadan kaybolması üzerine hareketin başına geçti. Detroit’teki cemaat içinde çıkan anlaşmazlık yüzünden göç ettiği Şikago’da ikinci bir cemaat kurdu. II. Dünya Savaşı sırasında yandaşlarına askere yazılmama çağrısında bulununca Kurayla Askerlik Yasası’nı çiğnemekten suçlu bulunarak hapse atıldı (1942 - 1946). Savaş sonrasında yürüttüğü çalışmalarıyla "İslam Ulusu" hareketini örgütledi.

Elijah Muhammed de kendisini bir peygamber olarak görüyordu ve ABD’de devletten koparılmış müstakil bir bölge kurmak için uğraşmaya başladı. Ancak hareket sürekli olarak hükümet yetkililerinin ve kilisenin baskısı altında kaldı. Mensupları Amerika’nın girmiş olduğu İkinci Dünya Savaşı, Kore ve Vietnam savaşlarına katılmayı reddettiler. Düzenli bir inanç ve ibadet sistemleri yoktu. Vaazlarda hem Kur’an hem de Kitab-ı Mukaddes okunuyordu, namaz kılmak yerine sadece Fatiha’nın meali okunuyor ve Aralık ayında oruç tutuluyordu. Elijah Muhammed’in umre seyahati esnasında çeşitli İslam ülkelerindeki temasları da görüşlerinde bir değişikliğe yol açmamıştır.[41]

Örgüt programı, Siyah Amerikalıların ayrı bir ulus ve Siyahların Allah’ın seçkin kulları olduğunu öngörüyordu. Muhammed, özellikle "mavi gözlü şeytanlar" biçiminde adlandırdığı beyazlara karşı parlak söylevleriyle ünlendi. Ama sonraki yıllarda beyazlara karşı tutumunu yumuşattı ve ırklar arasındaki çatışmadan çok Siyahların kendi aralarındaki yardımlaşmaları üzerinde durmaya başladı. Ayrılıkçı görüşleri yüzünden, önde gelen yandaşlarından Malcolm X’in hareketten ayrılmasına yol açtı.

Elijah Muhammed’in düşünceleri şunlardı:

  1. Kendisinin peygamberliği.
  2. Siyahların üstün ırk olduğu düşüncesi ve Beyaz ırkın şeytanlığı.
  3. Kendisi için zinanın günah olmadığını savunması.

Yardımcısı Malcolm X, bu düşüncelerin İslam itikadına uymadığı gerekçeleriyle onun örgütünden ayrılıp kendine ait bir Siyah örgütü kurdu. Bundan ötürü bu ikisinin arası açıldı. Malcolm X, 21 Şubat 1965’te suikast sonucu öldürülünce Elijah Muhammed onu öldürtmekle suçlandıysa da bir basın toplantısı aracılığıyla bu suçlamayı reddetti.

Elijah Muhammed’in sekiz çocuğu vardır. Bunların en ünlüsü ve varisi olan Wallace Muhammed babasının inançlarını ve örgütünü bırakıp Malcolm X’in örgütüne geçmiştir.

Jehovah Wanyoni

Jehovah Wanyoni (1924)

1924 yılında Kenya’da doğdu. Kendisini Tanrı’nın Oğlu olduğunu ilan etti. 25 karısı ve 95 çocuğu var. AIDs’in tedavisini bildiğini söyleyip Kenya hükümetinden 34.6 milyon dolar istedi. Tabii, alamadı. Yaklaşık 1000 kişilik bir takipçi kitlesi var.

Wayne Bent

Wayne Bent (1941)

Tanrı’nın kendisiyle konuştuğunu ve onu Mesih ilan ettiğini, diğer kişiliğinin de başmelek Mikail olduğunu iddia etti. Kendi öz kızı da dahil olmak üzere birçok kızı tacizden sabıkası var.

Fetullah Gülen

Fetullah Gülen (1941)

Fetullah Gülen 27 Nisan 1941 tarihinde Erzurum’un Pasinler ilçesinin Korucuk köyünde doğmuştur. Gülen’in babası Ramiz Gülen cami imamı, annesi Refia Gülen ev hanımıdır. Fetullah Gülen, altısı erkek, ikisi kız, sekiz kardeşin ikincisidir.[42]

Dinî otorite meselesinde Gülen’in yaptığı çarpıtmalar içerisinde en önemli konulardan biri, mehdilik ve mesihliktir. Kendisi açıkça söylemese de bağlılarında böyle bir algının oluşmasına hem sebep olmuş hem de göz yummuştur. Bu konuyla ilgili görülen rüyaları ve müntesipleri arasında yayılan söylentileri reddetmemiş, âdeta bilinçli bir şekilde bu algının yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Bağlılarının, onunla ilgili algı ve açıklamalarından anlaşıldığına göre, Gülen beklenen mehdi ve mesih olarak görülmektedir. Nitekim darbe teşebbüsüne günler kala örgüt mensubu bir hâkim, mahkeme kararına bile Gülen’in mehdi olduğunu yazdırmıştır. Bu inanış, lidere bağlılığın ve onu kutsamanın başka bir aracı olarak kullanılmıştır. Görülmüştür ki, mehdi inanışı bu örgüt eliyle ülkemizi kana bulayan bir ideolojiye dönüşmüştür.[43]

Fetullah Gülen’in 1945 yılında Kur’an-ı Kerim okumayı öğrenmeye başladığı ve kısa zamanda Kur’an-ı Kerim’i hatmettiği rivayet edilmektedir (“Kısa zamanda Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek, küçük yaşta hafızlık yapmak vb.” gibi dinî olağanüstülük, “mistik harikuladelik” çağrıştıran bu gibi rivayetlerin, örgütte yüceltme ve efsaneleştirme yoluyla “Seçilmiş Kişi, Mehdi” ve “lider kültü” algısını inşa sürecinin temelinde yer aldığı gözden kaçmamalıdır. Benzer şekilde bu durum, inanç motivasyonuna dayalı diğer yapılar için de gözlemlenmektedir. Pek çok “dinî” grubun kendisini “Fırka-i Naciye” ve liderini de “Mehdi” vb. gördüğü açık bir sosyolojik vakıadır). Babasının sert ve otoriter biri olduğu, bunun yol açtığı ataerkil aile ortamının Gülen’in yetişmesinde ve kişiliğinin şekillenmesinde etkili olduğu değerlendirilebilir. Nitekim uzun yıllar bu yapılanma içerisinde yer alan Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce medyaya da yansıyan kimi ifadelerinde Fetullah Gülen’in öteden beri yakın çevresindekilere dayak ve şiddet uyguladığını ifade etmişlerdir.

Örgütün sapkın ve manipülatif keramet ve kudsiyet algısı Gülen’in doğum tarihi üzerinden kendini göstermektedir: Fetullah Gülen’in doğum yılı 1942 iken nüfus kayıtlarında 1941 olarak düzeltilmiştir. Vaiz sıfatıyla memur olmaya yaşı yetmediği için doğum tarihini 1 yıl geriye çektirerek yaşını büyütmüştür. Örgüt içerisindeki yaygın kabule göre Gülen’in doğum tarihi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm tarihi olan 10 Kasım 1938 tarihidir ve bu durum “karanlık bir devrin kapanıp müjdelenen yeni ve aydınlık bir devrin başlaması” olarak yorulmaktadır. Gülen’in kendini Mehdi olarak gördüğü ve Mustafa Kemal Atatürk’ü Deccal olarak kabul ettiği, tam da bu nedenle onun ölüm tarihini kendisine doğum tarihi olarak seçtiği örgüt içinde bilinmektedir. Mehdinin ahir zamanda zuhur edeceğine inanıldığı için, bu durum “Deccal öldü, Mehdi doğdu” fikrine dayandırılmaktadır. 10 Kasım 1938 tarihinde doğduğuna ilişkin kabulün kaynağının bizzat Gülen olduğu ve bu durumun tıpkı isminde olduğu gibi Gülen’in kendisine bir uhrevi seçilmişlik, bir manevi ve kutsal işaret, sırlı bir keramet ve kudsiyet atfettirmesi amacıyla Gülen’in mehdi olduğu yolunda takipçilerine yönelik dinî algı manipülasyonu ve motivasyon maksadıyla bizzat Gülen tarafından kasten kurgulandığı ve örgütte yayıldığı değerlendirilmektedir.[42]

Örgüt içerisinde mehdilik, mesihlik ve velilik kavramları üzerinde çokça durulmasında, Gülen’in bağlılarının zihninde kendisini “mutlak otorite” olarak algılatma arzusu yatmaktadır. Bu yolla Hz. Peygamber ile rüyada ve rüya dışında sürekli görüşme iddiaları daha kabul edilebilir hâle getirilmektedir. Böylece Allah tarafından seçildiği düşünülen bir insanın söz ve davranışlarının Allah’ın iradesini yansıttığını kabul etmek çok daha kolay hâle gelmektedir.

Bilindiği üzere Allah, dinini tamamlamış [44], Hz. Peygamber de ümmetine miras olarak Kur’an ve sünnetini bırakmıştır. Dolayısıyla bir Müslüman, Kur’an ve Sünnet’in insana yüklediği mükellefiyetleri göz ardı edip zulüm, fitne ve fesadın ortadan kaldırılmasının sorumluluğunu mehdiye, mesihe ya da herhangi bir “korunmuş salih zata” havale ederek yükümlülükten kurtulamaz. Aksine bu konuda her Müslüman kendi üzerine düşeni yapmakla mükelleftir. İnançları,- sorumlulukları ve imanları gereği tüm Müslümanlar, mehdi beklemek yerine yaşadıkları zaman ve mekânlarda kendi üzerlerine düşen görevleri bizzat icra edebilmek için güç ve imkânları nispetinde çalışmalıdırlar. Çünkü Allah Teâlâ insana ancak çalışmasının karşılığını verir [45]. Yine Yüce yaratıcı ancak gönülden Allah’a bağlanıp dünya ve ahirete yönelik faydalı çalışmalar yapanları yeryüzünde güç ve kudret sahibi yapacağını vadetmektedir [46].

Gülen, daha da ileri giderek çok sayıda kişinin bulunduğu ortamlarda kendisinin Mesih İsa olduğunu ima eden konuşmalar yapmıştır. Meselâ, Mesih İsa’nın İzmir’den çıkacağını, İzmir’in “belde-i tayyibe” [47] vasfını haiz olduğunu, Mesih İsa’nın üç önemli vasfının bulunduğunu, bunlardan birisinin de vaizlik olduğunu, ayrıca Mesih’in gökten nüzul etmeyeceğini, bilakis bir anne ve babadan geleceğini, onun güzel konuşacağını, kendisinin de güzel konuştuğunu, hatta Mesih İsa’nın İzmir’e gelip gittiğini söyleyerek kendisine kutsal bir kimlik giydirmeye çalışmıştır.[43]

Gerek takipçilerine gerekse de dindar insanlara İslami düşünceyi yayma ve İslam’a hizmet etme niyet ve gayretinde olduğu izlenimi vermeye çalışan Fetullah Gülen, -12 Eylül ve 28 Şubat dönemleri de dâhil olmak üzere- her dönemde içinde bulunduğu sosyo-politik koşullara çok iyi uyum sağlamış, iktidar dengelerini gözetip siyasi konjonktür ve gidişatı iyi okumuş, siyasi partilerden uzak kalır gibi görünmeye, ancak esasen bu uzaklık görüntüsü nispetinde yakın olmaya özen göstermiş, kendi ifadesiyle her zaman “tekme mesafesinde” durmuş, kendisini dönemin güçlü siyasi partisi hangisiyse ona destek veriyormuş gibi göstererek cemaatine alttan alta “kazandıran” bir güç odağı olduğu fikrini telkin etmiştir; sonuç olarak, siyasetten azade bir sahte tavırla siyasetin merkezinde olmayı başarmış ve bunun her türlü nimet ve getirilerinden sonuna kadar istifade etmiştir.

Toplumun önemli bir kesimi Gülen Örgütünün yoksul öğrencilere yardım eden ve hayır işleriyle iştigal eden bir dini cemaat olduğu düşüncesiyle, dini, milli ve manevi hassasiyetlerle yapılanmanın sosyal alanda gelişerek kurumsallaşmasına destek olmuş ve imkân sağlamıştır. Bu, devletin örgüte bakışı ve desteği için de geçerlidir. Örgütün yıllarca ve devasa boyutlara varacak şekilde ekonomik kaynak toplaması, kendisine eleman devşirmesi ve devlet kurumlarında örgütlenmesi genelde bu tür iyi niyetli yaklaşım ve hassasiyetlerin sonucudur. Kısacası, toplumun gerek milli gerekse de dini ve manevi duyguları ve hassasiyetleri bu örgüt tarafından kullanılarak istismar edilmiş, taviz ve imtiyazlara dönüştürülmüş ve tüm bunlar Fetullah Gülen’i ve takipçilerini gerek maddi gerekse de psikolojik ve sosyolojik olarak özel bir konuma, fakat aynı zamanda bir o kadar patolojik, kibirli ve sorunlu bir konuma getirmiştir: Örgüt kendisini “Hizmet” için “Seçilmiş” kişiler topluluğu ve Gülen’i de “Kurtarıcı Mehdi” olarak konumlandırmıştır.[42]

Ariffin Mohammed, Ayah Pin

Ariffin Mohammed (1941-2016)

Ariffin Mohammed ya da diğer adıyla Ayah Pin, Malezya’da bulunan "Kerajaan Langit" (Göklerin Egemenliği) tarikatının lideridir. 22 Haziran 1941’de Malezyada doğdu. Kendisinin önceki yaşamlarında Hz İsa, Buda, ve aynı zamanda Hz Muhammed (sav) ve Shiva olduğunu iddia etti. Şu an Tayland’da sürgün hayatı yaşamaktadır. 22 Nisan 2016’da hayatını kaybetti.

Inri Cristo

Inri Cristo (1948)

Inri Cristo, Brezilyalı bir dini liderdir. 22 Mart 1948’de Brezilya’nın Santa Catarina kentinde dünyaya geldi. Dünyayı dolaşıp kendisinin İsa Mesih’in reenkarnesi olduğunu iddia etti. Dünyanın 2012’de yok olacağını öne sürdü. Takipçilerinin hepsi genç ve güzel kadınlardı.

INRI, (Hıristiyanlara göre) İsa’nın çarmıha gerilirken çarmıhın üzerinde yazılı olan Latince "Iesus Nazarenus Rex Iudeaorum" (Yahudilerin Kralı Nasıralı İsa)’nın kısaltılmışıdır. Soyadı olan Cristo ise Mesih demektir.

Inri, birçok ülkeyi beyaz bir tunik ve sandalketlerle gezdi. Kapitalizm, ateizm, sosyalizm, kürtaj, doğum kontrolü, vejetaryenlik, aşırı nüfus ve Noel gibi görüşleri yüzünden zor durumda kaldı. 3. Dünya Savaşı ile ilgili provakatif ifadeleri, tartışma ve eleştiri konusu oldu. ABD, İngiltere ve Venezuela gibi ülkelerden sürüldü.

Fransa, onu 9 ay boyunca korudu. Antenne 2’de şunları söyledi: "Le Christ est revenu sur la terre" (Mesih, dünyaya döndü.) Bu vesileyle Paris’te Grande École Polytechnique’de konuşması için davet edildi. 28 Şubat 1982’de Brezilya da "özgürlükçü eylem" dediği şeyi gerçekleştirdi. Pará eyaletindeki Belém katedraline girdi. Rahip tarafından küfür ve vandalizm suçlamasıyla, on beş gün boyunca hapse gönderildi. Bu vesileyle, Sözde Tanrının Dünyadaki kimliğini resmileştirme çağrısı yaptığı SOUST adlı yeni bir mistik düzen (Suprema Ordem Universal da Santissima Trindade) kurdu. 20 Nisan 1982’de Inri Cristo, Paraná’daki Curitiba’da SOUST’u resmi olarak kurdu ve 24 yıldır "geçici" bir karargahta kaldı. Açıklamaları ve olağandışı giyinme biçimi nedeniyle kırktan fazla polis tarafından gözaltına alındı.

Apollo Carreón Quiboloy

Apollo Carreón Quiboloy (1950)

Apollo Carreón Quiboloy, Filipinler’deki Restorasyonist tabanlı "the Kingdom of Jesus Christ" (İsa Mesih’in Krallığı) kilisesinin kurucusu ve lideridir. 25 Nisan 1950’de Filipinler’in Davao şehrinde doğdu. Kendisinin Tanrı’nın seçilmiş oğlu İsa Mesih olduğunu iddia etti. İnsanların beynini yıkanmakla suçlandı. Ülke seçimlerinin sonucunu tahmin etmeye çalıştı. Ancak, yanıldı. Bunu da seçimlerde hile yapılmasına bağladı.

Shoko Asahara

Shoko Asahara (1955)

Shoko Asahara ya da doğum adıyla Chizuo Matsumoto, Japon Aum Şinrikyo örgütünün kurucusu ve lideridir. Kendisini Hz. İsa olarak tanıttı. Dünyanın sonunun Yahudiler, Farmasonlar ve İngiltere Kraliyet Ailesi tarafından getirileceğini söyledi. Asahara, 13 kişinin öldüğü 1995 Tokyo metrosu sarin gazı saldırısını planlamakla suçlu bulundu ve 2004 yılında ölüm cezasına mahkum edildi.

AJ Miller, Alan Miller

Alan John "A.J" Miller (1963)

Alan John Miller ya da bilinen adıyla AJ Miller, 1963’te Güney Avustralya’nınLoxton kentinde doğdu. Eski bir Yahova şahididir. 2007’te kendi Hıristiyan mezhebi olan "Divine Truth" (Kutsal Gerçek)i kurdu. Önceki hayatında Hz. İsa olduğunu, ilk yüzyıldaki hayatını tamamen hatırladığını ve karısı Mary Suzanne Luck’un da Mecdelli Meryem olduğunu iddia etti. Platon , Socrates ve Aristoteles de dahil olmak üzere, öbür dünyada birçok tanınmış tarihi kişilikle karşılaştığını iddia etti. Yaklaşık 40 takipçisi var.

Miller, birçok kült lider gibi kehanetlerde bulundu. 2012’de Avustralya sahillerinin 100 metre yüksekliğinde tsunamilerle yıkılacağını, 2012 filminde dünyanın sonuna ilişkin tüm sahnelerin gerçekleşeceğin iddia etti ve müritlerini de 2012 filmini izlemeye teşvik etti.

David Shayler

David Shayler (1965)

Eski bir MI5 ajanı. Devlet bilgilerini sızdırdığı için meslekten kovuldu ve hapis yattı. Daha sonra kendisini Mesih ilan etti.

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler ❯

Kaynaklar

[1] Ahmet Yönem, "Mehdilik Fikri ve Müslümanlar Arasındaki İlk Tezahürleri" (yüksek lisans tezi), Ankara 1998.
[2] Mehmet Atay, "Kütüb-ü Sitte’deki Mehdi Hadislerinin Dinler Tarihi Açısından İncelenmesi" (yüksek lisans tezi), Isparta 2003, s.28.
[3] Arş. Gör. Cemil Hakyemez, "Mehdi Düşüncesinin İtikadileşmesi Üzerine", Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2004/1, c. III, sayı: 5, s.129-131,
[4] Orhan Hançerlioğlu, "Felsefe Ansiklopedisi", İstanbul 1993, IV/115.
[5] Ar. Gör. Cemil Hakyemez, a.g.e., s.141-142.
[6] Adil Çiftçi, "Abdulbâki Gölpınarlı’nın Hayatı ve Eserleri" (yüksek lisans tezi), Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sivas 2003, s.70
[7] Yaşar Kutluay, "İslam ve Yahudi Mezhepleri", Ankara 1965, s.202-207.
[8] Yaşar Kutluay, "Siyonizm ve Türkiye, İstanbul", 1967, s.11-15.
[9] Abdurahman Küçük, "Dönmeler ve Dönmelik Tarihi", Ötüken Yayınları, s.98-99.
[10] İncil, Elçilerin İşleri, 5/36
[11] İncil, Elçilerin İşleri 5/37.
[12] İlknur Daşbadem, "Geçmişten Günümüze Yahudi Mezheplerinin Mesih Anlayışı ve Mesihi Hareketler" (yüksek lisans tezi), Selçuk Üniversitesi, Dinler Tarih Bilim Dalı, Konya 2008, s. 96-105.
[13] Abdurahman Küçük, a.g.e., s.145-146.
[14] Yusuf Besalel, "Yahudilik Ansiklopedisi", Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş., İstanbul, 2003., c.2, s.526
[15] Mehmet Aydın, "Ansiklopedik Dinler Sözlüğü", Din Bilimleri Yay., Konya,2005., s.82.
[16] Baki Adam, "Yaşayan Dünya Dinleri", Ankara 2007, s.260-265.
[17] Yusuf Besalel, a.g.e., c.2, s.388.
[18] Tevrat, Sayılar, 24/17
[19] Abdurrahman Küçük, a.g.e., s.146
[20] Mehmet Aydın, a.g.e., s.652-653.
[21] Moshe Sevilla-Sharon, "Türkiye Yahudileri", İletişim Yay., İstanbul 1993, s.69-73.
[22] Yusuf Besalel, a.g.e., c.2, s.400.
[23] Mustafa Akgün, "Yahudinin Tahta Kılıcı", Ankara, 1999, s.110-111.
[24] Günay Tümer, "Yeni Dökümanlar Işığında Yehova Şahitleri", İstabul 1987, s.36-37.
[25] Yrd. Doç Dr. Mehmet Dalkılıç, "Hâris Bin Süreyc Hareketi", Marife, Yıl: 16, Sayı: 2, 2016.
[26] S. D. Goitein, "Yahudiler Ve Araplar Çağlar Boyu İlişkileri", Çev. Aslantaş Nuh, İz Yay. İstanbul, 2004, s.211.
[27] Tevrat, Yeşaya, 45/1.
[28] Yaşar Kutluay, "İslam ve Yahudi Mezhepleri", s.217.
[29] Yusuf Besalel, a.g.e., c.3, s.555-556.
[30] Hayrullah Örs, "Musa ve Yahudilik", İstanbul 1966, s.437-439;
[31] Abdurrahman Küçük, a.g.e., s.155
[32] Moshe Sevilla-Shoron, a.g.e., s.76.
[33] Ekrem Sarıkçıoğlu, "Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi", Isparta 2002, s.285.
[34] Prof. Dr. Mustafa Öz, "Türkiye’de Bahailik ve Bahai Faaliyetleri" (makale), "Türkiyede Misyonerlik Faaliyetleri", İstanbul 2004, Ensar Neşriyat s.347-348.
[35] Ethem Ruhi Fığlalı, "Kadıyanilik", İzmir İlahiyat Vakfı Yay., s. 59;
[36] Sönmez Kutlu, “Çağdaş Dini Hareketler, Vehhabilik, Kadiyanilik, Babilik-Bahailik”, İslam Düşünce Ekolleri Tarihi, Ankara: Ankuzem Yay., 2005, s. 227-239-252
[37] Ethem Ruhi Fığlalı, "Kadiyanilik", s. 48-49; Sönmez Kutlu, age., 2005. 227-252.
[38] Ahmet Yönem, "Kadiyânîlik Bağlamında Mehdilik", Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XIII, Sayı: 24 (2011/2), s.179.-182.
[39] Eymen Fuad Seyyid, “Mehdiler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi(DİA), (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2003), c. XXVIII, s. 381.
3 Mustafa Öz, “Muhammed Ahmed el-Mehdi”, DİA, (İstanbul).
[40] Yrd. Doç. Dr. Eyüp Öztürk, "Ahmed el-Ezherî ve Sudan Mehdi’si Hakkındaki Risalesi", İnsan ve toplum Bilimleri Araştırmaları dergisi, Cilt: 5, Sayı: 8, 2016, s. 2644.
[41] "Din Sosyolojisi" (Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi ders notlarının gözden geçirilmiş halidir.), s.14.
[42] Meclis Araştırma Komisyonu, "Fethullahçı Terör Örgütü’nün 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Girişimi İle Bu Terör Örgütünün Faaliyetlerinin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu Raporu", Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ocak 2017, s.35-40.
[43] Olağanüstü Din Şurası Kararları, "Dini İstismar Hareketi FETÖ/PYD", Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara 2016, s.50-51.
[44] Kuran-ı Kerim, Mâide, 5/3.
[45] Kuran-ı Kerim, Necm, 53/39.
[46] Kuran-ı Kerim, Nur 24/55.
[47] Kuran-ı Kerim, Sebe, 34/15.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 46880599 ziyaretçi (119868513 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler