Tasavvuf Nedir?
 

Tasavvuf, Allah, İslam, İslamiyet, Din, Seyri Sülük, Salik, الله

Tasavvuf

Tasavvufun Menşei

Tasavvuf'un başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm'ın ve Ashâb-ı Kirâm'ın yaşayışlarında görülmektedir. Bazılarının zannettiği gibi Resulullah Aleyhisselem'dan sonra başlamış olmayıp, doğrudan doğruya onun zuhuru ile zâhir olmuştur. Kaynağı, Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şerif'lerdir.

Asr-ı Saâdet'te tasavvuf adı ve mutasavvıf adı ile anılan zümre yoktu. Sufiliğin hakikati vardı, fakat adı yoktu; yaşanırdı, dâvâsı yoktu. Saâdet asrında en yüksek mevkiyi, Resulullah (S.A.V.) Efendimiz'le sohbet şerefine eren Ashâb-ı kiram almışlardı. Hepsi değerliydi, amma içlerinde değerlisinin de değerlisi vardı. Her biri ayrı ayrı kabiliyetlere sahip idiler, vazifeleri ayrı ayrıydı. Bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğ etmeye, bir kısmı cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha fazla ilgi duyarken, bir kısmı da ibadete daha çok önem veriyordu. Müslümanlar onlar için “Sahabi” olmaktan daha üstün bir tâzim ünvânı tasavvur etmiyorlardı. Resulullah Aleyhisselam'dan sonra Ashâb-ı Kirâm'a yetişenlere ve ilmi onlardan alanlara “Tâbiîn” denilmiştir. Ondan sonra da “Tâbiîn”e erişen “Tebe-i tâbiîn” gelmektedir. Bu üç nesil, en hayırlı insanlar olarak kabul edilmişlerdir.

İslâmî ilimler, ilk devirlerde bir bütündü. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf gibi bölümlere ayrılmış değildi. Bugünkü şekliyle bir Tefsir, bir Hadis ilmi yoktu, itikâdî ve fıkhî mezhepler de yoktu. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır. Ashâb-ı kiram, Tarikat-ı Aliye'nin ne olduğunu bilmiyordu, amma yaşıyordu. Nasıl yaşıyordu? O Nur'un sohbetinde kendilerine icap eden her şey veriliyordu. Herkes nasibi kadar alıyordu. Kimisi çok alıyordu, derya oluyordu; kimisi az alıyordu, havuz oluyordu. O Nur'un sohbetinde bulunmakla, Allah-u Teala onları, lütfu ile dolduruyordu. Şu kadar var ki, Ashâb-ı Kiram'ın hepsinin dereceleri aynı değildir. Bu dereceler, onların kendi şahsiyetlerine âit faziletlere, İslâm'a yaptıkları hizmete göre farklılık arz etmektedir.

Ashâb-ı kiram, Tarikat-ı aliye ile meşgul olmamıştır, çok az olmuştur. Amma hepsi de Tarikat-ı Aliye'nin içinde idiler. Hele bunların arasında bir zümre vardı ki; “Seninle beraber olanlardan bir tâife de kalkıyorlar.” (Müzemmil: 20) Âyet-i kerime'sinde belirtildiği üzere, fazla ibadetleriyle seçilmişlerdi.

Dikkat edilirse görülür ki, Resulullah (S.A.V.) Efendimiz zikrullah için çok seyrek halka toplamıştır. Hadis-i şerif'lerde birkaç yerde geçer. Ashâb-ı Kiram'ı her yönden yetiştirmeye çalışmıştı. Çünkü her şeyden habersiz bir topluluğun, her yönden eğitime ihtiyacı vardı. Bir yönden, bir noktadan değil, birçok yönlerden onları yönetiyordu. Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ali, kendilerine göre bir ders vermişlerdi, fakat yaygın değildi. Çünkü onlar Hazret-i Kurân'ın nuru ile nurlanmış, feyzi ile feyizlenmişlerdi. Âyet-i kerime'ler sabah akşam nâzil oluyordu. Resulullah Aleyhisselâm'ın nuru ile, şeref-i sohbeti ile hemhâl oluyorlardı. O Nur'un karşısında bulunuyorlar, o Nur'dan nur alıyorlardı, ilim alıyorlardı, edep alıyorlardı, feyz alıyorlardı. O Nur'un yanında bulunmak, ona bakmak kâfi idi. Baka baka iman ediyorlardı. Hepsi de Tarikat ehli idi, amma kapalı, meydanda bir şey yok. Öylece yetişiyorlardı.

Bu müridan da aynı şekildedir. Ciddi bir ders almış, terbiye görmüş değil, hususiyetli bir şey yok. Kitaplardan nasibi kadar almış, kimisi derunî noktasına yavaş yavaş inmiş, kimisi cihada eğilmiş, kimisi yolda kalmış, amma o yolun içinde bulunuyor. Herkes nasibi kadar nasibini alıyor. Kimisi açık olarak, kimisi gizli olarak terakki ediyor. Fakat hepsi de kapalı olarak götürülüyor, gizli hallerle terbiye ediliyor. Teslimiyeti, bağlılığı, sadakati ve nasibi nispetinde hiç farkına varmadan mahviyetle yürütülüyor, Allah-u Teâlâ'nın ilâhî lütfuna nâil oluyorlar.O yol ile bu yol bu noktada da bitişiyor. Her ne kadar mâneviyat yoluna ağırlık veriyorsa da birçok müridan bunun ciddiyetle farkında değil.

Ashâb-ı kiram da böyle idi. Resulullah (S.A.V.) Efendimizin aralarında bulunması ve sohbeti onları yetiştiriyordu. Ashâb-ı Suffa da aynı şekilde yetişiyordu. Ashâb-ı kiram ile her zaman görüşemese de, Ashâb-ı Suffa ile her zaman görüşüyordu. Onlar onun talebeleri idi. Onun feyzi ile gıdalanıyorlardı. Onlar onu tercih etmişlerdi.

Ashâb-ı kiram ve Tâbiîn devirlerinden sonra muhtelif ilimlerle uğraşanlara, uğraştıkları ilimlere göre isimler verilmişti. Meselâ Tefsir ilmiyle uğraşanlara “Müfessirûn”, Hadis ilmiyle uğraşanlara “Muhaddisûn”, Kelâm ilmiyle uğraşanlara “Mütekellimûn”, Fıkıh ilmiyle uğraşanlara da “Fukaha” gibi isimler verilmişti. İşte bu arada rûhî kabiliyetlerini geliştirmeye çalışan ve Allah yoluna sülûk eden zümrenin yoluna da “Tasavvuf” adı verildi.

İlk devirlerde zühdî bir hareket tarzında başlayan tasavvuf; İslâm dininin kendi bünyesinde doğmuş, gerçek canlılığının ve tazeliğinin bir devamı niteliğinde gelişmiştir. Tasavvuf ismiyle zuhuru, hicrî ikinci asrın ortalarına rastlamaktadır. Tarikat kelimesi ise tasavvufun sistemleşmesinden sonra kullanılmaya başlamıştır. Zühd hareketi “Mutasavvıfe” adı ile bir topluluk meydana getirince tasavvuf sistemleşmeye başladı. Fakihler nasıl ki fıkıh ilmini, kelâmcılar kelâm ilmini sonradan meydana getirdilerse; başlangıçta sadece hareket halinde beliren tasavvuf da öteki, İslâmî ilimler gibi, sonradan bir ilim haline geldi. Bedenî ameller için hükümler konduğu gibi, kalbî ameller için de hükümler kondu. Böylece “Tasavvuf ilmi” doğmuş oldu.

Zâhirî fıkhın hükümleri Kur'an-ı kerim'de ve Sünnet-i seniyye'de bulunduğu gibi, bâtınî fıkhın hükümleri de Kur'an-ı kerim'de ve Sünnet-i seniyye'de bulunmaktadır. İslâm dini, ruh ile bedenin birleşip kemâle erdiği bir dindir. İnsanın ruh ve beden diye iki cephesi olduğu gibi, dinin de zâhir ve bâtın diye iki yönü vardır. Namaz, oruç ve diğer amellerin zâhirî bir şekli varsa ve bunlar zâhirî fıkhın mevzusunu teşkil ediyorsa; yine bu ibadetlerin aynı şekilde huzur ve huşû gibi bâtınî bir şekli de vardır. Bu da bâtınî fıkhın yani tasavvufun mevzusunu teşkil eder.

Fıkıh konularının dört mezhep imamı tarafından toparlanıp sistemleştirildiği ve bu imamların adları ile anılmaya başlandığı gibi; zikrin cehri kısmını Abdülkadir Geylâni Hazretleri, hafi kısmını ise Muhammed Bahaüddin Şâh-ı Nakşibend Hazretleri sistemleştirmişlerdir. Bundan dolayı cehri zikir yapanların yoluna “Kadiri tarikatı”, hafi zikir yapanların yoluna ise “Nakşibendi tarikatı” denmiştir. Bundan sonra çeşitli kollar zuhur etmiş ise de, hepsinin aslı birdir. Tarikat-ı Muhammediye'dir. Gaye, Allah-u Teâlâ'yı en güzel şekilde zikretmek ve O'na kulluk yapmaktır.

Tasavvufun Gerekliliği

Tasavvuf, İslâmî ilimlerin özü ve kaynağıdır. Esrar odasının ilâhî sırlarına mazhar olabilmek ve hakikati anlamak için kurulmuş ilâhi bir ilim-irfan mektebidir. Bu tahsil sayesinde bütün ilimlerin özüne inilir. Tasavvufun asıl gayesi süzülmektir. Tereyağının süzüldüğü gibi süzülmek, haddelerden geçmektir. “Koca bir adam olarak girdim, zerre hakîr olduğumu bildim.” Tasavvuftan gaye budur. Bu hale gelebilmek için, “Fenâ”ya varmak için tasavvuf elzemdir.

Tarikat-ı aliye, münevver bir yoldur. Nefsi tezkiye, ruhu tâlim ve terbiye için lüzumlu olan bir yoldur. Kişinin varlığını dağıtması ve Var'ı bulması için yegâne âmildir. Hiç şüphesiz ki bu da, Fenâfillâh'a ermiş bir Mürşid-i kâmil'in taht-ı terbiyesine girmekle gerçekleşir. Ezelî nasibini aldıkça nefis tezkiye olur, ruh tekâmül eder. Nefis derecelerini aştıkça, perdeleri bir bir kaldırdıkça Hakk'a yaklaşmış olur. Çünkü Allah-u Teala Âyet-i kerime'sinde: “İçinizde... Görmüyor musunuz?” buyuruyor ve inananlara duyuruyor. (Zâriyat: 21) O'nu görünceye kadar bir bir perdeleri kaldırmak gerekiyor, ki O'na vâsıl olmuş olsun. Her yolun çalışması dıştan olur, fakat hiç şüphesiz ki bu yolun çalışması içten olur.

Tarikat kelime mânâsı itibarı ile “Yol” demektir. Tasavvuf dilinde ise; “Allah-u Teâlâ'yı bilmek, bulmak ve O'na yaklaşmak için takip edilecek ibadet yolu” mânâsına gelir. “Allah'a ulaşan yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir.”Lüzumu ise Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle ispat edilmiştir. Allah-u Teala Âyet-i kerime'sinde: “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik.” buyuruyor. (Mâide: 48)

Fahrüddin-i Râzî ve diğer bazı müfessirler bu Âyet-i kerime'ye: ”Ey kullarım! Sizin her birinize iki şeyi vâcip ettim. Evvelâ şeriat, sonra da tarikat.” mânâsını vermişlerdir. Çünkü “Minhac”ın kelime mânâsı “Münevver bir yol” demektir. “Minhac” kelimesinden kastedilen münevver yol “Şeriatın güzelliklerinin bütünü” olduğuna göre, şeriat yolun başı, tarikat da devamıdır.

Bilindiği gibi ümmet-i Muhammed (S.A.V.)in havassı derecesinde bulunan kâmil zevât-ı Kiram'ın en son arzu ve isteği, Allah-u Teala ile sevgi zinciri kurabilmektir. Bu ise; “Resulüm! Onlara söyle: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran: 31) Âyet-i kerime'sine göre, ancak Sünnet-i seniyye'ye harfiyen uymakla gerçekleşeceğinden, her hâl-ü kârda bir tarikata başvurmak zaruridir ve buna benzer birçok Âyet-i kerime'ler vardır.

Zikrullah Emr-i Şerif'i

Zikrullah bütün Müslümanlara ilâhî bir emir gereğidir. Allah-u Teala, Kurân-ı Kerîm'de: “Benim zikrim için namaz kıl!” (Tâhâ: 14) ayet-i kerime'si ile dinin direği ve temeli, ibadetlerin rehberi olan namazı emretmiş olduğu gibi; “Ey iman edenler! Allah'ı çok çok zikredin!” (Ahzâb: 41) ayet-i kerime'sinde de Zât-ı akdes'ini zikretmeyi emretmiştir. Namaz da ilâhî bir emirdir, zikrullah da ilâhî bir emirdir.

Kur'an-ı kerim'de diğer ibadetler için “Çok çok namaz kılınız!”, “Çok çok oruç tutunuz!” gibi ifadeler olmamasına karşılık “Allah'ı çok çok zikrediniz!” gibi ifadelerin bulunması, Zikrullahın ne kadar önemli bir ibadet olduğunu göstermeye yeterlidir. Bir Âyet-i kerime'de: “Zikrullah elbette en büyük (ibadet)tir.” buyruluyor. (Ankebût: 45) Zikrullahtan daha büyük, daha üstün bir şey yoktur. Amellerin en yücesi, en iyisidir.

Diğer bir Âyet-i kerime'de ise: “Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken de Allah'ı zikredin.” buyruluyor. (Nisâ: 103) Bu emre uyan ve gereğini icrâ edenler Hakk'ın sevgisini kazanırlar. Zahirde kalanlar Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerdeki zikri, yalnız namaz olarak kabul ediyorlar. Bilmediklerinden hakikatlere gözü yumuk bakarlar. Halbuki bâtına intikâl edip, iç âlemine döndükleri zaman bunun hakikatini göreceklerdir. Bunun gibi birçok Âyet-i kerime'ler ile Allah-u Teala zikrullahı evvelâ Resulullah (S.A.V.) Efendimize, sonra da ümmet-i muhteremesine emir buyurmuştur.

Allah-u Teala: “Allah'ı unuttuklarından dolayı Allah'ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 19) Âyet-i celile'si gereğince zikir ve fikirden gafil olan müminleri “Fâsık” kelimesi ile vasıflandırıyor. Allah-u Teâlâ'nın bir kulunu sevmesi, muhakkak ki o kulun zikrullahı sevmesi ve iştigal etmesi ile kaimdir. Etmeyenlerin ise cezalandırılacakları vaat ve vaîdinin bir neticesidir.

Kalbî ve Cehrî Zikrullah

İnsanların mizaçları yaratılış itibarı ile değişik olduğundan, Resulullah (S.A.V.) Efendimiz bu emr-i ilâhî'yi alınca; “Cenâb-ı Hakk benim göğsüme ne döktüyse, ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir'in göğsüne boşalttım.” (Risâle-i Es'adiyye. 6. Fasıl) Hadis-i şerif'inin ifade ettiği mânâ gereğince, Hazret-i Ebu Bekir Sııddık Efendimizi çağırıp “Kalbî” zikri telkin ederek ona öğretmiş ve Ashâb-ı Kirâm'a tâlim etmesini kendisine emir buyurmuştur.

Aynı şekilde Resulullah (S.A.V.) Efendimiz Hazret-i Ali Efendimize de “Cehrî” zikri talim edip, diğer Ashâb-ı Kirâm'a telkin etmesini emretmiştir. Yani “Hafî” ve “Cehrî” zikirler bu noktada ayrılıyor. Ashâb-ı kiram da, öğrendikleri usûl üzere kalbî ve cehrî zikirleri icra etmişlerdir.

Hazret-i Ali, Ashâb-ı Kiram'ı vasfederken: “Onlar Allah-u Teâlâ'yı zikrederken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaç gibi sallanırlardı. Gözleri yaşarırdı, gözyaşları elbiseleri üzerine sel gibi akardı.” buyuruyor. (Ebu Nuaym. Hilye) Bu itibarla zikir ikiye ayrılmış, birincisine “Sıddıkiye”, ikincisine “Aleviye” adı verilmiştir. Bu nurun, bu ilâhî feyzin kaynağı Resulullah (S.A.V.) Efendimizdir. “Hafî” olanı Hazret-i Ebu Bekir Sıddık Efendimizden, “Cehrî” olanı ise Hazret-i Ali Efendimizden intişar etmiştir.

Daha sonra ikiden on ikiye ayrılmıştır. Her ne kadar on iki imam vasıtasıyla on iki kola ayrılmışsa da aslı birdir. Her biri kendi hâlâtı üzerine içtihatta bulunmuştur. Bu husus da aynı mezheplerin intişârı gibidir. İctihad derecesine varmış olan Evliyâ-i Kiram'ın içtihadı neticesinde olmuştur.

Hazret-i Ebu Bekir Efendimizden Bayezid-i Bestâmî Hazretlerinin zamanına gelinceye kadar bu hafî yol, “Tarikat-ı Sıddıkiye” adı ile anılıyordu. Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin zamanına geldiğinde ise “Tarikat-ı Nakşibendiye” adı ile anılmaya başlamıştır ve bu yol o günden bu güne, Pirân-ı İzam'ın el ve gönüllerinde zamanımıza kadar teselsülen gelmiştir. Bu silsile-i celile-i âliye tevatür ile sabit olmuştur. Her devirde büyük bir İslâm cemaati tarafından doğruluğu tasdik edilmiştir.

İmâm-ı Rabbâni Hazretleri: “Tevatür ile dinde sabit olanı inkâr etmek küfürdür.” buyururlar.

Tasavvufun Önemi

Tarikat-ı aliye'ye dahil olan bir sâlik: “Nefsini temizleyen kurtulmuştur.” (Şems: 9) ayet-i kerime'sinde buyrulduğu üzere kalbini, mâsivânın bataklık ve bulanıklıklarından temizleyerek mârifet evi ve muhabbet yurdu hâline getirir.

Tarikat, şeriat-ı mutahharanın hâdimidir, yardımcısıdır. Abdest, temizlik, taharet, namaza hazırlık olduğu gibi; tarikat da kalbi temizleyip huzura hazırlar. Kalp, temiz olursa; kişiyi ibâdet ve taate sevk eder. Hasta bir insan güzel yemeklerin lezzetini anlayamadığı gibi, mâsivâ bataklığına dönen bir kalp de ibadet ve taatın lezzetini anlayamaz. Hasta olan kalbin temizlenmesi lâzımdır. Yeryüzünde mevcut bu kadar sular vardır, menbaı birdir. Kimisi çok güzel, gayet tatlıdır. Kimi ise acı ve bulanık olur. Kalplerinde nur olanlar hikmetli, feyizli ve tesirli olur. Masivâ bataklığına dönen kalpte ise ne olur?

Bir insan zâhirini süslemek için Resulullah (S.A.V.)Efendimizin şeriatına; bâtınını ziynetlendirmek, iç dünyasını nurlandırmak için de tarikatına ittiba eylemelidir. Şeriatla dış nizam, tarikatla da iç nizam tesis edilir. İç âleme intikal etmek ancak farz ve nafile ibadetlerle kazanılır. Çünkü farzların edâsı ile mükellef olan beden olduğu gibi, nafilelerle memur olan da ruhâniyettir.

Bir insan söz ve davranışlarına ilâhî hükümler çerçevesinde yön vermezse onun tarikattan feyz alamayacağı açık bir gerçektir. O kimse doktorun verdiği ilaçları kullanıp, perhize riayet etmeyen bir hasta gibi olur. Şurası çok iyi bilinmelidir ki, tarikatların hepsine Allah-u Teâlâ'nın emr-i şerif'i ile sülûk edilmiştir. Bütün tarikatların hangisi olursa olsun hepsinin de esası ve değeri Şeriat-ı mutahhara'dır. İslâm'a muhalif olan bir tarikat, zaten tarikat da değildir.

Tasavvuf sadece kâl değil, bir hâl ilmidir, bir tatbikattır. Yaşanılmadıkça, tadılmadıkça, hissedilmedikçe nazari bilgilerle anlaşılmaz ve anlatılmaz.

Tarikat-ı aliye'ye dehalet etmekten maksat, şeriatta inanılması gereken şeylere karşı yakîn hâsıl olmasıdır. Hakiki iman da budur. Mesela Allah'ın varlığını önce işiterek inanan insan; bularak, anlayarak inanmaya başlar, imanı kemâle erer. Diğer taraftan ibadetleri yapabilmek için nefs-i emmâreden ileri gelen güçlükler ortadan kalkar, ibadetler kolaylıkla ve seve seve yapılır. İlmi ve ameli elde etmek için şeriattan istifade edilmiştir. İlmin ve amelin ruhu makamında olan ihlâsı elde etmek için ise tasavvuf yolunda ilerlemek lâzımdır.

“Seyr-i ilâllah” mesafesi keşfedilmedikçe, yani Allah-u Teâlâ'ya doğru olan yol gidilmedikçe, “Seyr-i fillâh” hasıl olmadıkça, tam ihlâs elde edilemez. O kimse ihlâsın hakikatinden uzak olup, muhlis zatların erdiği kemâlâta kavuşamaz. Avamın hepsi, bazı ibadetlerinde az da olsa, güçlükle elde edebilir. Asıl ihlâs odur ki, bütün sözlerinde, işlerinde ve hareketlerinde kendiliğinden, kolayca meydana gelir. Böyle bir ihlâsın elde edilmesi için Allah-u Teâlâ'dan başka hiçbir şeye tapınmamak, bir şeye düşkün olmamak lâzımdır. Bu da ancak “Fenâ”dan, “Bekâ”dan ve has mânâda ”Velâyet” derecesine kavuştuktan sonra ele geçer. Zorlama ile ele geçen ihlâs devam etmez. Zorlama olmaksızın ele geçen ihlâs devamlıdır ve bu ihlâs, Hakk'al-yakîn mertebesinde hâsıl olur. İşte bu mertebeye varan veliler, her yaptıkları işi Allah için yaparlar, nefisleri için değil.

Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin ilimde ve amelde kazançları olur. Başkalarına çalışmakla, öğrenmekle, anlamakla hâsıl olan bilgiler, onlara ilham yolu ile hâsıl olur. Ameller, ibadetler kolayca ve seve seve yapılır. Nefis ve şeytan tarafından gelen gevşeklik kalmaz. Günahlar ve haram olan şeyler çirkin görülür. İlim ve hakikat âleminde imanın kemâlleşmesine büyük bir âmil, zühd ve takva ile başlayıp olgun dimağlarda bir felsefe olan tasavvufun; bir takım müfsid telakkiler altında zan, nam ve menfaatler sebebiyle safiyeti ve aslı kaybettirilmeye çalışılmıştır. Bazı câhilleri marifet ehli zannıyla aldatan, taassup ehli birkaç sahte mürşidin tasavvuf iddiasında bulunmaları, fikirlerde kararsızlık husule getirmiştir.

İslâm dininin düşmanları çeşitli tertipler kurmuşlar, hakikati insafsızca koparmaya kalkışmışlardır. Her gülün dikeni, her güzelin bir zıddı ve düşmanı olduğu gibi, hakikat ehlinin de düşmanı çoktur. Herkes yaratılışı üzerine icraatını yapıyor; ağzına bir kemik alıp onu yemeye çalışan kelp gibi, ömürleri böylece hakikati ağızlarına dolamak, koparmaya ve hakikat güneşini söndürmeye çalışmakla geçiyor. Tarikatın fazilet ve meziyeti, İslâm din düşmanlarının tutum ve davranışlarından daha iyi öğrenilir. Zira dikkat edilirse nerede Allah ve Resul'üne yakın, doğru-dürüst bir insan görülürse, ister tarikat ehli olsun ister olmasın, hemen tarikatçı damgasını vuruyorlar.

Tarikat-ı münevvere Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in söz ve davranışlarından ibarettir. Kaynağı Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şerif'lerdir. Zamanımıza kadar büyük bir saffet ve samimiyet içinde gelmiş, asliyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Asırlar boyunca İslâm ahlâkının vücut bulmasında, fitne ve fesadın bertaraf edilmesinde, gerçek kardeşliğin tesisinde, birlik ve beraberliğin sağlanmasında, beşeriyetin ruh hastalıklarının tedavisinde, imanın kemâlleşmesinde yine de en büyük âmil o olmuştur. O sır bereketi ile ahkâm-ı ilâhi kıyamete kadar baki kalacaktır. Hakikatte tasavvuf gerçek kardeşliği, müminlere kardeş nazarı ile bakmayı, birlik ve beraberliği sağlar. Zirâ hakikat ehlinde dâvâ ve gaye olmaz. Onun bütün arzusu rızâ ve mahviyettir. Mahviyet içinde niyaz, niyaz yolu ile rızâdır. Bu münevver yolun hakikat erleri din uğruna malları ile, canları ile, aç-susuz olarak sırf Allah için uğraşmışlar, hem ibâdet, hem de mücadele-mücahede etmişler, bu surette İslâm birliğini bozacak en ufak bir fitnenin dahi meydan bulmamasına gayret sarf etmişlerdir. Çünkü onlar Allah-u Teâlâ'nın biricik Habib-i Ekrem'i Muhammed Aleyhisselâm'ın ahlâkı ile ahlâklanmışlar, tabiatı ile tabiatlenmişlerdir. Tam bir teslimiyet, kuvvetli bir iman ile bağlanmışlar, onun izini ve prensiplerini takip etmektedirler.

Bugünkü bu bunalım içinde hayat bulan yine onlardır. Huzur ve saâdet onlarda vardır. Allah-u Teala zâhiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimleri öğretmek için tarikat ehlini de eksik etmemiştir. Her zaman için Mürşid-i kâmil bulundurmaktan âciz değildir. Âyet-i kerime'de: “Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” buyruluyor. (Araf: 181) Bu tertemiz vazife, manevî bir miras olarak nebîlerden âlimlere intikal etmiştir. Buradaki âlimlerden murad, kibâr-ı evliyaullahtır.

Her zamanda olduğu gibi bugün de tasavvuf aynen mevcuttur. Bilhassa Tarikat-ı Nakşibendiye'de kıyamete kadar Pîr eksik olmayacaktır. O has oda; odadan odaya, halkadan halkaya geçmiş ve hiç bozulmamıştır. Resulullah (S.A.V.) Efendimiz, hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır: “Ebu Bekir'in kapısından başka, mescide açılan bütün kapıları kapatınız.” (Buhârî) Bu Hadis-i şerif'e Şeyh Es'ad Efendi Hazretlerimiz: “Allah'ım! Bütün tarikatların pîri kesildiği zaman Ebu Bekir'in yolunu kıyamete kadar baki kıl.” mânâsını vermişlerdir.

Allah-u Teala zâhirî ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimleri öğretmek için tarikat ehlini de eksik etmemiştir. Resulullah (S.A.V.) Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadır: “Her asırda benim ümmetimden Sâbikûn (öncüler) vardır.” (Nevâdir'ül Usûl) Bunlar, 100 senede bir gönderilirler. Allah-u Teala onları o kadar sever ki, yeryüzü halkına vereceği bütün nimetleri onların yüzü suyu hürmetine verir, bütün beşeriyet ondan istifade eder. Yeryüzüne bir belâ vereceği zaman onların yüzü suyu hürmetine vaz geçer. Bunlar, Resulullah Aleyhisselâm'ın vekilidir. Allah-u Teala onu seçmiş, sevmiş, o dostuna akıtacağını akıtmış. Akıtılan bu mânevî ve ruhânî feyizlerle kalbinin diriltilmesini arzu edenler, kalplerini evliyâullahın ruhâniyetinin teveccühüne arz etmelidirler.

Târik-ı İbadet ve Târik-ı Terakki

Târik, ikidir:

  1. Târik-i ibâdet; şeriattır ki, ibâdet ve taat, zikir ve fikirdir.
  2. Târik-i terakki, tarikattır. Şeriat ile tekarrüb ve muhabbet hâsıl olur, tarikat ile de Fenâfişşeyh, Fenâfirrasul ve Fenâfillâh hâsıl olur.

Şâh-ı Nakşibend Abdülkadir Geylâni ve nice Evliyaullah, hep bu yolda yetiştiler ve yetiştirdiler. İlim ve amel gibi çok değerli iki hususiyete sahip olan bu hakikat yolunun yolcularının; nefsin bozgunculuğundan ve şeytanın hilelerinden korunup kurtulmaları, mânevî kuvvetlerin ruhânî yardımları sayesinde mümkün olmuştur. Kurmay olmayan bir subayın paşa olamayacağı gibi, zâhirî ilimlerin yanında batınî ve ledünnî ilimleri de tahsil etmeyen, gizli ilimlere vâkıf olmayanlar Fenâfirrasul ve Fenâfillâh'a ulaşamazlar. Âyet-i kerime'de: “Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha üstün bir bilen vardır.” buyruluyor. (Yusuf: 76)

Allah-u Teala, onları sever, onlar da O'nu severler. Gayrı'ya rağbet etmezler. Kınayıcı hiçbir kimsenin kınamasına bakmazlar ve korkmazlar. Hakk ile beraberdirler. Hakk ile olan da halkı Hakk'a dâvet eder.

Tasavvuf Kelimesi

Tasavvuf kelimesi her harfi itibâriyle birçok mânâlar ihtivâ etmektedir.

Şöyle ki: TE harfi tövbeye delâlet eder, tövbeye çağırır. Sâlikin, bütün ahlâk-ı zemimelerden içtinap etmesi gerekir. Aynı zamanda o noktada devamlı durulması icap ediyor. Kötülüklere aslâ dönmediği gibi onları hatırlamayacak bile. Bu zâhiri tövbedir. Bâtınî tövbe ise; kötü işler tamamen iyiliğe çevrilecek. Kişi iyi işlerde sabır ve sebat edecek. Bu ikisine de muvaffak olursa ve bunlarda karar kılarsa ikinci harfe geçilir.

SAD harfinden murad, insanın sâfileşmesidir. Bunun için de az yemek, az içmek, az uyumak, az konuşmak ve çok ibadet etmek gerekiyor. Diğer taraftan sâlikin dünyaya celbedici şeylere değer vermesi, mal-mülk ile fazla ilgilenmesi, çoluk-çocuğuna fazla muhabbet bağlaması, helâl olan şeylere fazla meyletmesi de sâfileşmesine mâni olur. Bunlardan sıyrılmadıkça; süzülüp sâfileşmeye ve temizlenmeye imkân yoktur. Nerede kaldı ki, onu zikirden-fikirden alıkoyan işler!

VAV, Velâyet makamını ifade eder. Üftâde Hazretleri bu hususta ne güzel buyurmuşlar:

“Erden Hakk'a ermek gerek,
Erenleri bulmak gerek.
Bulmaz isen sen onları,
Can ve dilden sevmek gerek.
Sevenler buldu anları,
Erişti Hakk'a canları,
Bütün oldu imanları,
Can ve dilden sevmek gerek.”


Çünkü bu yola giren insanın gayesi Hakk'a kavuşmaktır. Hakk'a erişebilmek için de O'na erişeni bulmak gerek. Bulamadınsa sev onu, o seni bulur. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyuruyorlar ki: “Ben kendiliğimden Hakk'a ulaşmak istedim. Hakk Celle ve Alâ Hazretleri beni bu yola rehberlik yapanlara ulaştırdı. Onlar da beni Hakk'a kavuşturdu. Mürşid-i Hakiki Hazret-i Allah'tır.” Velâyet makamına çıkan insanlar şu Âyet-i kerime'nin mazharı olurlar: “İyi bilin ki, Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yunus: 62) Niçin Evliyâullah'a korku yoktur? Çünkü onlar dünyada çok korktular, hiçbir zaman emin olmadılar. Daima mahzun idiler. Onun için orada mahzun olmayacaklardır. Hıfz-u himâyeye aldığı için Allah-u Teala onlara büyük günah işletmez, küçük günahlarını da tövbe ile affeder. Onları günahsız olarak huzuruna alır.

FE, Fenâ makamı demektir. “Fenâ” olan insanda “Beka” tecelli eder. Yok olduğunu kendi gözü ile görür. Dilerse Hazret-i Allah onu kendi katına çıkarır. “Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir.” ayet-i kerime'sinin sırrı tecelli eder. (Bakara: 153) Her zerrede O'nun tasarrufu görülür, her varlık O'nun aynası olur.

Ulemâ-i Kiram ve Tasavvuf

Zâhir ulemâsının muttaki olanları kalp erbâbının ve bâtın ulemâsının üstünlük ve faziletini daima tasdik ederlerdi. İmam Şâfii Hazretler,i Şeybân Râî isminde evliyâ-i kiramdan bir zâtın huzurunda, mektebe giden bir çocuk gibi diz çöker ve yapacağı işleri kendisinden sorardı. Onun bu durumunu bazı âlimler hazmedemediler. “Senin gibi bir âlim nasıl olur da bir çobandan bilgi alır?” dediklerinde “Bu zât bizim bilmediklerimizi bilir.” cevabını verdi. (İhyâ-u ulûm'id-dîn)

Bir defasında İmam Ahmed bin Hanbel Hazretleri ile İmam Şâfii Hazretleri kazaya kalmış namazların nasıl kılınacağı hususunda konuşurlarken, yanlarına Şeybân Râî -kuddise sırruh-Hazretleri gelmişti. İmam-ı Ahmed, İmam Şâfii'den o çobanı imtihan etmek için izin istemiş. Fakat İmam-ı Şâfii Hazretleri o çobanın kalbine dokunmayı lâyık görmemiş iken İmam-ı Ahmed Hazretleri çobana: “Bir mümin bir vakit namazını kaçırsa, sonra da beş vakitten hangisini kaçırdığını unutsa, hangi vakti kaza etmelidir?” diye sordu. Çoban dikkatle baktı ve: “O kimse gaflette kalmıştır, beş vakti de kaza etmelidir.” cevabını verdi. İmam Ahmed, çobanın mehâbetinden dolayı kendinden geçip yere düşmüş, ayılınca velilerin çobanı böyle olursa, âlimlerinin ne mertebede oldukları üzerinde düşünmüş ve muhabbet yoluna sülûk etmiştir. Nitekim İmam-ı Âzam Hazretleri, evliyâ-i Kiram'dan İbrahim Edhem Hazretleri için: “Seyyidimiz, efendimiz İbrahim” buyururlardı. Yakınları kendisine bu tazimin, bu hürmetin sebebini sorduklarında: “Biz ilmimizle nefsimizi düşünürüz. Onlar ise kendilerini unutup hikmetle Mevlâ'larını düşünürler.” cevabını vermiştir. (Marifetname)

Onlar bütün bu hakîkatlere vâkıf ve vâris olduktan sonra imametten velâyete nail olmuşlardır. İmam-ı Âzam, o kadar büyük bir âlimdir ki, İbrahim Edhem Hazretleri'nin Hakk ile olduğunu gördü, bildi ve söyledi. Bunu biraz açalım. Ağzı mühürlü iki teneke var. Birisinin içi mücevher dolu, diğerinin ise taş. Bunu dışarıdan görebilmek için kalp gözünün açık olması lâzımdır. O ise gördü ve seçti, tâzim etti. Görülüyor ki bilmek başka, olmak başka. Bilen ve görebilen için zâhiri ilimle batınî ilimler arasında bu kadar açık farklar vardır. Onların içinde Hakk var. O ise bir maskeden ibaret, vücudu ise elbiseden ibaret. İmam-ı Âzam Hazretleri ona bunun için tâzim etti. Niçin tâzim etti? Hakk'a vâsıl olduğu için ve Hakk ile olduğu için tâzim etti. Vaktaki bu tecelliyâta mazhar olunca: “Eğer şu iki sene olmasaydı, Numan helâk olurdu.” buyurdu ve anlayanlara duyurdu. Fakirin kanaatine göre bu ene kabuğunu son iki senede delmiş, hiçliğini bilmiş ve Hakk'a vâsıl olmuş. Esas budur. Bu hususta boşuna münakaşa edilmiştir.

Ey kendinde ilim ve varlık gören kendini bilmeyenler! Bu beyandan ibret al da, helâk olmaktan kurtul. İmam-ı Âzam Efendimiz böyle buyurdu, sen kim oluyorsun? Allâme Seyyid Şerif Cürcânî Hazretleri Yakup Çerhî Hazretleri'ne intisap etmiş, daha sonra şeyhi onu kendi mürşidi olan Alâeddin Attar Hazretlerine götürmüş. Onunla görüştükten sonra: “Yakup Çerhî'ye intisap etmeden önce râfizî imişim. Alâeddin Attar Hazretlerine mülâki olduktan sonra Allah'ımı bildim.” buyurmuş. Buna benzer daha birçok misaller vardır.

İmam-ı Gazâlî ve Tasavvuf

İmâm-ı Gazâli, hicri beşinci asrın en büyük âlimlerindendi ve kendisine “Hüccetül-İslâm” ünvânı verilmişti. Zamanın en büyük ilim merkezi olan Nizamiye medresesi'nde yüzlerce talebe okutuyordu, yüzlerce âlim yetiştirdi. Yaşadığı devrin bütün ilimlerine vukûfiyet kesbetmişti. Buna rağmen içindeki boşluğu dolduramıyordu, bir türlü tatmin olamamıştı. Nihayetinde tasavvufa yönelmiş, on yıl kadar süren bir inziva hayatına çekilmiş, seyr-ü sülûk yolundaki zevki tattıktan sonra durumunu şu şekilde dile getirmiştir:

“...Sonra kendi durumuma baktım. Bir de ne göreyim! Dünyevî alâkalar içine dalmış batmışım. Bu alâkalar beni her taraftan sarmışlar. Yaptığım işlerimi gözden geçirdim. Onların en güzeli tedris ve tâlim idi. Fakat bu sahada da ehemmiyetsiz, âhiret yoluna faydası olmayan ilimlerle meşgul olduğumu anladım. Tedris hakkındaki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızâsı için değil, mevki ve şöhret kazanmak gayesi ile olduğuna kanaat getirdim. Bu hâlimle uçurumun kenarında bulunduğuma, eğer durumumu düzeltmek için harekete geçmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim.”

“Yakinen anladım ki, sûfiler hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlâkları ahlâkların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların akılları, hikmet sahiplerinin hikmetleri, şeriatın bütün teferruatını bilen zâhir ulemâsının ilimleri, onların gidişat ve ahlâkından bir şey değiştirmek ve yerine daha iyisini koymak üzere bir araya gelseler, buna muvaffak olamazlar. Onların zâhir ve bâtınlarındaki hareket ve duyguların hepsi, Nübüvvet kandilinin nûrundan alınmıştır. Yeryüzünde ise nübüvvet nurundan başka hidâyet rehberi, nûr kaynağı yoktur.” (El-munkizu min'ed-dalâl)

Eğer insanlar bu nurdan istifade etseydi, onlar da İmam-ı Gazâlî Hazretleri gibi hakikati anlardı. Ey kendinde varlık gören! Hüccet'ül-İslâm olan İmâm-ı Gazali'nin bu durumundan ibret al da şu varlığından soyun. Gerçek mânâda yolu ara ve bul!

Bediüzzaman ve Tasavvuf

Bediüzzaman, İstanbul'a geldiği yıllarda Erenköy'de zamanın Mürşid-i kâmil'i Şeyh Muhammed Es'ad Erbilî ile görüşmüş ve intisap etmiştir. “Yeni Said” olarak kendisini tanıtması bu yıllarda olmuştur. Mektubât adlı eserinin 29. Mektub'undaki 3. Telvih'te tarikat hakkındaki şu beyanları ne kadar arza şayandır:

“Madem Adalet-i ilâhiyye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarikat, yâni Sünnet-i Seniyye dairesinde tarikatın hasenatı seyyiatına kat'iyyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Adi bir samimi ehl-i tarikat; sûrî, zahiri bir mutefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.

Bir şey daha var ki: Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyet'ten hariç bir suret almış bazı meşreplerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatiyle, tarikat mahkûm olamaz. Tarikatın, dini ve uhrevî ve ruhânî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi, âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyye'nin, Nur-u İslâmiyet'i söndürmek için müthiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal'a-i İslâmiyye'den bir kal'asıdır.

Merkez-i Hilâfet olan İstanbul'u, 550 sene bütün âlem-i Hıristiyaniyye'nin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da 500 yerden fışkıran envâr-ı Tevhid; ve o Merkez-i İslamiyye'deki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde “ALLAH, ALLAH!” diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i İlâhiyye'den gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cûş-u hurûşlarıdır. İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz?” (29. Mektup)

Dokuzuncu telvih'te Tarikat-ı Aliye'nin faydalarından bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Üçüncüsü: Âlem-i berzah ve âhiret seferinde, tarikat silsilelerinden bir silsileye iltihak edip ve o kafile-i nuraniye ile ebedü'l-âbâd yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve onlarla dünyada ve berzahta mânen ünsiyet etmek ve evham ve şübehâtın hücumlarına karşı onların icmâına ve ittifakına istinat edip, her bir üstadını kavî bir senet ve kuvvetli bir burhan derecesinde görüp, onlarla o hatıra gelen dalâlet ve şübehâtı def etmektir.”

“Yedincisi: Sülûk-ü tarikatın en mühim şartı, en ehemmiyetli neticesi olan ihlâs vasıtasıyla, şirk-i hafîden ve riyâ ve tasannu gibi rezâilden halâs olmak ve tarikatın mahiyet-i ameliyesi olan tezkiye-i nefis vasıtasıyla nefs-i emmârenin ve enâniyetin tehlikelerinden kurtulmaktır.”





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Zeki, 05.06.2014, 21:01 (UTC):
"Tasavvuf'un başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm'ın ve Ashâb-ı Kirâm'ın yaşayışlarında görülmektedir." Başlangıç bu değil. Başlangıç Hz. Adem AS. iledir. Çünkü Tüm enbiya ve mürselin, Allah'a ruhen ulaşıp teslim olmuşlar ve kendilerine inananları da bu yola hidayet etmişlerdir. Tasavvuf=İslam. "Allah indin de geçerli din, İslamdır"ın anlamı, Hz. Adem AS.dan son nebi Hz. Muhammed SAV.e kadar tüm elçiler, islamı yaşamış ve yaşatmışlar, Allah CC.nun emriyle. Yani Tasavvuf, Ruhen Allah'a ulaşıp teslim olmak, bunun paralelinde nefsi tezkiye etmektir. Bütün insanlar da Bir fizik beden, bir nefs ve bir ruh vucuduyla mürekkeptir.



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36744706 ziyaretçi (102830393 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.