Tefekkür - Ahmet Hulusi
 

Tefekkür

Tefekkür

Ahmet Hulusi

Makaleyi Gönderen: xKardelenx71

Gerçek algılama aracın...

Beyinde düşünme devresini açan kuvve...

Sorgulama ile başlayan fikir yürütme...

Derin ve kapsamlı düşünce...

Düşünceyi devreye sokan, imanı başlatan, insanı bilinçli bir varlık olarak diğer mahlûkattan ayıran şey...

Allah'a erdiren-düşünsel arınmayı sağlayan, Allah'a yakîn elde etmek isteyen kişinin adım atacağı ilk basamak...

"Bin yıllık ibadetten hayırlı" olan genel anlamdaki "Zikir"in ilk basamağı...

Var sandığın "ben"liğinin "yok"luğunu idrâk ettiren yöneliş...

Düşünce kilitlerini açan-insanın sonsuzluğa kanat çırpmasını sağlayan Sonsuzluk için varolan insanın şuur boyutunda kendisini tanıyıp "Sonsuz"a ayna olma huzur ve saadetini yaşatacak olan kuvve...

Ezbercilikle katledilen beyinleri "Din" kelimesi kapsamındaki "Sistem"i sorgulamasını ve gereğini hissedip yaşamasını sağlayacak yegâne anahtar...

İnsana bilinen boyutların çok ötesinde bir yaşam şekline geçebilme imkânını sağlayan yegane hazine-algılama aracı...

İnsanı şeytanlardan-bütün menfaat duygularından-kötü düşüncelerden sıyıran- cinlerin dahi ulaşamayacağı mertebelere yerleştiren, “Allah dostları”ndan- “korunmuşlar”dan olmasına vesile kılacak olan Allah'a yönelişin anahtarı...

"Zikir"in hâsılası...

Hiçbir dış gücün yapamayacağı-kendine yaptığın en büyük kötülük olan "kendini aldatma"dan seni kurtaracak ve uyanmana vesile olacak ilk adım...

Kullanmadığın takdirde “Mesh”e uğramışların ve insansıların âkıbetini çaresiz paylaşmana sebep olacak en değerli anahtar...

Değeriniz....

TEFEKKÜRÜN EN ALT SEVİYESİ ve SEMERESİ "İMAN"DIR

Eğer düşünen, akıllı bir insan olarak yaşamak istiyorsak, sadece fikirleri eleştireceğiz. İnsanlar hakkında hiçbir yorumda, değer yargısında bulunmayacağız. Çünkü, bir insanı yargılayıp hüküm verebilmemiz için, o insanın bütün düşünce dünyasına, niyetlerine âşina olmamız gerekir ki, bu da, mümkün değil!.

Demek ki, akıl olmadan iman olmaz!.

Akıl, bir bilineni diğer bir bilinene bağlamak suretiyle derin tefekküre ulaşır.

Tefekkür, düşünce devreye girince de, iman başlar.

Ancak elbette ki bu, tefekkürün en alt seviyesidir ki, semeresi de “Taklidî iman”dır. Bunun tahkike dönmesi ise çok daha kapsamlı aklı ve dolayısıyla tefekkürü gerektirir.

TEFEKKÜR, “İNSAN”A HASTIR

Diğer yaratılmışlar da yer içer, çiftleşir, uyur, ürer.. Bütün bunları yapmak için özel bir bilince ihtiyacı yoktur. Bedenin tabiatı-doğası, onu o istikamette sürükler götürür.

Oysa, insanı bilinçli bir varlık olarak diğer mahlûkattan ayıran şey, "tefekkür" dediğimiz derin ve kapsamlı düşünce; "muhakeme" dediğimiz, farklı şeyleri değerlendirmeye tâbi tutarak ortaya bir mânâ çıkarma özelliğidir.

Şefkat ve merhâmet tüm mahlûkata; tefekkür ise sadece insana hastır!.

Oysa insanı insan yapan şey, “TEFEKKÜR” dediğimiz “muhakeme” dediğimiz belli doneleri detaylarıyla ele almak bunları analiz etmek bu analizlerden çıkan sonuçları sentez yaparak ortaya bir mana çıkartmak ve bu çıkan manaya göre kendine yön vermek özelliği oluşturur. Yani bir insanın insan olabilmesi için yaşam değerlerini iyi ele alması üzerinde araştırma yapması ve bu araştırmalardan çıkacak sonuçlara gör kendine yön çizmesi..

Tefekkür, düşünce devreye girince de, iman başlar!

İnsanı bilinçli bir varlık olarak diğer mahlûkattan ayıran şey, "tefekkür" dediğimiz derin ve kapsamlı düşünce; "muhakeme" dediğimiz, farklı şeyleri değerlendirmeye tâbi tutarak ortaya bir mânâ çıkarma özelliğidir..

Yani, bir insanın, insan olabilmesi için, gerçek yaşam değerlerini iyi kavraması, yaşam sistemi üzerinde yeterli araştırmalar yapması ve bu araştırmalardan çıkacak sonuçlara göre de kendine yön çizmesi zorunludur.

İşte bu düzey, tasavvufta "Mülhime Nefs" dediğimiz mertebede başlar.

TEFEKKÜR, “ZİKİR”İN HÂSILASIDIR

ZİKİR, birinci anlamda, “ALLAH”ın belirli isimlerini ya da belirli duaları tekrar etme diye anlaşılır.

ZİKİR, ikinci anlamıyla ise, hatırlama, anma, üzerinde durma şeklinde anlaşılır.

Daha üst boyutta "ZİKİR" ise tefekkürü yani derin ve kapsamlı düşünceyi doğuracak bir biçimde konunun üzerine eğilme olarak anlaşılır.

TEFEKKÜR-İ ZİKİR

Genel mahlûkata ait zikir başkadır; “insan”a ait olan başka!.

Burada bahis konusu edilen “zikir”, bütün mahlûkatın yaptığı değil; sadece insanlara şâmil olandır... Çünkü;

“BİZ EMANETİ GÖKLERE, YERE VE DAĞLARA ARZ ETTİK, ONLAR BUNU YÜKLENMEKTEN KAÇINDILAR, ENDİŞEYE DÜŞTÜLER; İNSAN BUNU YÜKLENDİ.” (33-72)

Âyetinde belirtilen emânettir bu!. .

“Zikir”; insanların asıllarına yöneliş ve tekâmülleri derecesinde, gerçek anlamına uygun bir hâl alır.

Başlangıçtaki zikir dilden, hep bir kelimeyi tekrar ile olur.

Daha sonra bu, içten ve dil hareket etmeksizin olur.

Bundan sonra kalpten zikir gelir... Bunu daha da açık izah etmek istersek, “tefekküri zikir” de diyebiliriz.. Gerçek anlamdaki zikrin, ilk basamağı budur. Bundan evvelkiler, bu basamağa gelmeye yarayan yol gibidir.

Burada birkaç hadîsi şerîfi daha belirtelim.

«Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır.»

«Bir saat tefekkür, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır.»

«Bir saat tefekkür, bin yıllık ibadetten hayırlıdır.»

Böylece kişi, tefekküre başlar... Bu mertebede, dünyadan sıyrılmıştır artık...

Bundan sonra zikir sırdandır... Kişinin, âhiretle dahi alâkası kalmaz.

Ve daha sonra da hafî zikir başlar!. Burada tefekkür, esmâ mânâlarından dahi tecrittedir!. Burada, birlik, mutlak bölünmez birlik tefekkürü ve müşahedesi başlamıştır...

Bütün bunlardan başka, ahfâ vardır ki, onun hakkında ne dilin gücü yeter bir şeyler söylemeye; ne de kalemin gücü yeter bir şeyler yazmaya.... Onu, Rab bilir!. Rab’dedir!. Rab’dendir!. Rab’dir!.

Kişi, sırdaki rûhâniyetle zikre başladıktan sonra, artık Rabb'in örtüsüne bürünülmüş demektir. Buradaki tefekkür, «Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır» hadîsinde bildirilen tefekkürdür ancak.

Daha sonraki erişilen mertebelerde de diğer hadîslerin manâları ortaya çıkar.

Artık bu ve bundan sonraki hâlleri, gerçek yönü, örtü altındakilerden gayrine gizli olmaya başlamıştır.

Muhakkikler, beden, nefs, kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ diye bir tasnif yapmışlar…

Gene bu muhakkikîn, nefs mertebelerini de emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdiye, Mardiye ve Sâfiye diye tasnif etmiş ve sıralamış kendilerine ulaşan bilgiye ve müşahedelerine dayanarak…

TEFEKKÜR ÂLEMİNİN SONSUZLUĞUNA AÇILAN KAPININ ANAHTARLARI, “KELİME”LERDİR

Kelime anahtarları, eğer beyinde düşünce kilitlerini açabilirse, insan tefekkür âleminin sonsuzluğuna kanat çırpar.

Esasen, sonsuzluk için varolan insan, ya şuur boyutunda kendisini tanıyıp "Sonsuz"a ayna olma huzur ve saadetini yaşayacak; ya da ilim ve idrak yetersizliği sebebiyle kemâlini şartlanmalara bırakmış bir halde, "ben bir maddeyim" vehmi ile hücre batağında mahvolacaktır!.

TEFEKKÜRSÜZ ALLAH’A ERMİŞ TEK BİR FERT DAHİ YOKTUR.. BUNA ALLAH RASÛLÜ DAHİL!

Allah'a yakîn elde etmek isteyen kişinin adım atacağı ilk basamak, "tefekkür"dür!.

Tefekkürsüz şeklî tapınmaya verilen isim ise namazdır!.

İman ve gereği fiillerle cennete, düşünsel arınmayla “Allah”a erersin; takdirindeki kadarıyla… Tefekkürsüz, sorgulamasız “Allah”a ermiş tek bir ferd yoktur, buna Allah Resulü de dahil!.

Fâtiha’sız namaz olmaz, çünkü yönelişin anahtarı odur!.. Onun anlamının tefekkürüyle başlar “Allah”a yöneliş!… Anlamını tefekkür etmeden ister Arapça oku, ister Türkçe, yalnızca papağan gibi tekrarlamış olursun; “bal”, “bal” deyip, midesi “bal”dan mahrum, bedeni onun lezzet ve enerjisini tatmamış anlayışı sınırlı gibi!.. Sana “bal”ı öğretmişler ki, alıp yiyerek değerlendiresin, diye!.

Taklitçilikle yaşam asla oluşmaz... Taklidi terk etmenin yolu da, kabullenmeyi terkten geçer!... Sürekli tefekkürle yaşamakla başlar...

İnsan ezbercilikten ve taklitçilikten çıkmadan düşünerek yaşayamaz...

Attığın her adımda, o yaptığını niye yapmakta olduğunu düşünmek ve sonuçlarının sana neler getirebileceğini de hesaba katmak zorundasın... Ki, sürekli düşünme melekesi gelişsin...

Öyle ise Ezberci ve taklitçi yaşamdan, her an düşünerek yaşam katmanına sıçrama yapmak zorundayız...

Düşünen beyin insana verilen en büyük belâdır!...

“En büyük belâ Nebi ve Resûllere, sonra sırasıyla mertebesine göre velilere ve müminlere verilir “

yolundaki hadisi bir de bu bakışla değerlendirin bakalım... Acaba belâ, hastalık-kaza-işsizlik gibi şeyleri mi anlatıyor, ki bunlarla insan tekâmül etsin; yoksa DÜŞÜNMEYE başlayan beyni mi?...

"Tanrı" kavramından kurtulmak irfan ile olur, basiret ile olur bunu da tefekkür ve muhakeme ve ilim getirir...

TEFEKKÜR, SORGULAMAYLA BAŞLAR

Her birimiz, aldığımız şartlanmalara göre, “şartlanmalara göre” diyorum, çünkü gerçek tefekkür yani fikir yürütme SORGULAMA ile başlayan fikir yürütmedir!

SORGULAMAYA BAŞLA Kİ HİKMETİNE ERESİN…

Îmân edebiliyorsan, îmân et ve hemen sorgulamaya başla ki hikmetine eresin!. Her yaptığını mutlaka neden yapıyorum diye düşünerek yapmaya çalış ki, taklitçi mahlûk türünden olmayasın!. İçgüdü ve duygularıyla yaşadı; “dayansın şimdi ehli kubûr”, demesinler!.

Nasîbi olan, taklidi bırakıp, tahkike yönelir!.

Nasîbi olmayan da, bu işin dedikodusuyla ömür tüketir!.

TEFEKKÜRSÜZ BAKAN GÖZ

Tefekkürsüz bakan göz, insan gözü değildir.

TEFEKKÜRÜN İLK BASAMAĞI

Tefekkürün ilk basamağı, var sandığın "ben"liğinin "yok"luğunu idrâk etmektir!.

Değeriniz, tefekkür gücünüz nispetindedir!.

EZBERCİLİKLE KATLETTİĞİMİZ BEYİNLER, “DİN” KELİMESİ KAPSAMINDAKİ TEFEKKÜR SİSTEMİNİ NASIL SORGULAYACAK VE GEREĞİNİ HİSSEDİP YAŞAYACAK?

“Allah” ismiyle işaret edilen, kısmen anlatmaya çalıştığım varlığı akşam yatağınıza yattığınızda kendi tefekkürünüzle bir düşünün, bakın...

O varlığın yanında O’nun bir anlık bir düşüncesinin mahsulü olan bütün bu evren!.

Bu Evrenin oluştuğu AN’ın evvelinde ve sonrasında acaba daha ne An’lar ve ne yaratılmış âlemler var!.

Ondan sonra kalkıyoruz, mahalle kahvesinde lakırdı yapan- laklaka yapan insanların birbirine hitap etmesi gibi ağzımıza o kelimeyi alıp “ALLAH!” falan diyoruz....

“Allah şöyle... Allah böyle... Allah şunu yapmış..”.. !!!!!!!

Neden bahsettiğimizin, kimden bahsettiğimizin, nasıl bir boyutta nasıl bir varlıktan bahsettiğimizin acaba farkında mıyız?

Biz küçükken, küçüklüğümüzde çemberler vardı... Çatalın arasına konmuş bir tekerlek.. Bir sopası vardı.. O çemberi yürütürdük Bazen de önümüze alırdık elimizle onun simidini döndürürdük “araba kullanıyoruz” diye kendimizi tatmin ederdik... Gerçekten büyük olup araba kullananlar da bize bakardı; “Güzel... Çocuk eğleniyor!” derdi....

“Allah” isminin mânâsını fark etmiş ve gereğini hissedip yaşayan Evliyaullah indinde biz, o çemberi döndüren çocuklar gibiyiz, Allah’tan bahsederken; Onun yarattığı Âlemlerden, O'nun halk ettiği sayısız varlıklardan söz ederken!.

Çünkü ne konuştuğumuzun farkında değiliz!.

Hayatımız, çevreden-anadan-babadan-okuldan-televizyondan-gazeteden vesâireden ezberlediklerimizi ertesi gün bir diğerimize tekrar etmekle geçiyor.

Düşünmeden, ne konuştuğumuzun anlamını hissetmeden ve fark etmeden kelimeleri tekrarla geçiyor. Çünkü öyle bir dünyada yaşıyoruz öyle bir ortamda yaşıyoruz ki daha 5-6 yaşında çocukları okula yollayıp beyinlerini katletmeye başlıyoruz, ezberci eğitim sistemiyle!

Eğitim sistemimiz, ezberciliğe dayanmış... “bunları ezberle, tekrar et, pekiyi al sınıfını geç!” sistemi, üniversite sona kadar devam ediyor ve hattâ üniversitelerde tâa yukarılara kadar gidiyor..

Hiç kimse neyi niçin diye sorgulamadan yetişiyor.. Zaten sorgulama hakkı da yok!.

Eğer sorgulamaya kalkarsa saf dışı ediliyor!

Eti kıyma yapan kıyma makineleri gibi bir eğitim sistemi... 5 yaşında 6 yaşında çocukların beyinlerin o kıyma makinesine giriyor, 20 yaşına kıyma olmuş gibi prototip çıkıyor bir taraftan..

Ezberlenen kelimeleri takip etmeler... Merak ediyorsanız, açın televizyonları konuşmaları dinleyin... açın radyoları konuşmaları dinleyin..

Prototip, birbirinin tekrarı!

Biri bir lâf söylüyor hoşuna gidiyor, özeniyor o da onu söylüyor.. Televizyonda konuşan adam; “ çok güzel bir lâf ettiniz diyor..

Lâf, kahvede edilir!

Düşündüğünü bilmeyen insanların konuştuğuna “lâf” denir!.

O lâfların toplamı da, “lakırdı”dır!.

Düşünen insanın yetişmediği bir toplumda kim nasıl olacak da tüm ebedi hayatını konu alan DİN kelimesi kapsamındaki bir tefekkür sistemini sorgulayacak kavrayacak ve onu hissedip yaşamaya çalışacak!.

Bir televizyon bir radyo almaya kalkıyorsunuz bir araba almaya kalkıyorsunuz, çevrenizdeki ne kadar insana danışıyorsunuz; hangisi hangisinden daha iyi, neden daha iyi?...

Ama Din gibi tüm ebedi hayatınızı esas alan, tüm ebedi hayatınıza yön verecek olan bir ana konuda, gelmişiniz 40 yaşına 50 yaşına, hâlâ ben şundan duydum ki böyleymiş!! “Ben câmide gittiğimde Cumada duydum ki hoca efendiden böyleymiş. Filanca şeyhe götürmüşlerdi beni ondan dinledim ki böyleymiş!”!!!!! gibi yaklaşımlarla kendi ebedi hayatınıza yön vermeye kalkıyorsunuz.!

Mideniz ağrıyor, en yüksek en kültürlü en bilgili en yeniliği araştıran profesörlerin olduğu hastanelere akıyorsunuz, Amerikalara İngilterelere gidiyorsunuz; ama ebedi hayatınızı konu alan saha da “Duydum ki böyleymiş!” deyip ona göre yaşamağa kalkıyorsunuz..

Hiçbir insan bir diğerine en büyük kötülüğü yapamaz, kişinin kendine yaptığı kötülük kadar!

İnsanın kendine yaptığı en büyük kötülüğü hiçbir dış güç yapamaz!

Nedir o kendimize yaptığımız en büyük kötülük?

KENDİMİZİ ALDATMAK!

GERÇEKÇİ OLAMAMA!

“Ya nasıl olsa kurtarır!!!..

Allah merhametlidir, Rahimdir, affeder!! “

................

Bu gibi cümlelerde kullandığımız ALLAH kelimesi, kafamızda yarattığımız “Tanrı” ya verdiğimiz isim!

Her birimiz, aldığımız şartlanmalara göre, “şartlanmalara göre” diyorum; çünkü gerçek tefekkür yani fikir yürütme SORGULAMA ile başlayan fikir yürütmedir!

Hiçbirimiz DİN konusunu sorgulayarak kabullenmiyoruz!.

YANLIŞ DÜŞÜN…ÖNEMLİ DEĞİL... YETER Kİ DÜŞÜN!

O devreyi hiç açmamak lazım..rahat sakin böyle, koyun gibi yaşamak için.

Eğer, o devreyi bir açarsan, bir düşünmeye başlarsan, bir daha bunun durdurulması yoktur; geri dönüşü yoktur.

Beyninde o düşünme devresi açıldı mı yandın!

Düşünmeye başlıyorsun.

Bizim temel prensibimiz, DÜŞÜN!

Yanlış düşün, önemli değil!

Yalnız, düşünmeye başla.Çünkü ilkokuldan başlayarak ana ocağından başlayarak ana babadan başlayarak düşünceyi yasaklıyoruz. ”Sakın düşünme karıştırma kurcalama!”diyoruz. Halbuki bizim inandığımız Hz.Rasulallah diyor ki: Soru ilmin yarısıdır!

“İlim almak Çin’e git” Beşikten mezara ilim tahsil et” diyor.

Ve de diyor ki;Soru ilmin yarısıdır.

Soru ilmin yarısıysa, soracaksın!

Ne kadar kafan çalışıyorsa o kadar sorun vardır. Sorusu olmayan insanın zaten kafası çalışmıyordur.

Kafası çalışmayan adamı koyver çayıra sal... gitsin!

Hiçbir şeyi taklit yollu yapmayacaksın.; Yani eğer ben bir insanım şuuruna sahipsen, “o böyle yapıyor bende yapıyım” demeyeceksin!

Niye yapıyım diyeceksin?

İnsan olmanın insanlık şerefine ulaşmanın ilk basamağı, niye niçin nasıl suallerini kullanmakla başlar.

Suallerde insanı insan yapan faktördür.

Hayvan sual sormaz.

Hayvansı insansılarda da sual olmaz.

Niye yapıyım neden yapıyım bana izah et!

Ben yola böyle çıktım çünkü..

Ben 18 yaşında bu işlere başladım başladığım zaman sorguladım; “neden, niye inanıyım?” Niye Ahiret? Niye Allah ? Niye peygamber? Hep sorgulayarak girdim..Bana dediler ki; sorma kafir olursun... Dinden çıkarsın!!

”Varsın, zaten içinde değilim, çıktım derim” dedim.

Ve ondan sonra da kendi başıma bütün suallerin cevaplarını bulmaya çalıştım ... Tabi kaynak kitaplardan, şuradan buradan, kendi başıma derken..

Yani Camiden medet yok!

Allah'a şükür geleni dışarı itiyorlar.

Aklı başında adamsın kardeşim burada işin ne git, gelme diyor... Aklı başında adamları zaten İslamiyet'e istemiyorlar.

Sorgulayacak adamı istemiyorlar.

TEFEKKÜR SEMÂSININ YILDIZLARI

İşte bütün bunlar;

«Ölmeden evvel ölünüz», buyruğunun sonucunda erilen müşahededendir.

Muhterem kişi,

Eğer, kendi kendine bir şeyler yapamıyorsan, bir bileni, bir öze ermişi ara!

Çeşme senin ayağına gelmez, susadıysan, sen çeşmeyi ara ve ona git! O sana yol gösterir!.

“BİZ DÜNYANIN SEMÂSINI YILDIZLARLA DONATTIK VE BÜTÜN ŞEYTANLARDAN KORUDUK.” (37-6/7)

Bilenler, öze ermişler, gökteki yıldızlar misâlidir... Tefekkür semâsının yıldızlarıdır onlar!.

Onlar artık şeytanlardan, bütün menfaat duygularından, kötü düşüncelerden sıyrılmış, cinlerin dahi ulaşamayacağı mertebelere yerleşmişlerdir. “Allah dostları”ndan, “korunmuşlar”dan olmuşlardır.

Artık sen, onlardan biriyle yolunu doğrult!

“YILDIZLA ONLAR HİDÂYET BULURLAR.” (16-16)

Duymadın mı Efendimizin sözünü;

«Ashabım gökteki yıldızlar misâlidir; hangisine uyarsanız hidâyeti bulursunuz!.»

buyurduğunu.

Öyle ise, sen, o gerçek yolu kendin bulamıyorsan, bu yıldızlarla bul. Onlardan sual et bilmediklerini.

Rehberin, Efendimiz; MÜRŞİDİN, KUR’ÂN, râbıtan, Zât-ı Hak olsun!.

TEFEKKÜRÜN ORTAYA ÇIKMASI BEYİN HÜCRELERİ ARASINDAKİ BAĞLANTILAR VASITASIYLA OLMAKTADIR

İnsanın, ölümünden sonra, dinî akîdelere göre, dünyada ortaya koymuş olduğu olumsuz ahlâki davranışlarından sorumlu olması da, o ahlâkın kendi yaradılışında olmayıp, beyninden ileri gelmesi sebebiyle, “insan”ın beyindeki o düzensizlikleri düzenlemeye çalışmamasındandır...

Bakınız ünlü Tıp adamı Ordinaryüs Profesör Doktor Sadi IRMAK, beynin üst yapısı hakkında ne diyor:

"Beynin üst yapısı hakkında şimdilik şunu biliyoruz: Bu üst yapıda 15 milyar hücre vardır... Yâni üst beyin kabuğunda... Ve bu hücreler arasında iştirak bağları, küçücük lifler bulunur... Yâni, bu liflerle birbirine bağlanır hücreler... Ayrıca fizyolojik olarak da elektrik bağları vardır...

Şimdi bu son ilmi araştırmalar gösteriyor ki, insan bu bağlantı imkânlarının (90 senelik hayatında) ancak pek azını kullanmaktadır... Ve bu bağlantılar vasıtasıyla, hücre gruplarının çalışması tefekkürün, felsefik görüşün ortaya çıkmasına vesile olmaktadır...

Fakat şimdi bilmekteyiz ki, en mütekâmil bir insan, Einstein bile, mevcut potansiyellerinin, bağlantı liflerinin pek azını kullanarak ölmüştür...

Şimdi şöyle tahminler yapılmaktadır:

İleride gitgide, yeni kombinezonlar kurmaya alışacak veya hâdiseler onu zorlayacaktır. Böylece insan yeni vasıflar ortaya koyacaktır...

Hattâ bu 15 milyar hücre arasındaki irtibatlar, günün birinde tam teşekkül ettiği zaman, insan ulûhiyete çok yaklaşmış olacak, Allah'ın gölgesi veya halifesi durumunda olabilecektir... Fakat şimdilik bu imkânların pek azını kullanabiliyoruz... Bizim, tabii- vasat insan dediğimiz insan, bunun beşini, onunu kullanabiliyor... Shakespeare'de 6 bin kelime, bir köylüde ise 60 kelime görülür... Kullanılan kelime adedi, bu kombinezonların sayısı ile ilgilidir... Hangi adam hayatında fazla kelimeye sahip ise, bu kombinezonların fazla olduğuna işaret eder...

-Her bir kelime bir kombinezonun mu ifadesidir?

- Evet... Her bir kelime bir kombinezonun ifadesidir... Her bir kelime, ayrı hücre grupları arasındaki bir kombinezonla meydana gelir...

-İnsanın tekâmülü, bu lifleri daha fazla kullanabilmesine mi bağlı demek?

- Evet, bu lifler anatomik olarak herkes de mevcut; fakat kişinin bu lifleri kullanabilme yeteneği herkesin şahsına göre değişmektedir... Onları kullanmamızı gerektirecek hâdiselerle karşılaşmamış olmamız da bir sebep olabilir burada... Kullanılmaya kullanılmaya insiyaklar da dumûra uğrar.

- Demek, muhayyilesi geniş bir insan dediğimiz zaman, bu kombinezonları fazlasıyla kullanabilen bir kişi kastetmiş oluyoruz...


- Evet... Bugün ilmin varmış olduğu neticelerden biri de budur! Çoğu da bunu erkenden alıştırmalı diyorlar...işte çocuk terbiyesinin, yüksek dimağı faaliyetleri öğretmenin faydası da bundan dolayı çoktur..."

İşte Sayın Ordinaryüs Profesör Doktor Sadi Irmak'ın da beynin yapısı hakkındaki görüşü böyle...

Biz burada tıbbi bir eser yayınlama durumunda olmadığımız için beynin özelliklerine daha fazla girmeyeceğiz... Ancak beyin hakkındaki fikirlerimizin ispatı mâhiyetinde, zannediyoruz ki ülkemizin bu ünlü bilim adamının sözleri de okuyucularımızın bu sahada bir şeyler kazanmasına vesile olmuştur...

KURÂN, TEFEKKÜR KUVVELERİNİ KULLANMAYANLARI ŞÖYLE TÂRİF EDER:

“MESH’E UĞRAMIŞLAR”- “MAYMUNLAŞMIŞ KAVİMLER”

Mukallitler ve onlara tâbi olanlar hiç bir zaman gerçekleri göremezler ve usta saptırıcılar tarafından kolayca saptırılırlar.

Deccal dahi, geldiğinde Hak üzere olduğunu, HAK olduğunu iddia edecek ve tüm mukallitler ona inanacaktır neredeyse…

Mukallitlerin önemli bir kısmı, “MESH”e uğramış olanların neslidir! Kur'ân, “MESH” edilmiş ve maymunlaşmış kavimden söz ettiğinde, buradaki inceliği fark edemeyenler; yukarıdan bir elin uzanıp, insanların yüzünü “mesh” ettiğini sanıp; bu “mesh” sonunda da o insanların suretlerinin maymuna döndüğünü anladılar… “Sakla samanı, ….” atasözünü duyup da, evini samanla dolduran anlayışı kıt gibi!

Oysa, beynini, tefekkür, muhakeme kuvvelerini kullanmayanların, kendilerindeki bu ilahi kuvveyi kullanmamak suretiyle “mesh”e uğrayıp, maymunlaştığını; çevresindekileri taklit ederek muhakeme kuvvesini kullanmadan yaşama tarzının “MESH” olduğunu anlayamazlar!

“MESH”in geçmişte kaldığını sanırlar anlayışı kıtlar!…

Bugün dahi, “MESH”e uğramış insanlar ve insansılar, insanları, onların yaşadıkları mekânları fena kuşatmıştır!

İnsanlar, “MESH”e uğramışların ve insansıların âkıbetini çaresiz paylaşacaklardır aralarında oldukları takdirde!…

İNSAN TEFEKKÜR KABİLİYETİNE GÖRE BİLİNEN BOYUTLARIN ÇOK ÖTESİNDE  BİR YAŞAM ŞEKLİNE GEÇEBİLME İMKÂNINA SAHİPTİR

Gerçekte, zamanın ve mekânın olmadığı bir âlemin içinde yaşamaktayız da, bunun bilincinde değiliz!. Ve belki de şartlanmalarımız o kadar ağır basmakta ki; idrakimizin önünde olan bu gerçeği gene yapımız ve şartlanmalarımız sebebiyle inkâra kalkışmaktayız.

Evrensel boyutlarda meseleye bakarsak sürekli bir oluşum ve dönüşüm söz konusudur. Bu oluşum ve dönüşüm sırasında insan algılama araçlarına nispetle, o günün cehli içinde bir aydınlık devreyi bir karanlığın takip etmesini bir gün olarak kabullenmiş ve bunu da o günkü anlayış içinde güneşin doğup batmasına bağlamıştır.

Düz tepsi gibi bir dünya ve bir yandan doğup bir yandan batan, sonra dünyanın altından dolaşıp yine öbür taraftan yükselen güneşe bağlı olarak oluşan bir gün!.

Sonra bir başka grup çıkmış ve ayın doğup kayboluşu esasına nispetle 28 günlük ayları ve bunun 12 defa tekrarlanmasından ibaret olan yılı kabullenmiş.

Bir başka topluluk Güneşin dönümü esasına dayanarak 360 günlük seneyi ve 12'ye bölümü olan ayları kabûl etmiş. Ve böylece dünya üzerinde yaşayan bedenlerin çevrelerinde dönen ay ve güneşe izafetle kabûllendikleri zaman birimleri oluşmuş.

Oysa bilimsel açıdan ya da felsefî açıdan ve hatta dinin tefekkür yanı olan tasavvuf açısından meseleye bakılırsa, tek bir varlık ve nesne olan âlem yönünden zaman parçalarından söz etmek mümkün değildir. Her nesneye göre, ya o nesnenin yapısı bakımından izafi zamanlar söz konusudur, ya da evrensel tek bir an söz konusudur. Bu açıdan da devam edilince, zaman denilen şeyin olayların birbiri ardınca sıralanması olduğu ortaya çıkar.

Evet, tefekkürü itibariyle zamanın, idrâki itibariyle de mekânın söz konusu olmadığı bir evrende yaşamını sürdüren insan, ne hikmettir ki, gerek şartlanmaları ve gerekse de kendisi sandığı bedeni vasıtasıyla, zaman ve mekân kayıtları ötesinde, evrende idraki kadar yer kaplamaktadır.

İnsan gerçek algılama aracına yani tefekkür kabiliyetine göre bilinen boyutların çok ötesinde bir yaşam şekline geçebilme imkânına sahip olduğu halde, acaba neden ve ne şekilde kendini madde kayıtları içinde, «dünya zindanı»nda yaşamak zorunda bulmaktadır ki?..

ALLAH’IN ZÂTINI TEFEKKÜR İMKÂNSIZDIR!

İnsan "Zâtı" itibariyle Lâhût Âlemi’nde yaşar.

Ceberût âlemi, Mutmainne nefs durumunda yaşanmaya başlanıp Mardiye’de zirvesine çıkılır; ki bu âleme de “Hakikat Âlemi” denilir. Ki bunun da neticesi Lâhût Âlemi’dir.

“NEFS” yâni Mutlak BEN”liğin, kendini, isimlerinin mânâları yönünden seyri, tanıyışı, “Ceberût Âlemi”dir!.

İsimler ve mânâları yollu olmaksızın salt, sırf, “Samediyyet” yollu Ahadiyyet’e yöneliş, eniyyet ve hüviyyete yöneliş âlemi ise “Lâhût”tur. “İlim bir noktadır”, “Zâtıyla Zâtını seyretmektedir; gayrı söz konusu değildir”, “Allah â’mâ ‘dadır” gibi cümleler hep bu âlemi çeşitli vecheleriyle tanımlamak içindir.

-"Allah'ın ZÂTI hakkında tefekkür etmeyiniz!"

hükmü, bu tefekkürün imkânsız oluşu dolayısıyla verilmiştir.

Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm'ın, "Allah'ın Zâtı üzerinde tefekkür etmeyiniz" buyruğu, tefekkürün kaynağının sıfat mertebesinden kaynaklanması dolayısıyla Zât'a erişmesinin imkânsız olduğuna işaret etmek içindir.

Zîra sıfattan meydana gelen şeyin, Zât’ı ihâtâsı imkânsızdır.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36895325 ziyaretçi (103093249 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.