Tevâfuklu Kurân-ı Kerim Oku - Dinle
 

Tevâfuklu Kurân-ı Kerim

Tevâfuklu Kurân Nedir?

Tevâfuk: "birbirine denk gelme, uygun düşme" anlamında Arapça bir kelimedir.

Tarihî sürecini tam bilmediğim halde ilk olarak, Bediuzzamân (zamanın bedi'i) Said Nursî'nin Mektubâtı'nın 19. mektubunda "Mucizât-ı Ahmediyye" bölümünde denk geldiğim "Tevâfuklu Kurân" mevzûsu çok dikkate şâyandır. Tevâfuklu Kur'ân meselesinin tarihi sürecine ilişkin bilgisi olan arkadaşımız varsa, bilgilerini paylaşmasını rica ederim.

"Tevâfuklu Kur'ân" demek, yazılış şekli itibâriyle belli ayetlerin ya da ayetlerdeki belli kelimelerin, dizilimde simetrik noktalara denk düşmesi demektir. Bir sayfanın bir yüzünde الله (Allah) lafzı yazar iken, sayfayı dikey konuma getirip ışığın geçirgenliğiyle Lafzullah'ın arka yüzündeki hizasında da الله (Allah) yazıyorsa, bu bir tevâfuktur.

Bediuzzaman, yukarıda zikrettiğim kaynakta "Sonradan, Kurân'da 'LÂFZULLAH' ın tevâfukundan çıkan bir lem'a-i i’câzı gösteren yaldız ile bir Kur'ân yazdırıldı." der. Yani bu, Bediuzzaman'ın kâtibi olan Ahmet Hüsrev Efendi vasıtasıyla yazdırdığı "Tevafuklu Kurân"a işaret ediyor.

Bediuzzaman, Kurân'ın tevâfukâtını önemser. ve Allah katından olmadıkça kağıda dökülme şeklinin bile isabetsiz olacağını söyler. "Asây-ı Musa" kitabının "Meyve Risâlesi" bölümünde belirttiği bir husûs, daha da dikkate alınmalıdır. Burada şu cümle geçmektedir: "(Kurân’ın) Asr-ı Saadetten beri böyle hârika bir sûrette mucizeli olarak yazılmasına hiç kimse kâdir olmadığı halde, Risâle-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev'e "yaz!" emir buyurulmasıyla, Levh-i Mahfuzdaki yazılan Kur'an gibi yazılmıştır." [2]

Mûcizeli Kurân

Yirmi üç senede peyderpey nazil olan ayetler, bir taraftan sahabeler tarafından hıfz edilmiş, diğer taraftan deri ve kemik parçaları gibi maddeler üzerine yazılmıştı. Hafız olan sahabelerden bir çoğunun vefatı Kurân'ın derlenmesi meselesini zaruri hale getirmişti. Hz. Ebubekir (Radiyallâhu Anh)'ın hilâfeti döneminde bir nüsha haline getirilen Kur’an-ı Kerim, Hz. Osman (Radiyallâhu Anh)'ın hilâfeti döneminde çoğaltılarak diğer İslam merkezlerine gönderilmişti.

Bu devirde yazılan Kur’an-ı Kerim nüshalarında, hareke tabir edilen okutucu işaretler, noktalı harflerin noktası, secâvendler bulunmamaktaydı. Bu hal ise, az da olsa yanlış okumalara sebebiyet verebiliyordu. Hem de İslamiyet’i kabûl eden Arap olmayan milletlerin, Kurân'ı yanlış okumalarının önüne geçmek için, bu işaretlerin Kur’an-ı Kerim’e kazandırılması zaruret halini almıştı.

Bu sebeple, bahis mevzusu olan işaretlerin konması, Kur’an adına hayırlı bir hizmet olarak ümmetin hüsn-i kabulüne mazhar olmuştur.

Hz. Ebubekir ve Hz. Osman (Radiyallâhu Anhü) zamanında Kurân'ın yazılmasına dair olan hizmetler, Hafız Osman Efendi zamanında yeni bir merhale kazanmıştır. Kayışzâde Hafız Osman Efendi, daha önceki devirlerde toplatılan fakat belirli bir sayfa ve satır ölçüsü olmayan Kurân'a sayfa ve satır ölçüsü getirmiştir. Bunu yaparken sayfa ölçüsü olarak Bakara Suresi’nin 282.ayetini (Ayet-i Müdâyene), sık satırlara İhlas Suresi’ni, seyrek satırlara da Kevser Suresi’ni ölçü almıştır. Bu tanzim neticesinde, her sayfa on beş satırdan ibaret olup, ayetle başlayıp yine ayetle son bulmaktadır.

‘Ayet Berkenâr’ tabir edilen bu hususiyet, Kur’an-ı Kerim’in yine Kurân'dan alınan ölçülerle tertip edilmesidir. Bu tertip dahi Kur’an adına yapılan hayırlı bir hizmet olarak tarihe geçmiştir.

İşte bir gün de gelmiş, Ahmed Hüsrev Altınbaşak isminde bir zat Üstadının arzu, istek ve tarif etmesiyle yine Kurân'da zaten var olan tevâfukâtı, insanlığın nazarına takdim etmiştir. Akılları gözüne inmiş insanoğluna Kurân'ın böyle bir mucizesinin dahi varlığını gösterip, O’na teveccühü temin etmiştir. Hüsrev Efendi’nin yazmış olduğu bu tevafuklu nüsha insanlığın hizmetine takdim edildikten sonra, Kurân'a ve İslam’a karşı iştiyakın kırıldığı, ‘Kur’an öğrenmek zor, ben beceremiyorum’ diyenlerin çoğaldığı bir dönemde, yepyeni bir çığır açılmıştır. Kur’an, Hüsrev Efendi’nin elinde ve kaleminde açığa çıkan bu mucizesiyle bütün insanların nazarını tekrar kendisine toplamış ve Kur’an öğrenimini ve okumasını çok daha kolay bir hale getirmiştir.

Allah’a kendisini tamamen vakfetmiş olan Hüsrev Efendi, Allah’ın inayetiyle Kurân'ın zaten var olan tevafukunu gözlere göstermiş ve Üstadının tabiriyle “yaz emri buyrulmasıyla, Levh-i Mahfuzdaki Kur’an gibi”(1) yazmıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin, “Hüsrev; Türk milletinin manevi büyük bir kahramanı ve bu vatanın büyük bir halaskarıdır. Ve Türk milleti onunla iftihar edecek bir halis fedakarıdır”(2) dediği Hüsrev Efendi’nin, yazmış olduğu nüshaları görenlerin, “Maşallah, Barekallâh, ben bu nüshayı görünceye değin Kur’an okumayı bilmiyordum, ama şimdi çok rahat bir şekilde Hüsrev Efendi’nin hattından öğrendim ve kolaylıkla okuyabiliyorum, Allah ebediyen ondan razı olsun” dediklerine müteaddid defalar şâhit olmaktayız.

Hadd-i zatında bu Kur’an-ı Kerim, bütün hareke ve noktalarının harflerin tam üzerine veya tam altına getirilmiş olması, Kurân'da geçen bütün harflerin her yerde aynı ölçülerde bulunması, okuyucuya, husûsen Kurân'ı yeni öğrenenlere, büyük okuma kolaylığı sağlamaktadır.

İnsanların nazarını Kurân'a çevirmekle Hüsrev Efendi’nin kazanacağı sevapları ise Üstadı Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde ifade etmektedir.

“Ey Hüsrev! İnşallah senin yazdığın Mucizeli Kur’an-ı Azimüşşân!ın yakında tab’a girmesiyle, alem-i İslam’da senin ruhuna yağacak rahmet dualarını düşün, hamd ile Allah’a şükret”
Kastamonu, 233
“Maşallah, Barekallah! Kur’anın altın bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî, değil yalnız bizleri, belki ruhanileri ve melekleri de sevindiriyor.”

Kastamonu, 2

Tevâfuk kelime olarak; denk gelme, latifane bir ahenkle uyum içinde olma manalarını taşır. Yani Kur’an’daki Allah lafızlarının ve aynı kökten gelen kelimelerin alt-alta, karşı-karşıya veya sırt-sırta gelmesiyle zuhur eden intizam ve ahenktir.

Bakmasını bilen gözler görecektir ki; kainatın hiçbir yerinde karışıklığa, tesadüfe mahal yoktur. Bu Cenab-ı Hakk’ın iradesini zahir bir şekilde göstermektedir. Kur’an-ı Kerim’deki Tevafuk meselesi dahi Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu, bir başkasının elinin karışamayacağını ve Kur’an’ın, Allah’ın iradesinin varlığını, aklı gözüne inmiş insanlara gösterir bir mucizesidir.

Hadd-i zatında bu tevafuk meselesi Bediüzzaman Hazretlerinin, “Kur’an-ı Kerimin meânî ve hakâikinde, esrar ve işaratında olduğu gibi, elfaz ve hurufatında dahi çok esrar ve mezaya bulunduğuna bir zemin ihzar etmek için, Lafzullahın binde bir sırrına işaret edecek bir tarzı yazmak ve bizden sonra gelenler inşallah daha büyük esrarları o anahtarla açacak”(5) temennisi ve “nazar-ı dikkati Kur’anın hattına çevirmek ve hakaikine ehemmiyetle baktırmak” niyeti ile 1930’lu yılların başında Barla’da on talebesini toplayıp, her birisine üçer cüz yazdırmasıyla başlar.

Bediüzzaman Hazretlerinin “yalnız, mushaf üç renkli mürekkeple; lafzullah kırmızı, sair tevafukat başka renkli mürekkeple, ayetleri siyah yazdırmak emelindeyim”(6) arzusunu yerine getirmek için çoğu hafız, hattat, hatt-ı Arabi muallimi olan Şamlı Hafız Tevfik, Hafız Ali, Hoca Halid, Galib, Sabri, Zühdü, Tığlı Hakkı ve Ahmed Hüsrev Efendi gibi, Nur talebeleri yazmaya başlamışlarsa da, Üstad Hazretlerinin istediği tarz, sadece Hüsrev Efendi’nin hattında gözükmüştür. Öyle ki, büyük bir hat ustası olan Şamlı Hafız Tevfik, bu meseleyi duyunca; “işte tam bana göre bir hizmet açıldı” demişti. Fakat tevafuk, san’at ve maharet meselesi değildi. Tam bir ihsan-ı ilahi idi ki, hafız olmayan ve san’attan uzak gayet sade bir hat sahibi olan Hüsrev Efendiye nasib olmuştu. Neticeyi Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde beyan eder:


“Asıl müsveddede tevafuk, Hüsrev’in tarzındadır. Onun için Hüsrev’in bir mahareti varsa tevafuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki; kimse maharetini karıştırmasın. Demek en büyük maharet odur ki, tevafuku bozmasın, çünki tevafuk var.”(7)
Barla Lahikası, 31

Bu zat hafız olmadığı halde yazdığı iki mükemmel Kur’an ile ve üçüncüsünü gözle görünür bir nev’i lem’a-i i’caziyesine beş-altı mushafta işaretler yaptım. Hatt-ı Arabî-i Kur’anîleri mükemmel olan kardeşlerime, taksim ettim. Bunların içinde Hatt-ı Arabi-i Kur’anda Hüsrev onlara yetişemediği halde birden umum o katiplere ve hatt-ı Arabi muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı Arabi’de en mümtaz kardeşlerimizden on derece geçti. Umumen onlar tasdik edip, evet bizden geçti, biz ona yetişemiyoruz dediler. Demek Hüsrev’in kalemi, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanın ve Risale-i Nur’un mucizevari kerametleri ve harikalarıdır.”
Kastamonu, 109

Bediüzzaman Hazretlerinin “yorulmaz ve usanmaz, ciddi, samimi kardeş (Hüsrev)! Tevafukta muvaffakiyetli kalemin ile yazılan i’caz-ı Kur’anın ahirinde senin hakkında (Allah’ım! Onu hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede muvaffak eyle) olan dua, bu defa şübhem kalmadı ki, tam kabul olmuş”(9) diye bahsettiği talebesi, en yakın arkadaşı, “Türk milletinin manevi büyük bir kahramanı ve bu vatanın bir halaskarı”(10) diye tarif ettiği Hüsrev Efendi, “yaz emrinin buyrulmasıyla Levh-i Mahfuz’daki Kur’an gibi yazılması”na (11) muvaffak olmuştur.

Bazı ehl-i kalb ve ehl-i hakikatin “bu tarz yazı, Levh-i Mahfuz’un yazısına benziyor diye hükmettikleri(12)” gibi insanlığın hizmetine takdim edilmesiyle, üzeri küllendirilmeye çalışılan Kur’an ve hakikatleri kendisini, Hüsrev Efendi’nin yazdığı bu nüshayla bütün insanlığa göstermiştir.

Davasını “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim” diye tarif eden Bediüzzaman Hazretleri, hakikatlerini inkar edenlere karşı, telif ettiği Risale-i Nur ile; aklı gözüne inenlere karşı da, Hüsrev Efendi’ye yazdırdığı Tevafuklu Kur’an-ı Kerim ile, bu davasını gerçekleştirmiştir.

Büyük insanlar, hakikaten büyük oluyorlar. Bir insanın büyüklüğünü anlamak için ise, meşgul olduğu işlere ve ortaya koyduğu eserlere bakmak kafi olsa gerektir. Hüsrev Efendi de, yazdığı bu Kur’an’ı satıp çok paralar kazanabilecekken, böyle yapmayıp, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak noktasında, 1974 yılında talebeleriyle beraber Hayrat Vakfı’nı kurarak, yazmış olduğu okunuşu çok kolay ve tevafuklu olan bu nüshanın telif hakkını, ilâ-nihaye vakfına karşılıksız olarak vermiştir.

Husrev Efendi ahirete gittiğinde (gayet zengin bir aileye mensup olarak çok mülk sahibi olduğu halde) dünyevi bir miras bırakmamıştır. Fakat, elli yıllık bir emekle yazdığı Kur’an gibi, yine o Kur’anın hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur eserlerinden gece gündüz çalışarak binlerce nüsha yazıp, bu vatanın evlatlarına takdim etmiştir. İşte, bıraktığı bütün miras, bu iki büyük hazineden ibarettir. [3]

Kaynaklar:

[1] kuran.hayrat.com/ (Hayrât Neşriyât)
[2] www.gencislam.com/forum/archive/index.php/t-45086.html
[3] www.milligorusportal.com/showthread.php?t=22259





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: aydın , 11.08.2010, 08:12 (UTC):
çok güzel



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36636650 ziyaretçi (102639632 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.