Tevbe Sûresi'nin 5. Ayeti Hakkında Bir Soruya Yanıt, I
 

Tevbe Sûresi'nin 5. Ayeti Hakkında Bir Soruya Yanıt

Hazırlayan: Akhenaton

1. Bölüm

SORU: Bakara sûresinin 256. âyetinde; "Dinde zorlama yoktur." diyor. Fakat Tevbe Sûresi'nin 5. âyetinde de "Harâm olan günlerde karşınıza çıkan müşrikleri öldürün. Namaz kılana, zekât verene kadar onları tutsak edin." diyor. Burada bir çelişki yok mu?

CEVAP: Serçe parmağının ucuna bakarak bir insanın resmini çizmek ne kadar yanlış bir sonuç doğurursa, bir tek ayetin sadece mealine bakarak Kurân hakkında hüküm vermek de en az onun kadar yanıltıcı olur. Bazı yazarların dillerine doladıkları ve İslam'ın evrenselliğine, toleransına, ondaki engin fikir hürriyetine perde çekmek için yanlış yorumladıkları birkaç âyet-i kerîme var:

“Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür……” (Bakara,191)

«Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.» (Tevbe Sûresi 5)

Konunun tahlîline geçmeden önce bazı Kurân hükümlerini hatırlamak gerekiyor. Tâ ki, Kurân'ın gerçek maksadı anlaşılsın ve bu âyetin de gerçek yorumu ortaya konulabilsin. Konuyla yakından ilgili bir âyet-i kerîme, şöyledir:

“Dinde ikrah (zorlama) yoktur. Doğruluk, sapıklıktan cidden ayrıldı…..” (Bakara, 256)

Bu ayetin tefsirinde, ayet-i kerimeye “Zorlama denen şey, dinde yoktur.” manası da verilerek, “Sadece dinî konularda değil, hiçbir konuda zorlamaya izin yoktur.” denilmiştir. Aynı gerçeği ders veren bir başka ayet:

“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (Yûnus, 99)

Demek oluyor ki, Peygamberlerin görevi ve Kurân'ın hedefi hakkın ve hakikatin tebliğ edilmesi, duyurulmasıdır. İnsanlar, bu dünyaya imtihan için gönderilmişlerdir. İmtihanın vazgeçilmez bir gereği de kişinin doğru ve yanlış yoldan birisini kendi iradesiyle seçebilmesidir. Zorlama, irâdeyi yok edeceğinden; imtihanın da bir mânâsı kalmaz. Bu mânâya kuvvet veren pek çok âyet vardır:

“Allah dileseydi onlar şirk koşamazlardı. Seni onların üzerine bekçi kılmadık; sen onların vekili de değilsin” (En'am, 107)

“Peygambere düşen görev, ancak tebliğdir (duyurmadır).” (Mâide, 999

“Allah, dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı..” (Nahl, 93)

Bir başka ayet-i kerimede şu hakikâte dikkat çekilir:

“Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah, bütün âlemlerden gânidir (müstağnidir).” (Âl-i İmrân, 97)

Yani, Allah, yarattığı ve bizzat terbiye ettiği alemlerden hiçbirinin hiçbir şeyine muhtaç değildir. Güneşin ışığına, ağacın meyvesine, rüzgârın esmesine, mevsimlerin gelip gitmesine, canlıların görmesine, işitmesine muhtaç olmadığı gibi insanların inanmalarına, Onu tanımalarına, Ona ibadet etmelerine de muhtaç değildir. Böyle pek çok âyet-i kerîme var. Bunlardan çıkan ortak sonuç şudur: Allah'ın insanları imana, ibadete davet etmesi gibi, müminlere cihadı emretmesi de yine onların menfaati içindir. Bu mânâ, bütün asırlar ve bütün insanlık alemi için geçerli olmakla birlikte, ayetlerin ilk muhatabı olan sahabelere ve Arap yarımadasındaki iman-küfür mücadelesine daha çok bakmaktadır.

İslam dini, Arap yarımadasına zuhur ettiğinde; o bölge insanlarının temel inancı putperestlikti. Ve Kurânın ana hedefi de kalplere “tevhid” inancını yerleştirmekti. Fâtihâ Sûresi, Allah'ın “Rabbü'l-alemîn” olduğunu ilan ile başlar. Bütün âlemler, gökler, yerler, insanlar, hayvanlar, cinler, melekler, bütün bitki türleri ancak Allah'ın terbiyesiyle hazır hallerine kavuşmuş ve bu sayede görevlerini en iyi şekilde yerine getirebilmişlerdir. Bu, bir tevhid dersidir. Sûrenin devamında, ancak Allah'a ibadet edileceği ve yine ancak ondan yardım dilenebileceği vurgulanır. Bir başka âyette, rızıkların ancak semâ ile arzın işbirliğiyle teşekkül ettiğine dikkat çekilerek şükrün de yine ancak sema ve arzın Rabbine yapılması gerektiği ders verilir. Bir diğer ayette bizzat Resûlullah'a hitap edilerek,

“Sen, sevdiğini hidâyete erdiremezsin; ancak Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas, 56)

buyrulmakla en büyük nimet olan hidayete kavuşturmanın da ancak Allah'a mahsus olduğu ilan edilir. Böylece baştan sona kadar tevhid dersi verilerek sonunda, Nas Suresinde, Allah'ın “Rabbü'n-nas” (Alemlerin Rabbi) olduğu ifade edilir. İnsanları terbiye eden ancak Allah'tır. Gözlerini görecek, kulaklarını işitecek, midelerin hazmedecek şekilde terbiye eden O olduğu gibi, akıllarını anlayacak, kalplerini inanacak, sevecek, korkacak şekilde terbiye eden de yine ancak O'dur.

Geçmişe baktığımızda,  bütün peygamberlerin ortak davalarının “tevhid” (birlemek, Allah'ı bir bilmek) olduğunu görürüz. İnsanlık aleminin yanlış da olsa bir şeylere inandığına, ateizmin kitle çapında fazla görülmediğine, ancak şirkin bütün çeşitleriyle insanları yoldan çıkaran en büyük “fitne” olduğuna şahit oluruz.

İşte tevhid inancının en büyük tebliğ edicisi olan Peygamber Efendimiz, Mekke'de yine en büyük mücâdelesini şirke karşı vermeye başladığında bütün müşrikler karşısına çıktılar ve onu bu davasından vazgeçirmeye çalıştılar. Amcasını ricacı olarak gönderdiler. “Bir elime güneşi bir elime ayı koysalar ben yine bu davadan vazgeçmem.” cevabını alınca artık kuvvet, zorbalık ve işkence dönemi de başlamış oldu.

Şu nokta, çok önemlidir: Mekke ve çevresinin müşrikleri, başka beldelerdekinden çok farklıydı. Bunlar, sadece bâtıl inançlarını kendi halleriyle yaşamakla kalmıyor, beldelerinde doğan tevhid nûrunu söndürmeyi kendilerince kutsî bir ideal olarak benimsiyor, bu uğurda canlarını ve başlarını ortaya koyuyorlardı. Artık, iki şıktan başka bir seçenek görünmüyordu ortada. Ya tevhid inancı galip gelecek, insanlık alemine Kurân'ın nuru ulaştırılacak, yahut insanların kalplerini batıl inançlar zaptedecekti. Başka bir ifâdeyle, insanlara ya cennetin yolu gösterilecek, yahut cehenneme akış devam edecekti.

Kurân'ın o dönemin müşrikleri hakkındaki şiddet ayetlerine bu gözle bakmak gerekir. Mesele sadece birkaç müşrikle mücadele değil, top yekun şirk inancıyla ve onu temsil eden, onu korumak isteyenlerle mücadeledir. Nitekim, Kurân'ın Mekke müşrikleri hakkındaki şiddetli beyanlarını, yine bir nevi şirk inancını taşıyan başka kavimlere karşı sürdürmediğini görüyoruz. Teslis inancına sahip Hıristiyanlar ve diğer ehl-i kitap hakkındaki ifadeler hiç de öyle şiddetli değil.

“Ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin; içlerinden zulmedenler müstesna. Ve deyin ki, ‘Hem bize indirilene, hem de size indirilene inandık. Bizim ilâhımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz Ona teslim olmuşuzdur. (Ankebût, 46)

Bu noktayı gözden ırak tutan birtakım çevreler, şöyle diyorlar: “Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür……” (Bakara,191) âyeti ortada iken İslâm'ın farklı inançlara karşı toleranslı olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Önemine binaen konuyu bazı yönleriyle biraz tahlil etmek gerekiyor: Ayet-i kerimenin muhatabı Arap müşrikleridir.

“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara, 179)

Bu âyetlerle onları öldürenleri öldürmeleri, yurtlarından çıkaranları yurtlarından çıkarmaları emredilirken, fitnenin adam öldürmekten daha kötü olduğu da ayrıca vurgulanmıştır. Bir insanı öldürmek onun bu fani dünya hayatından faydalanmasına son vermek demektir. Fitne çıkarmak, insanları putlara tapmaya zorlamak ise onları ebedi cehenneme atmaktır. Bu ikincinin birinciden çok daha kötü olduğu açıktır. Kaldı ki Mekke müşriklerindeki fitnenin bir de katillik boyutu vardır: Kızlarını diri diri toprağa gömmeleri ve müminleri öldürmek için onlara savaş açmış olmaları... Aynı mânânın işlendiği şu ayet-i kerimeleri de burada akdim edelim:

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkar edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa, 76)

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar, onlarla savaşın.” (Enfal, 39)

Ayette geçen “onlar” kelimesinden kasıt, müşriklerdir, “fitne”den kasıt da Allah'a ortak koşmaktır:

“Fitne ortadan kalkıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilin ki düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara,193)

Son ayet hakkında yapılan tefsirlerden çok önemli gördüğüm iki hususu nakletmek isterim: Bu ayetin sebeb-i nüzulü, ehl-i Mekke'nin müminlere eza eyleyerek irtidatlarını (İslam dininden dönmelerini) teklif ve ısrar etmeleridir. Şu halde mana-yı nazım, Siz müşrikleri katledin ki onlara galebe edesiniz ve .. irtidat fitnesi kalmasın. Ve ezalarından kurtulmak için onlarla kıtal etmelisiniz. Ta ki, şirk ortadan kalksın, din-i tevhid onun yerine ikame olsun.[1]

Fitnenin ortadan kalkması için savaş emredilirken bir başka ayet-i kerime ile de şu sınırlamalar getirilmiştir:

“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Fakat haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 190)

Savaş, Allah yolunda olacaktır; toprak istilası, ganimet elde etme, köle kazanma gibi bir menfaat için yapılan savaşlar, “cihâd” özelliği taşımazlar. İkinci bir kayıt olarak da “haddi aşmama” getirilmiştir. Suçluya hak ettiğinden daha fazla ceza vermek de bir nevi zulümdür; işkence etmek, organlarını kesmek gibi. Konunun doğru yorumlanması için Tövbe Suresinin ilk ayetlerinin de yine doğru anlaşılması büyük önem arz ediyor:

“Bu bir ayrılık ihtarıdır! Allah ve Resulü tarafından kendileriyle muahede yapmış olduğunuz müşriklere.” (Tövbe,1)

“Artık yeryüzünde dört ay dolaşınız. Ve biliniz ki, şüphe yok ki, Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Ve muhakkak ki, Allah kâfirleri zelil kılıcıdır.” (Tövbe, 2)

Bu ayetler, verdikleri sözlerinde durmayan müşrikler ile yapılmış olan anlaşmaların feshedildiğini bildirir. Ve kendilerine dört ay mühlet verilen o İslam düşmanlarının hüsrana uğrayacaklarını ihtar eder. Bir sonraki ayette müşrikler tövbe etmeye çağrılır, aksi hale acıklı bir azaba uğrayacakları haber verilir. Beşinci ayette ise “Artık haram aylar çıkınca o (muahede hükmüne riayet etmeyen) müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz…….” emri verilir. Altıncı ayette, anlaşma süresi bitmiş olsa bile, o müşriklerden kim eman dilerse, ona eman verilmesi ifade edilir ve şöyle devam edilir:

“Ta ki, Allah'ın kelamını dinlesin. Sonra (iman etmese de) onu emin bulunduğu mahalle ulaştır. Çünkü onlar şüphe yok ki bilmez bir kavimdir.”

Bu ayet-i kerimeler son nazil olan ayetlerdendir. Artık Müslümanlar galip gelmişler, müşriklere ya iman etmeleri yahut harbe razı olmaları tebliğ edilmiş, kendilerine inanmaları (yahut göç etmeleri) için dört ay gibi uzun bir süre tanınmış ve Peygamber Efendimiz; “Arap yarımadasında artık iki dinin olamayacağını” açıkça ilan etmiştir.

Bu âyetin ve hâdisin kendilerine tebliğ edildiği kişiler, 20 seneyi aşkın bir süre İslam'ın nûrunu söndürmeye çalışmış, Müslümanları yurtlarından uzaklaştırmış, onları göç ettikleri Medine'de de rahat bırakmayıp Medine'ye kadar gelerek onların hayatlarına kast etmek istemiş, şirk yolunda nice ölüler vermiş, nice sahabeleri şehit etmiş inatçı, bir bakıma idealist ve kararlı müşriklerdir. Buna rağmen kendileriyle anlaşma yapılmış, sulh içinde yaşama yolu denenmiştir. Bu anlaşmaları bozan taraf (iki kabile dışında) hep müşrikler olmuşlardır. Süre dolduğunda bu işin de sona ereceği açıkça haber verilmiştir. Artık gönüllere ya tevhit inancı hakim olacak, yahut putperestlik hüküm sürecektir. Bu işe bir son verme zamanı gelmiştir. Müslümanlar galip hale gelmelerine rağmen karşı tarafa süre tanınmış, onlardan eman dileyip İslam'ı tanımak ve öğrenmek isteyenlere emân verilmiş, inanmasalar da hemen öldürülmeyip yurtlarına emniyet içine dönmeleri sağlanmıştır. Kaldı ki âyetin sonunda müşrikleri acıklı bir sonun beklediği bildirilmekle, kendileri son bir kez daha ikâz edilmiştir.

Diğer müşriklerden ve ehl-i kitaptan farklı olarak Mekke müşriklerine böyle bir muamelede bulunulması, hak dinin ve tevhid inancının Mekke ve civarında iyice kökleşmesi ve oradan bütün cihana yayılması içindir. Çekirdek sağlam olacaktır ki ondan nice ağaçlar çıkabilsin. Artık Arap yarım adasında kimse putlara tapamayacak, kimse Kâbe'yi çıplak olarak tavaf edemeyecek, kimse kızlarını diri olarak toprağa gömemeyecek, herkes alemlerin Rabbi olan Allah'a inanacak, Onun emirlerine uyacak ve yasaklarından kaçınacaktır. Herkes ahiret yolcusu olduğunu bilecek ve o ebediyet yurdu için güzel ameller işleyecektir. Böylece melekleri çok gerilerde bırakan mübarek ve muhteşem müminler yetişecekler ve bunlar İslam'ın nurunu bütün bir insanlık alemine ulaştırmak için gayret göstereceklerdir.

İnsanlara zulmedilen beldelerden bu zulmü kaldırmak için cihad edecekler, ama galip geldiklerinde kimseyi İslam'a girmeye zorlamayacaklar, sadece, akıllara ve kalplere konulan ambargoyu kaldırarak onlara doğruyu ve güzeli seçebilecekleri bir hürriyet ortamı hazırlayacaklardır. Mekke müşriklerinin zulmü altında inleyenlerin kurtarılmalarını emreden şu ayet-i kerime çok anlamlı ve benzer zulümleri de ortadan kaldırma hususunda önemli bir rehberdir:

“Size ne oldu ki, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver.' diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75)

İşte o çekirdek kadro etrafındaki yabancı ve zararlı unsurların temizlenmesi için, bu ayetin emriyle Müslümanlar Mekke'yi fetih girişimini başlatmışlar ve sonunda başarıya ulaşmışlardır. Artık çekirdek kemalini bulmuştur. Kısa bir zaman sonra Endülüs medeniyeti, arkasından Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri doğacak ve Kurân'ın nuru cihanın her bir tarafına ışık saçacaktır. Kalplerden öncelikle şirk temizlenecek, tevhid hâkim kılınacaktır. Zulüm yerini adalete, sefahat güzel ahlaka terk edecektir. Bu âyetten dersini alan müminler, batıl inançlarını halka zorla kabul ettirmek isteyenlerin güçlerini kırmak ve müminlere yapılan zulümlere son vermek gibi temel sebeple cihat yoluna girmiş ve yeni ülkeler fethetmişlerdir.

“İslamda gaye-i harp intikam, katil, tebdil-i dine icbar değil, hasmı mağlup etmek ve kuvve-i cebriyesini alıp dininde serbest olarak hükm-ü hakka tabi tutmaktır ki, i'layı kelimetullah bundadır.” [2]

Müslümanlar, fethettikleri ülkelerin halklarından cizye denilen bir vergi almakla, onları kendi raiyetleri sınıfına dahil etmişler, canlarını ve mallarını koruma altına almışlardır.

Zimmîler, yani bir İslam beldesinde yaşayan ve vergisini vermekle vatandaşlık haklarından faydalanmaya hak kazanan gayr-ı müslimler hakkındaki şu hadis-i şerif bu noktada çok anlamlıdır:

“… Kim bir zimmîye zulmeder ve ona gücünün üstüne iş yüklerse kıyamet günü beni karşısında bulacaktır.” [3]

Büyük müfessir Fahreddin-i Râzi'nin cihâd konusundaki şu açıklaması çok önemlidir:

“Kafirlerle savaşan kimsenin maksadı küfrü kaldırma azmi ve kasdı olmalıdır. Bu sebeple, kâfirle savaş halinde olan kimsenin, savaşsız olarak onu küfründen vazgeçirebileceği düşüncesi ağır basınca, bu kimsenin onu öldürmekten vazgeçmesi vacip olur.” [4]

Yazımıza konu olan itirâzı yapanların, İslâm'ın şu hükmünü çok iyi değerlendirmeleri gerekiyor:

“Kâfir eğer zimmî olsa, dâhil de olsa cizye verse, hariçte olsa musalaha etse İslâmiyet'çe hakkı mahfuzdur.”

Buna göre, bir mü'mini öldürene kısas uygulandığı gibi, bir zimmîyi öldürene de kısas uygulanır. Eğer, Müslümanlar da bu âyeti söz konusu iddia sahibi gibi yanlış yorumlasalardı, fethettikleri ülkelerin bütün müşriklerini, putperestlerini, Hıristiyanlarını ve Yahudilerini kılıçtan geçirirlerdi. Oysa tarih, bunun aksini söylüyor. İslam ülkelerinde varlıklarını sürdüren kiliseler, sinagoglar da böyle bir iddiayı yalanlıyorlar.

Söz konusu âyeti yanlış ve eksiz yorumlayıp İslam'a hücum eden kişiler yanlış yolda oldukları gibi, yine bu âyeti kendi kendince değerlendirip bütün gayr-ı müslimleri öldürmeyi düşünenler de o kadar hatalı ve İslam'ın ruhundan o derece uzak bir yoldadırlar. Böyle kimseleri bahane ederek İslam'a hücum etmek son derece yanlıştır. Eğer hücum edilecekse, Müslümanları dininden uzaklaştırmak için bir asırdan fazla zamandır aralıksız çalışan ifsat komitelerine edilmelidir; asıl suçlu onlardır.

İslam'ı aslına uygun olarak öğrenme imkanından mahrum bırakılan, Kurân'ı eksik hatta yanlış öğrenen kişiler, sonunda bu İslam düşmanlarına da zarar vermeye başlamışlardır. Kaldı ki böyle kimseleri organize eden bir takım örgütlerin dış kaynaklı oldukları, bir cinayet şirketi gibi faaliyet gösterip silah kaçakçılığından uyuşturucu ticaretine kadar her tür rezilliği para karşılığı yaptırdıkları da ayrı bir gerçektir.[5]

Tevbe Suresi 1-11 Ayetlerinin Mütalası

Şimdi Tevbe Sûresinin 1-11. âyetlerini inceleyelim;

بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

«Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere bir ültimatomdur.» (Tevbe Sûresi, 1) [6]

Bu ayetten şunu anlıyoruz ki, bazı Müşrik kabileler, Resûlullah ile yapmış oldukları antlaşmalarını bozmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Allah-u teâlâ, Resûlullah'ın da, Müşriklerle olan antlaşmalarını bozmasını ve kendilerine dört aylık bir süre tanıdıktan sonra savaş açacağını ihtar etmesini emretmiştir.

Taberî'ye göre, burada ahitleri bozularak kendilerine savaş açılacağı ihtar edilenler, Resûlullah'ın aleyhine başka kâfirlere yardım edenler ve tek taraflı olarak Resûlullah ile olan antlaşmalarını bozanlardır.[7][8]

فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ

«Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Şunu bilin ki, siz Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz; Allah ise, inkârcıları perişan edecektir.» (Tevbe Sûresi, 2) [6]

Yani; ey Peygamber'le muahadeli olup da (kendisiyle bir antlaşma yapıp da) muahedesini (bu barış anlaşmasını) bozan müşrikler, yeryüzünde, dört ay güven içinde gezip dolaşın. Peygamber ve taraftarları, bu dört ay içinde size herhangi bir zarar vermeyeceklerdir ve bilin ki, sizler.bu dört aydan sonra yine inkârınıza devam edecek olursanız, kendinizi Allah'ın elinden kurtaramazsınız. Zira sizler, nereye giderseniz gidin ve nerede bulunursanız bulunun, onun hâkimiyeti altındasınız. Size azap etmek istediğimde, hiçbir güç ve sığınak o azaba engel olamaz. Ancak tövbe edip iman etmeniz engel olur. O halde size fayda vermeyecek olan gezip dolaşmayı bırakın da onun azabım sizden uzaklaştıracak tevbeye koşuşun. Yine bilin ki, Allah, kâfirleri dünyada iken helak ederek âhirette de cehennem azâbına koyarak rüsvâ edendir.

İbn-i İshâk'a göre, kendilerine dört ay müddet tanınan müşrikler, iki sınıftır. Biri, Resûlullah ile yapmış oldukları barış antlaşmasının süresi dört aydan daha az olan sınıftır. Bunların müddetleri dört ay'a kadar uzatılmış ondan sonra biteceği bildirilmiştir. Diğer sınıf ise, Resûlullah ile yaptıkları barış antlaşması, belli bir vâde ile sınırlı olmayan sınıftır. Bunların antlaşmalarının da dört ay için geçerli olduğu belirtilmiş; tâ ki, kendilerine gelsinler. Aksi takdirde Allah'a, Resûlüne ve müminlere karşı savaş açmış sayılacaklardır.

Abdullah b. Abbas Dehhak ve Katadeye göre ise bu âyet-i kerîme ile, kendilerine dört ay, serbest dolaşma izni verilen ve bu süre bittikten sonra Müslümanlarla savaş halinde olacakları belirtilen müşriklerden maksat, sadece Resûlullah ile barış antlaşması yapmış olan müşriklerdir. Bunlar, Tevbe sûresinin nâzil olduğu Zilhicce ayı'nın onuncu günü olan Kurban bayramından itibaren Rebiulâhir ayının onuna kadar dört ay, diledikleri yerde gezip dolaşabileceklerdir. Resûlullah ile hiç antlaşma yapmayan müşrikler, serbest dolaşma müddetleri ise yine Zilhicce'nin onundan başlamak üzere, Muharrem ayının sonun kadardır. Bunların toplamı, 50 gündür. Çünkü Resûlullah ile muahedeleri olmayanlar hakkında, bu sûrenin 5. âyetinde şöyle buyrulmuştur. "Mukaddes olan haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız Öldürün..." Mukaddes aylar, Muharrem ayının bitmesiyle sana erdiklerinden, muahedeli olmayan müşriklerin serbest dolaşma müddetlerinin 50 gün olduğu ortaya çıkmaktadır.

Taberi diyor ki: Bu hususta doğru olan görüş şudur: Allah-u teâlâ, müşriklerden, Resûlullah ile antlaşma yapıp da daha sonra Resûlullah'ın aleyhine davranan ve süresi dolmadan, antlaşmalarını bozan müşriklere dört ay daha serbest dolaşma izni vermiş, bu süreden sonra Müslümanlarla savaş halinde sayılacaklarını beyan etmiştir, Resûlullah ile antlaşma yapıp da onun aleyhine davranmayan ve muahedelerini bozmayan müşriklere gelince, Resûlullah'ın, bunların antlaşmalarını sonuna kadar devam ettirmesi emredilmiştir. Nitekim bu sûrenin 7. âyetinde şöyle buyrulmuştur: "Müşriklerin, Allah ve Peygamberi katında nasıl bir antlaşmaları olabilir Ancak Mescid-i haram çevresinde kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesnadır. Onlar, size doğru davrandıkça siz de onlara doğru davranın.."

Diğer yandan, Resûlullah'ın Tevbe sûresini insanlara okumak üzere, Hz. Ali'yi gönderdiğinde, onlara tebliğ edeceği şeylerden birinin de "Muahede yapmış olanların muahedelerinin süreleri sonuna kadar devam edecektir." şeklinde olması göstermektedir ki, muahedelerini bozmayanlar için sadece dört ay serbest dolaşma süresi söz konusu değildir. Onlar için geçerli olan muahede süresidir.

Bu hususta Zeyd b. Yüsey diyor ki: «Biz, Ali'ye dedik ki: "Sen, hacda neyi tebliğ etmek için gönderildin?" O da dedi ki: "Dört şeyi tebliğ etmek için gönderildim: Çıplak olan, Kâbe'yi tavaf edemez. Kimin Resûlullah ile bir muahedesi varsa o muahade (antlaşma) sonuna kadar geçerlidir. Kimin de Resûlullah ile muadesi yoksa onun, serbest olma zamanı dört ay'dır. Cennete ancak mümin olan kişi girer. Bu yıllarından sonra artık müşriklerle Müslümanlar (hacda) bir arada olmayacaklardır.» [9][8]

Rivayet olunduğuna göre, Resûlullah ile müşrikler arasında "Kâbe'yi tavaftan kimseyi engellememek ve Mekke şehrinde kimse tehdit edilmemek ve korkutulmamak" üzere bir genel sözleşme, ayrıca Huzaa, Müdlic v.s. Arap kabileleri ile o kabilelerin özelliklerine göre yapılmış olan ve belli süreleri içeren ikili sözleşmeler vardı. Ne zaman ki, Hz. Peygamber, Tebük Seferi'ne çıktı; o zaman savaşa katılmayıp Medine'de kalan münafıklar, etrafa çeşitli yalan haberler yaymaya başladılar. Bunun üzerine de müşrikler ahitlerini bozmaya başladılar. Öyle ki Hz. Peygamber'in Tebük'ten döndüğünde onların birçoğu ahitlerini bozmuş bulunuyorlardı. Bunun üzerine yukarıda da anlatıldığı şekilde bu sûre nazil olmuş, ahitleri yüzlerine fırlatılıp atılmış ve "nebz" edilmiş oldu. Ancak Beni Damra ve Beni Kinâne gibi pek az kabile ahitlerini bozmamış idi. İşte genel bir "nebz"den sonra bu âyette özel ve ikili antlaşmalara temas edilerek ahitlerine riayet etmiş olan bu gibi kimselere, antlaşmaların özelliğine göre o antlaşmalarda belirtilen sürenin sonuna kadar süre tanınması, istisnai bir durum olarak bildirilmektedir. Onlar bir noksan iş yapmadıkça antlaşmada belirlenen sürenin sonuna kadar onlara mühlet tanınması emrolunmaktadır. Yukarıda geçtiği üzere, Hz. Ali tarafından dördüncü madde olarak ilan edilen ve "Her ahit sahibine ahdi itmam olunacaktır." fıkrası da bunu içermekteydi.[10]

وَأَذَانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ الَّذِين

«Hacc-ı ekber gününde, Allah ve Resûlü'nden bütün insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü, Allah'a ortak koşanlardan uzaktır. Eğer tövbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki, siz Allah'ı âciz bırakabilecek değilsiniz. İnkârcılara, elem dolu bir azabı müjdele!» (Tevbe Sûresi 3) [6]

إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ

«Ancak Allah'a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.» (Tevbe Sûresi 4) [6]

فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَءَاتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ

«Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.» (Tevbe Sûresi 5) [6]

Bütün bunlar bilindikten sonra şimdi şu haram aylar sıyrılınca, geçip gidince ki bu aylar "Onlardan dört tanesi haram aylardır." (Tevbe 9/36) dört aydır. "Sana haram aylarda savaş yapmayı sorarlar..." (Bakara 2/217) âyeti uyarınca normal senelerde geçerli olan haram aylar ki, Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve bir de Recep diye bilinen aylar olmayıp, âyetinde söz konusu olan ve Kurban Bayramı'ndan sonrasını içine alan dört aylık süredir. Bunun ilk 50 günü, bilinen haram aylar kapsamına giriyor ise de geriye kalan yetmiş günü bunun dışındadır. Fakat bu ilana göre, söz konusu günler de tıpkı haram aylar gibidir. Bu arada şu da anlatılmış oluyor ki, sözleşmeyi içeren herhangi bir ay da tıpkı haram aylardan olur. Yani tanınan dört aylık süre içinde saldırı veya savaş yasaktır, ahitlerine riayet edenlerin müddetleri bitinceye kadar da durum yine böyledir. Fakat bu haram aylar çıkınca, yani tanınan dört aylık süre dolunca, artık o müşrikleri nerede bulursanız katlediniz, öldürünüz. Yani dört aydan sonra artık onlarla aranızda savaş durumu başlamıştır.

Bununla beraber sünnette müsle yapmaktan, yani burun ve kulak gibi organları kesmekten ve bir kimseyi durdurup, elini kolunu bağlayarak ok ve benzeri aletlerle yavaş yavaş ve işkence ile öldürmekten menedilmiştir. Bundan başka Hz. Peygamber buyurmuştur ki, "Öldürme yönünden insanların en iffetlisi iman ehlidir." Ve yine "Öldürdüğünüz vakit güzellikle öldürün." diye buyurmuştur. İşin böyle olması gerektiğini şu âyetler de ima yollu anlatır: "Ve onları tutunuz, yakalayıp esir ediniz." Demek oluyor ki, tutup esir almak mümkün iken hemen öldürmeye kalkmamalıdır ve onları hasrediniz, bulundukları yerden çıkıp serbestçe dolaşmalarına, şuraya buraya gitmelerine izin vermeyiniz, onlar için her mersada oturunuz yani kaçırmamak, geçirmemek için evine, işine veya ticaret için sefere gidecek her geçidi tutup onları göz altında bulundurunuz. Artık tevbe ederlerse, yani şirkten vazgeçip imana gelirlerse Namazı kılıp zekatı verirlerse, yani namaz ve zekatı kabul ederek Müslüman olurlarsa hemen yollarını açınız, koymuş olduğunuz engelleri kaldırınız, yukarıda söz konusu edilenlerden hiçbirini yapmayınız, onları kendi hallerine bırakınız. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir. İmana girmelerinden dolayı, daha önce yapmış oldukları şeyleri, şirk, küfür ve haksızlıkları bağışlar, üstelik iman ve taatlerine ecir ve sevap da verir. Demek ki, o müşriklere ya ölüm ve esaret veya İslâm'a girmekten başka bir şey bırakılmamıştır. İleride de geleceği üzere, onlardan, ehl-i kitapta olduğu gibi, cizye dahi kabul edilmeyecektir. Hasan Basri rivayet etmiştir ki; esirlerden biri, Hz. Peygamber'e işittirecek şekilde "Allah'a tevbe ederim, Muhammed'e tevbe etmem." diye üç kere bağırmış, Peygamber Efendimiz de "Bırakınız, hakkı ehline tanıdı." buyurmuştur.[10]

وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ

«Eğer Allah'a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah'ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir.» (Tevbe Sûresi, 6) [6]

كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ

«Allah'a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah kendine karşı gelmekten sakınanları sever.» (Tevbe Sûresi 7) [11]

كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ

«Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fâsık kimselerdir.» (Tevbe Sûresi, 8.) [11]

اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

«Allah'ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler de insanları onun yolundan alıkoydular. Bunların yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür!» (Tevbe Sûresi, 9) [11]

لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ

«Bir mü'min hakkında ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirler. İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendileridir.» (Tevbe Sûresi 10) [11]

فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَءَاتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

«Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.» (Tevbe Sûresi, 11) [11]

Yine aynı sûrenin 29. âyetinde Ehl-i Kitap (Hıristiyanlar ve Yahudiler) için de hükümler vardır:

اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

«Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah'ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam'ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.» (Tevbe Sûresi, 29)

Âyet, ilk bakışta Kitap ehline karşı yapılmış bir savaş çağrısı olarak anlaşılabilir. Ancak savaşın savunma amacıyla caiz olduğu yolundaki Kurânî ilkenin ışığı altında okunup değerlendirildiğinde bu savaş emrinin, Müslüman toplumuna karşı girişilen bir saldırı yahut onun güvenliğini tehlikeye sokan bir tehdidin mevcudiyeti halinde geçerli olduğu ortaya çıkar.[22] Yani buradaki savaş, bir saldırı savaşı olmayıp savunma savaşıdır. Onlarla savaş, bizimle savaştıkları ve bize karşı hücuma geçtikleri zaman, müşriklerle savaş gibidir. Bizimle savaşanlarla savaşılır. Nitekim Kurân'da; [12]

وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

«Sizinle savaşanlarla karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah, aşırı gidenleri sevmez.» (Bakara Sûresi, 190) [13]

buyrulmaktadır.[14] Kurân, Kitap ehlinin içinde iyi insanların da bulunduğunu, (Âl-i Îmran 3/113–115) inançsız da olsalar saldırganlık yapmayanlarla iyi geçinilmesi gerektiğini, (Mümtahine 60/8), Müslüman olsalar bile saldıran tarafın tasvip edilmediğini (Hucurât 49/9) çeşitli vesilelerle pek çok âyette ifade etmiştir. Bu âyette belirtilen husus, kendileriyle savaşılacak olan Ehl-i kitap grubu, Allah'a ve âhirete inanmayan ve dolayısıyla hak-hukuk tanımayan kesimdir. Onlar, sadece inanmadıkları için değil, hukuk tanımamaları nedeniyle kendileriyle savaşılır veya onlar cizye ödemeye mahkûm edilir. Zaten âyetteki “Allah ve Peygamberi'nin haram kıldığını haram saymayan ve gerçek dini (kendine) din edinmeyen kimseler” ifadesi, hukuku tanımayarak devlete bir çeşit başkaldırı durumunda bulunanların söz konusu edildiği izlenimini vermektedir. Aksi takdirde hukuk tanıyan, devlete karşı bir başkaldırısı olmayan, ancak inanmayan insanların öldürülmesi söz konusu olur ki, bu anlayış Kurân'ın ruhuna uygun bir yaklaşım olarak görülemez.[15]

Cihâdın anlamı, doğruluk, adâlet ve İslam dâvâsı için çalışmak veya savaşmaktır. Bu, gayrimüslimlerle sürekli bir savaş hâlinde bulunmak değildir. Savaşmak, cihâdın sadece bir parçasıdır. Eğer Müslümanların inanç, onur ve vatanları tehlikeye girer, baskı veya saldırıya mârûz kalırlarsa, cihâd söz konusu olabilir.[23][24]

Muhammed Abduh, bu âyetin tefsirinde İslam'da savaşın ancak hakkı yüceltme ve Müslümanları savunma durumunda farz kılındığını, Hz. Peygamber'in bütün seferlerinin hep savunma niteliği taşıdığını, İslam'ın ilk dönemlerinde Sahâbîlerce girişilen savaşlar için de aynı şeyin geçerli olduğunu, mal-mülk edinme gayesi ile savaşmanın ise daha sonraları gündeme geldiğini vurgular.[16][12]

Sonraki Sayfa >>





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: hasan ali Çalık, 31.10.2013, 14:20 (UTC):
Allah razı olsun............



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36829252 ziyaretçi (102978838 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.