Tevhid Dininin Kısa Tarihi, I
 

Tevhid Dininin Kısa Tarihi

Araştırma: Akhenaton

1. Bölüm

İslam inancına göre insanlığın ilk dini, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’e gönderilen ve Allah’ın bir olduğu inancına dayanan tevhid dinidir.[1][2] Allah, kâinatı, insanı yaratmış, kitaplar ve peygamberler göndermiştir. İnsanlar bir erkek ve bir dişiden yaratılmıştır. Hz. Âdem’e her şeyin ismi öğretilmiş ve kendisi ilk peygamber olarak görevlendirilmiştir. Hz. Âdem de, Allah’tan aldığı vahiy ve ilham ile kendi devrindekileri irşat etmiştir.[3]

Sosyolojik araştırmalar da insanlığın ilk dininin tevhid dîni olduğunu ispatlar mahiyettedir. Nitekim dinler, Avusturyalı antropolog Wilhelm Schmidt’in, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu, bunlarda "tek tanrı inancı"nın olduğunu ortaya koymuştur. Wilhelm Schmidt’in bu tespitleri, Durkheim’in, insanlığın ilk dininin totemizm olduğu yolundaki iddialarını çürütmüş, bu konudaki yaygın Batılı önyargıları yıkmıştır. [1][2] O, görüşlerini “Tanrı Kavramının Kaynağı” adlı eserinde ortaya koymuştur.[4][5]

İslâm’a göre Hz. Adem ve onun çocukları, tek Tanrı inancına sahip insanlardı. Zamanla insanların nüfusunun artmasına paralel olarak toplumda çeşitli kültürler oluşmaya başlamış ve peygamberlerin tebliğlerinin unutulup silinmeye yüz tutmasıyla beraber, daha önce üstün güç olarak Allah’ı kabul eden insanlar Tevhid düşüncesini terk ederek, doğal ve sosyal çevresinde bulunan ve kendisini etki altında bulunduran bir takım varlıkların etkisi altında kalarak onlar hakkındaki duygu ve düşüncelerini metafizik bit çerçeveye büründürerek Aşk Tanrısı/Tannçası, Bereket Tanrısı/Tanrıçası, Savaş Tanrısı/Tanrıçası gibi çeşitli tanrılar edinmişlerdir. Böylece çeşitli putperestlik (Politeizm) şekilleri ortaya çıkmıştır.[6]

İslam inancına göre, Hz. Âdem’den sonra, zamanın ilerlemesiyle bazı insanlar, benlikleri ve Şeytan’ın telkinlerine kapılarak tevhid inancından uzaklaşmış, Hak dine yabancılaşmış, birtakım yanlış inançlara saplanmışlardır. Böylece bâtıl dinler ortaya çıkmıştır. İnsanlar, gerçek olan dinden uzaklaşıp bâtıla saplandıkça, Allah, onlara yeni bir peygamber ve yeni bir din göndermiş, onları tevhid inancına dâvet etmiştir.[2] Bu elçiler insanların fıtratına uygun genel kavram ve ilkeleri bulundukları çevrelere hem söylem hem de eylemleriyle aktarmışlardır.[7] Ancak insanların sadece bir kısmı bu dâvete uymuş, diğer kısmı ise bâtıl inançlarında ısrar etmiştir.[2] Bu durum, Kurân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

“İnsanlar bir tek topluluk idi. Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak yolu gösteren kitaplar da gönderdi. Ancak kendilerine kitap gönderilenler, apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler…” [8]

Tevhidi geleneğe söylem ve eylemleri ile yön veren peygamberler çeşitli bölge ve çevrelere gönderilmiştir. Doğuda eski Hint ve Çin, Batı’da Yunan düşünürleri, kendilerine has motiflerle düşüncelerini ortaya koyarken; kavram ve ilkeler bazında tevhidi gelenekten doğrudan veya dolaylı olarak etkilendiklerini gösterir.[9] Ancak düşünce kaynakları tevhide dayanmasına rağmen zamanla tevhidi çizginin dışına çıkarak insan, doğa, evren ve tanrıya dair çeşitli açıklamalar ileri sürmüşlerdir.[7]

Kurân- Kerîm, din konusunda geniş bir perspektiften bakılmasına işaret eder. Nitekim Allah, Nahl suresinde bütün milletlere peygamber gönderdiğini, “Andolsun ki her ümmete Allah’a kulluk edin, azdırıcılardan kaçının diyen bir elçi gönderdik…” [11] ayetiyle bildirmektedir. Bu ve benzeri ayetler, Kurân-ı Kerîm’de adı zikredilmeyen; fakat asırlardır devam edegelen ve bugün yüz binlerce mensubu bulunan dinlerin de ilahî menşeli olabileceğine işaret eder. Binlerce yıl tarih sahnesinde kalan ve bugün hâlâ yaşayan bazı dinler vahye dayansa da tarih içinde bunların kimileri değişime uğramış ve dejenere olmuş olabilir.[12][5]

İslâm’a göre ilk peygamberin tebliğ ettiği din ile daha sonra gelen peygamberlerin ve son peygamber Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği din, temel nitelikleriyle aynıdır. Allah’a iman, peygamberlik müessesesi ve âhiret inancı hepsinde vardır. Sadece yaşanılan bölge ve döneme göre değişen bazı kurallar dışında temel inanç esaslarında ve genel prensiplerde değişme yoktur. Çünkü dinin hitap ettiği insan, temel nitelikleri bakımından her dönemde aynı insandır.[13]

19. yüzyılda hâkim olan evrimci-pozitivist anlayışa karşılık ilkel avcı kabilelerinde rastlanan "Yüce Tanrı" fikri,  Wilhelm Schmidt’in “ilkel monoteizm” tezine ulaşmasına yol açmış; bu tez daha sonra Afrika, Avustralya ve Amerika’nın yerli kabileleri üzerine yapılan araştırmalarda gökle ilişkilendirilen yüce bir Tanrı inancının varlığı tespit edilmiştir. Bu tanrı, eski Türkler’in "gök tanrı"sıyla da benzeşmektedir. Evreni yukarıdan yöneten, mutlak kudret sahibi, mutlak iyi ve saygıya lâyık varlık şeklinde görülen bu yüce Tanrı’nın yanı sıra kabilenin hayatında doğrudan rol oynayan küçük ilâhların ve ruhların varlığına inanılmıştır. Öte yandan ilkel ziraî toplumların dinlerindeki tabiat merkezli, tek tanrıcı “yer/tabiat ana” (gaia) kültünün varlığına, tarih öncesi Anadolu ve Mezopotamya kültürlerine ait arkeolojik bulgularda da (Burdur-Hacılar, Konya-Çatalhöyük, Filistin-Eriha vb.) rastlanmıştır.[14]

"İlkel monoteizm" (urmonotheismus) teorisine göre insanoğlunun en eski inancı, tevhid, yani tek Tanrı inancıdır.[13] Andrew Lang, Güneydoğu Avustralya ilkel kabileleri ile ilgili elde edilen son bilgilere dayanarak ilkel kabilelerde insanların ahlâkî adaba uyup uymadıklarını denetleyen ve gökte bulunduğuna inanılan yüce bir tanrı kavramına her yerde rastlandığını ortaya koymuştur.[4][5]

Avustralya’nın vahşi kabileleri, en eski ilkel kavimlerin temsilcileridir. Bazı örf ve adetlerin sebebi sorulduğunda "Nartadier" adlı tanrı tarafından emredildiğini anlatmaktadırlar.[15]

Bütün dinî gelişmelerin başlangıcında görülen her şeye kadir bir yüce varlık inancının tarihî-kültürel değişmeler sonucu daha sonraları politeizm, animizm gibi inançlara dönüştüğü, bununla beraber bu eski inancın izlerinin hâlâ mevcut olduğu tezi, akademik çevrelerce açıklanmıştır.[13]

Çok tanrılı inancın içinde tek Tanrı inancının gizli olduğunu bulan araştırmacılardan ilki, Oxford Üniversitesi’nden Stephan Langdon’du. Langdon, 1931 yılında elde ettiği bulguları bilim dünyasına duyururken, elde ettiği bilgilerin çok beklenmedik olduğunu söylüyordu, çünkü bu bulguların daha önceki evrimci açıklamalarla tamamen çelişmekte olduğunun farkındaydı. Langdon, bulgularını şöyle açıklıyordu: [16]

"Benim görüşüme göre insanın en eski tarihi, tek tanrı inancından çok sayıda (sözde) tanrının ve kötü ruhların varlığının inancına doğru çok çabuk bir bozulmayı gösteriyor." [17]

 Langdon, 5 yıl sonra, The Scotsman adlı dergide ise şunları yazıyordu:

"Tüm deliller, kesinlikle başlangıçta bir "tek Tanrı" inancının bulunduğunu gösteriyor. Semitik kökenli halkların arkeolojik ve edebi kalıntıları da en eski zamanlarda bile bir "tek Tanrı" inancının var olduğunu gösteriyor. Yahudi dininin ve diğer Semitik kökenli dinlerin, totemistik, putlara dayanan bir kökeni olduğu teorisinin tamamen geçersiz olduğu bugün anlaşılmış durumda." [18]

Günümüzde Tell-Esmar olarak isimlendirilen M.Ö. 3000 yılına ait bir Sümer şehrinde yapılan kazılarda da Langdon’un söylediklerini tamamen doğrulayacak bulgular elde edildi. Kazı çalışmalarını yöneten Henry Frankfort resmi raporunda şöyle diyordu: [16]

"Kazılarımız, tüm değerli bulgulara ek olarak Babil dinleri hakkında çok önemli bazı gerçekleri daha ortaya çıkardı. Bir sosyal sistem içinde dinsel değerlerin nasıl yerleştirilmiş olduğuna ilk defa şahit oluyoruz. Bir tapınak ve bu tapınakta ibadet etmekte olan kişilerin evlerinin kalıntıları bulundu. Bu sebeple tek başına bir anlam ifade etmeyen bulguları bir bütün olarak değerlendirebilmekteyiz. Örneğin, mühürlerin üzerindeki resimlerde genel olarak ilahlara yapılan tapınmalar resmediliyor. Ancak bu resimlerin tümünde bu tapınakta sadece tek bir Tanrı inancının olduğu görülmekte. Bu sebeple, en eski zamandaki Sümer-Akad inanç sistemi içinde, bu tek İlah’ın değişik sıfatlarının ayrı ilahlar olarak görülmediği anlaşılıyor." [19]

Benzer şekilde, eski bir tapınağın harabeleri arasında M.Ö. 378 tarihli bir metin bulunmuş ve üzerinde o tapınağın yalnızca “Göklerin İlâhı” ve “Göklerin Rabbi”ne ibadet için inşâ edildiği kaydı tespit edilmiştir. M.Ö. 465 tarihli bir diğerinde de tevhid doktrinine açıkça işaret eden kelimeler yer almaktadır. Aynı şekilde Kuzey Arabistan’da Fırat Nehri ile Kınnesrin arasındaki Zebed bölgesinde “Bism-ilâhu la izza illâ lehu, la şukra illâlehu” kelimelerini ihtiva eden M.Ö. 512 tarihli bir metin keşfedilmiştir. Tüm bunlar, Hz. Muhammed’in gelişinden önce, geçmiş peygamberlerin getirdiği mesajın tümüyle unutulmadığını ve insana hiç değilse bu gerçeği hatırlatacak birçok vesilenin hâlâ mevcut bulunduğunu göstermektedir.[20][21]

Yeryüzünün farklı coğrafyalarında yaşayan veya yaşamış olan toplumların dini değerlerine ve kültürlerine baktığımızda, çok fazla ortak inanç içerdiklerini görürüz. Aralarında kültürel bir alışveriş yaşanmasının mümkün olmadığı toplumların dinlerinde, melek, cin ve şeytan gibi insanla aynı boyutta yaşamayan varlıklardan, ahiret inancına, insanın çamurdan yaratılmasından, yapılan ibadetlere kadar birçok ortak yön bulunmaktadır. Örneğin Nuh Tufanı ile ilgili bilgiler, Sümer kayıtlarından Galler inanışlarına, Çin yazıtlarından antik Litvanya inanışlarına kadar pek çok farklı kültürde bulunmaktadır.

Bu gerçek ise, din ahlakını bir ve tek olan Yüce bir İlah’ın, yani alemlerin Rabbi olan Allah’ın vahyettiğini gösteren delillerden biridir. Dünyanın dört bir yanındaki farklı kültürler, aynı yüce makamdan gelen, eşi ve benzeri olmayan tek bir İlah’ın varlığını haber veren dinlerle eğitilmişlerdir. Allah, tarihin her döneminde seçkin ve üstün kıldığı bazı kulları aracılığıyla, Kendisi’ni insanlara tanıtmış ve insanlar için seçtiği dini bildirmiştir. Allah’ın son vahyi olan Kuran’da, "her topluluk için bir hidayet önderi olduğu" (Rad Suresi, 7) haber verilmiştir. Başka ayetlerde ise, Allah’ın her topluma bir uyarıcı gönderdiği şu şekilde bildirilmektedir: [16] "Kendisi için bir uyarıcı olmaksızın, Biz hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz. Hatırlatma (yapılmıştır); Biz zulmedici değiliz." (Şuara Suresi, 208-209)

Asur-Bâbil dininde çok tanrıcı bir inanç sistemi tespit edilmekle birlikte, özellikle Asurluların inanışına göre küçük tanrılar, yüce tanrı Asur’un karşısında gerçek birer varlık olmayıp, sanki onun farklı isimler almış görünümlerinden ibarettir.[22] Babilliler, yüce bir Tanrı olarak Ay’ı tanıyorlardı. Semitik toplumların pantheonu, yüce Tanrı El’in etrafında teşkilatlanmıştır.[23] Antik dönem Ortadoğu dillerinde, Tanrı adı için kullanılan sözcük, daha sonra semitik dinlerde Tanrı’nın yerleşik adı olmuştur:

Akad dilinde: “İlu”
Kenan dilinde : “İl”
İbrani dilinde: “El” (genişletilmiş olarak; Elohim)
Arami dilinde: “El” ve “Elah”
Güney Arap dilinde: “İl” ve “İlah”
Süryani dilinde: “Aloho” ve “Aloha”
Babil dilinde ise “Baal” idi.[24]

Zerdüştlük ya da Mecusilik, dünyanın eski tek tanrılı dinlerinden biridir. Yaklaşık 3.500 yıl önce Zerdüşt tarafından İran’da kurulmuştur. M.Ö 600 ve M.S 650 yılları arası Pers İmparatorluğu’nun resmi dini olmuştur.[25]

Esasen Zerdüştlük, tevhide meyleden bir dindir.[26] Zerdüşt, tek bir Allah’a inanan bir dinin elçisi olarak Eski İran’a “tevhid inancı” getirmiştir.[27] Zerdüşt’ün getirdiği dinin bozulmuş şeklidir. Zerdüşt, tek Allah yani Ahura Mazda inancını tebliğ etmiş, O’nun seçtiği kimselere ilâhî vahyin geleceğine, meleklere ve ölüm sonrası hayata imanı emretmişti. Zend-Avesta’da (Yaşt, 13, XXVIII, 129) putları kıracak olan Soeşyant adlı birinin geleceği bildirilmektedir. Ancak Zerdüşt’ün tebliğ ettiği tevhid inancı, daha sonra hem iyilik hem de kötülük tanrısı olmak üzere iki tanrı inancına dönüşmüş, Tanrı’nın kudret ve kuvvetini temsil ettiğine inanılan ateş yüceltilerek ateş kültü (Mecûsîlik) oluşmuştur.[13]

Tarih açısından, Zerdüşt dininin tevhidî bir din mi, yoksa ikici bir din mi olduğu henüz açıklıkla tespit edilebilmiş değildir. Eldeki Avesta, bu konudaki tereddüdü giderememektedir. Bu kitabın çeşitli bölümleri arasında açık farklılıklar vardır. Avesta’nın Vendidad bölümünde açıkça ikicilik (düalizm) görülürken, Gatalar bölümünde ikicilik aynı şekilde belirgin değildir. Bazı araştırmacılar, Gatalar bölümünde tevhit inancının yer aldığını ileri sürerler. Bu açık karşıtlık dolayısı ile, araştırmacılar eldeki Avesta’nın bir tek kişi tarafından değil, her bölümünün bir başka kişi tarafından kaleme alındığına inanırlar.[28]

Zerdüştiliğe göre Ahura Mazda, alemlerin Rabb’idir. Alemin gayesi; yalanın, kötülüğün hakikat tarafından yenilmesidir. Alemdeki maddi ve manevi nizamı yaratan, tabiat kanunlarını koyan, Ahura Mazda’dır.[29] Ahura Mazda, nûrun ve karanlığın yaratıcısı olup onun eşi ve benzeri yoktur. Zerdüşt’ün ölümünden sonra insanlar, zamanla, onun karsı çıktığı Mitra, Anahita gibi tanrılara tekrar tapınmaya başlamışlardır. Zerdüşt’ten sonra çok tanrılı inançlar yayılmışsa da ona nispet edilen kutsal Gata’lar, İran ‘da etkisini sürdürmüştür. Zerdüşt bir tür ahiret hayatının varlığını, insanın bu dünyada yaptıklarından ölüm ötesinde sorgulanacağını ve sırat köprüsüne benzer bir köprüden, söz ederek kötülük edenlerin cezalandırılacağını belirtmiştir.[27]

Hz. Ali, Zerdüştlük dininin sapmasını şöyle tahlil ediyor: “Zerdüştlük başlangıçta kitap ve risalet sahibi, hak bir dindi. Aç gözlü güçlülerin ve zorbalığı destekleyenlerin elleriyle, zamanla tahrif edilmiştir.” [30]

Sâsânîler devrinde Zerdüştlük, düalist bir özellik kazandı. Başlangıçta Ahura Mazda’nın sıfatları olarak kullanılan bazı kelimeler, sonraları özel isim olarak algılanmış ve ayrı zâtlar olarak görülmüş; böylece başka tanrılar ortaya çıkmış ve Zerdüştlük, bir şirk dini haline gelmiştir.[30]

Mecusilere ya da Zerdüştlere açık bir işaret, Kuran’da yalnız bir yerde geçer: "Muhakkak kıyamet iman edenler, Yahudiler, Sabiiler Mecusiler ve putperestler arasını ayıracaktır. Muhakkak Allah her şey üzerine şahittir." Bu ayetin tefsirinin istikametinde müfessirler, Mecusiler konusunda kesin işaretler verirler. Ayet kendi başına muğlaklıktan hali olmadığı için, işaret ettiğimiz hadislerin bir kısmından yardım almak yoluyla müfessirler, Mecusilerin haline mutabık olması gereken ayetten çıkarmaya çalışmışlardır.[26]

Edward McCrady, Hintlilerin "Veda" isimli kitaplarını incelerken, Hint kültürünün erken dönemlerinde tanrıların, tek bir üstün İlah’ın değişik özellikleri olarak yorumlandıklarını yazar.[31] Veda kitabındaki ilahilerde de, açık olarak tek Tanrılı tevhid inanışının bozuluşunun izlerini görmek mümkündür. Konuyu inceleyen araştırmacılardan Max Müller, başlangıçta tek İlah inancının bulunduğunu kabul etmektedir: [16]

"Veda’da tek Tanrı inancının çok tanrı inancından daha önce olduğunu görüyoruz. Çok uzun bir zaman geçtikten sonra bile sayısız tanrılar arasında tek bir sonsuz Tanrı inanışı, göğü bir sis gibi sarmış olan putperest anlayışın arasından, mavi göğün belirivermesi gibi ortaya çıkıyor." [35]

Bazı İslam alimleri, Hinduizm’i ‘Hz. Âdem’in dini’ diye isimlendirirler.[32] "Berâhime" kelimesinin de, Allah’ın Hindistan’a gönderdiği Âdem peygamber olduğuna inanılan "Berahmen"den geldiği söylenmektedir.[33] [34]

Hindu Vedaları, insanlığın en eski din kitaplarıdır. Bunlar, Hindistan’da, kendilerine ‘Rişi’ adı verilen bilge kişilerin ‘sruti (işitme, vahiy)’ yoluyla elde ettikleri Tanrısal bir vahiy ve evrenin özü konusunda temel gerçek olarak kabul edilirler.[14] Veda ilahilerinde daima ‘böyle işit’ denilmektedir; bu, Vedaların, işitme duyusuna dayalı, yani vahye dayalı kitaplar olduğuna bir işaret olabilir.[36][34]

Hinduizmin kutsal kitapları olan Vedalarda, tek tanrı inancını ifade eden cümleler de bulunmaktadır. Örneğin Rigveda’daki “Onu, İndra, Mitra, Varuna ve Agni diye çağırdılar. Bilgeler onu farklı isimlerle çağırsalar da hakikat birdir.” ifadesi Hinduizmin tek tanrı inancına işaret eder.[37] Kurân-ı Kerim ise aynı paralellikte şu ayetlere yer vermiştir:

"De ki: ‘İster Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O’nundur.’ (...)." (İsra Suresi, 110)

Ayrıca Vedalarda tanrı Brahma’nın ezelî ve ebedî, zaman ve mekândan münezzeh, doğurulmamış, insanlar tarafından idrak edilemeyen bir varlık olduğundan da bahsedilir.[37]

Budizm, M.Ö. 6. yüzyılda Hindistan’da Buda tarafından kurulmuş bir dindir.[12] Bir görüşe göre bazı alimlerimiz Buda’nın peygamber olduğunu söylerler, işte Kuran’da üzerine yemin edilen ağaç, Buda’ya altında otururken vahyin geldiği incir ağacıdır. Zira Buda, ilahi ilhamı bir yabani incir ağacının altında almıştı.[38]

Bazı âlimlerse, Kurân’da adı geçen Zülkifl’in, Buda olduğunu söylemişlerdir.[39] Onlara göre Kifl, Buda’nın doğum yeri olan Kapilavastu’nun Arapçalaşmış şeklidir; Zülkifl, "Kapilavastu’lu"demektir.[40]

Buda, kendisinden sonra bir "Metteyya"nın (Palice’de) geleceğini ve insanlığa hikmet getireceğinin vaat eder. Hemen hemen bütün mevcut ve kutsal kabul edilen Budist metinlerinde bu vaat geçer: [41]

"Dünyada Metteyya (Hamda layık, Arapça: ‘Muhammed’) adında bir Buda (uyarıcı) daha gelecektir sonunda. O, yücedir, aydınlanmıştır, işlerinde hikmetli, ve kânatın bilgisine sahiptir. Kendisine verilen ilahi bilgiyi bu dünyaya yayacaktır. Lafzı ve manasıyla özünde yüce, tecellisinde yüce, istikametinde yüce olan dinini tebliğ edecektir. Tıpkı benim size şimdi tebliğ ettiğim gibi yaparak ‘kamil’ ve ‘mutahhar’ bir dini hayat size •tebliğ edecektir. Nasıl ki benim şimdi yüzlerce talebem var onun binlerce ashabı olacaktır." [42]

Yine aynı şekilde, Buda Kutsal Kitabı diye bilinen ve Carus tarafından telif edilen eserin Seylan versiyonunda, evlatlığı Ananda ile arasında geçen konuşma şöyledir:

"Ananda, Kutsanmış Olan’a sordu: ‘-Sen gittikten sonra bizi kim aydınlatacak?’. Kutsal Olan cevapladı: ‘-Ben yeryüzüne gelmiş olan ilk Buda değilim; ne de sonuncusuyum. Zamanı gelince, insanlar arasında herhangi birisi olmayan, yüce, aydınlanmış, işlerinde hikmetli, ve kainatın bilgisine sahip, alemlerin efendisi bir Buda daha zuhur edecektir; işte size anlattığım hakikatleri o size öğretecektir. Lafzı ve manasıyla özünde yüce, tecellisinde yüce, istikametinde yüce olan dinini tebliğ edecektir. Tıpkı benim size şimdi tebliğ ettiğim gibi yaparak ‘kamil’ ve ‘ınutahhar’ bir dini hayat size tebliğ edecektir. Nasıl ki benim şimdi yüzlerce ashabım var onun binlerce ashabı olacaktır.’" "Ananda sordu: ‘- Onu nasıl tanıyacağız? Kutsal Olan cevap verdi: ‘- O Metteyya (Muhammed, Ahmed) olarak anılacaktır.’ " [41]

Tanrı inancının bütün antik medeniyetlerde geçerli inanç olduğunu söylenmektedir. Hatta Mısır’da tek Tanrı inancının Hz. Musa’dan önce de var olduğunu gösteren bazı kaynaklar mevcuttur. Mısır rahipleri, bunu halka açıklamaktan korkmuşlardır, ta ki Akhenaton adıyla bilinen IV. Amenhotep’e kadar.[43]

Çok tanrılı yapısına rağmen eski Mısır dininde tek tanrı inancının özel bir şekline M.Ö. 14. yüzyılda rastlanır. Bazı araştırmacılar tarafından Yûsuf kıssasının kahramanı olan Hz. Yûsuf’la çağdaş kabul edilen Firavun 4. Amonefis (Amonhotep) dönemin yaygın çok tanrıcılığına karşı tek tanrılı Aton dinini ortaya koymuştur. Güneş tanrısı Aton’u mevcut tek tanrı, sadece Mısır’ın değil bütün evrenin hükümdarı ve varlıkların cevheri kabul etmiş, kendisini “Akhenaton” (Aton’un oğlu/sevdiği) diye isimlendirmiş ve diğer ilâhların heykellerini tapınaklardan kaldırtmıştır. Ancak ölümünden sonra politeizmin eski kültleri ihya edilerek yeniden çok tanrıcılığa dönülmüştür.[44]

Amonhotep, Akhenaton, Akhetaton (Aton’un ufku) adını verdiği yeni bir şehir kurarak idare merkezini oraya taşıdı: Kendi adını da Akhenaton’a (Aton’un hizmetkarı) çevirdi.[45] Akhenaton, "İlâh" kelimesinin çoğul şekillerini bütün mabetlerden sildirtmiş [46] ve tüm putların parçalanmasını emretmiştir.[47] Onun "Güneş ilâhisi", hemen hemen metin olarak 104. Mezmur’da tekrarlanıp genişletilmiştir.[46] Akhenaton’un tanrı Aton’a yazdığı şiir şöyledir:

"Tanrı uludur, birdir, tektir
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O’dur her varlığı yaratan,
Bir ruhtur tanrı, görünmeyen bir ruh,
Ta başlangıçta vardı tanrı,
tek varlıktı o.
Hiçbir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı,
Ezelden beri süregelen varlığı,
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman."
[44]

Çin dinlerinde önceleri tevhid inancını andıran bir tanrı inancı hâkim iken, sonraları Shangti adlı semavî tanrının yanı sıra gök ve yer ruhlarının mevcudiyeti kabul edilip bu ruhlar tanrılaştırılmış ve böylece çok tanrıcı anlayışa kaymalar olmuştur. Bununla birlikte Çin’de tek tanrı inancının dejenere edilmesine karşı sık sık tepkiler de meydana gelmiştir.[22]

Üç büyük semitik din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın geleneksel kökeni Hz. İbrahim’dir. Başka bir deyişle, bu üç din de "İbrâhimî"dir. Hz. İbrahim’in Tora (Tevrat)’da bir ayette özlü bir tanıtımı vardır: “İşte ahdim seninledir ve birçok milletlerin babası olacaksın ve adın Abram çağrılmayacak, fakat adın İbrahim olacak.” [48][24]

Yahudi tarihi ile ilgili tek tarihsel kayıt, Kutsal Kitap’tır. Kutsal Kitap dışındaki kaynaklarda İsrailoğulları’nın Mısır’a girişine kadar onlarla ilgili hemen hemen hiçbir kayda rastlanmamaktadır. Hz. Yusuf’un Mısır’a girişinden sonra, bir Hiksos kralının unvanları arasında Yakub’un zikredilmesi, Mari ve Amarna metinlerinde Abiru/Habiru kelimelerinin kullanılması ve M.Ö.1212 tarihinde Mineptah tarafından dikilen ve İsrail Taşı olarak bilinen taşta zikredilen İsrail kelimesi dışında İsrail tarihi ile ilgili başka bir kayıt yoktur.[49]

Yahudilerin tarihinin kökeninde M. Ö. 18. yüzyıl dolaylarında Kenan ülkesine yerleşmek üzere Kalde’yi terk eden bir Sümerli kabilenin göçü bulunur. Hz. İbrahim nesli olan "İbraniler" kısa zaman sonra, Mısır’a yerleşen on iki kabileyi meydana getirmişlerdir. Orada köle durumuna düşen İbraniler, Hz. Musa tarafından kurtarılmışlar ve birlik haline getirilmişlerdir.

Bilinen anlamıyla Yahudi tek tanrıcılığı, Hz. Musa ile ortaya çıkmıştır; bu anlamda Hz. Musa, monoteizmi tebliğ eden ve putperest inançlara savaş açan ilk peygamberdir. Hz. Musa ile bilinir hale gelen Yahve, İsrailoğulları’yla bir ahit yaptı ve onları kendi özel halkı olarak seçti. Yahve, İsrailoğulları’nın tanrısıdır ve İsrailoğulları da onun seçkin halkıdır. Bu tanrı, kendisinden başka bir tanrıya tapınılmasına izin vermeyen, Musa’nın ve onun atalarının tanrısıdır. On Emir’de ifade edildiği gibi o, resmi ve heykeli yapılamayan bir tanrıdır. Bu dönem aynı zamanda daha sonraki İsrail dininin merkezini oluşturan Tevrat’ın Musa’ya Sina Dağı’nda verildiği dönemdir. Musa Tevrat’ı ahit sandığına koymuştur. Bu sandığın bulunduğu mekân dinin merkezi haline gelmiştir. Süleyman tarafından inşa edilen, mabedin kudsü’l-akdes denilen kısmına konulmuştur. Süleyman Mabedi olarak da bilinen bu mabet, dinin her şeyinin kendisine göre düzenlendiği bir yer olmuştur. Bu yüzden, Musa’dan I. Mabet’in yıkılışına kadar olan dinin, bir mabet dini olduğunu söylemek mümkündür.[50]

Yahudilik birtakım inançlara dayanır, ancak Yahudi olmak için bu inançlara bağlı olmak gerekmez. Yahudilikte kişinin davranışları, inançları kadar önemlidir. Maimonides, Yahudilik inancını, yaygın olarak kabul edilen "imanın on üç ilkesi" olarak açıklamıştır. 12. yüzyılda yaşamış olan ve Müslümanların İbn Maimun olarak tanıdığı ünlü Yahudi filozof Maimonides, Yahudiler arasında Rambam adıyla bilinir. Maimonides "imanın 13 ilkesi"ni Yahudilik inancının asgari koşulları olarak görür:

1. Tanrı vardı.
2. Tanrı tek ve eşsizdir
3. Tanrı’nın bedeni yoktur (insan biçiminde düşünülemez, hiçbir şekilde tasvir edilemez)
4. Tanrı ebedidir
5. Dua edilecek ve itaat edilecek tek merci Tanrı’dır
6. Peygamberlerin bütün sözleri doğrudur
7. Musa’nın kehanetleri doğrudur ve Musa en büyük peygamberdir
8. Yazılı ve Sözlü Tevrat (Talmud içinde yer alan kanunlar ve diğer öğretiler) Tanrı tarafından Musa’ya verilmiştir.
9. O’ndan başka Tevrat olmayacak
10. Tanrı insanların düşüncelerini ve eylemlerini bilir
11. Tanrı iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandıracak
12. Mesih gelecek
13. Ölüler (Tanrı) istediği zaman uyanacak.[50]

Yahudi inancına göre Tanrı Yahova tek ve her şeyin yaratıcısıdır. Yahudiler, Yahova’nın kendilerini her türlü zorluklara karşı koruyup yardım ettiğine inanırlar. Onun adı gereksiz yere ağza alınmaz. O her türlü benzetmeden uzaktır. Onunla ilgili herhangi bir suret (resim) yapılmaz. Tanrı Bir’dir (Tesniye, 4:35,6:4), mukayese edilemez. Tanrı her şeyin kaynağıdır. (İşaya, 45:7). Tanrı, zamanın üzerindedir ve evrenin dışındadır (İşaya, 66:1, Yermiyau,23:24). O sonsuzdur; başı ve sonu yoktur ve değişmez (Malahi, 3:6). O, insanın tahayyül gücü açısından dünyanın dışındadır (Mezmurlar, 97:9) fakat her şeyin temelinin kendisidir (Çıkış, 3:12-15). Ruhumuzun ruhu olup, insanoğlunun hemen yakınındadır, (Mezmurlar,145:18). O, kendini insanoğluna belli eden fakat çoklukla da ‘saklı kalan’ bir Tanrıdır. (İşaya, 45:15) [51]

Eski Ahit, tevhid inancını sürekli olarak tasdik etmekle birlikte çok tanrıcılık veya henoteizm problemini bütünüyle çözememiştir. İbraniler’in tanrısına aslında bir kabile tanrısı olarak tapılmıştı. İsrail’in Yehova’sı Filistin’in Dagon’u ve Moabitiler’in Çemoş’u gibi yabancı ilahların hem karşısında hem de onların üzerindedir. Bununla birlikte İsa’dan önce 8., 7. ve 6. yüzyıllarda gelen büyük peygamberlerin mesajlarında bildirildiğine göre (daha ziyade Amos, Hoşea, birinci İşaya, Yeremya ve ikinci İşaya) Yehova sadece İbraniler’in tanrısı değil aynı zamanda kainatın (bütün arz ve semanın) yaratıcısı, bütün tarihin ve bütün insanların hakimidir.[40][52]

Yahudi peygamberler, Tanrı’nın kendi milletlerini özel bir misyon ile, vahyini dünyaya yayacak canlı bir araç gibi, görevlendirmiş olduğunu tebliğ etmelerine rağmen Tanrı’nın sadece kendi tanrıları değil, Yahudi olmayanların ve yabancıların Rabb’i olduğunu da öğrettiler. Büyük bir İncil alimi şunları söylemektedir, "Yahudi monoteizmi, adil bir Tanrı’nın, adil olduğu kadar evrensel olması gerektiği şeklindeki sezgisel bir idrakten ortaya çıkmıştır".[53] Tanrı’ya hizmet sadece aynı inancı paylaşan kişilere karşı yapılması gereken sorumluluğu değil, her ırk ve gruptan insanları da kapsamalıdır.[52]

Eski Yunan dininin çok tanrıcılığına karşılık eski Yunan filozofları kendi geliştirdikleri âlemin birliği fikrine paralel bir tek tanrı inancını dile getirmişlerdir. Bu bağlamda çok tanrılı eski Yunan inancını eleştiren Ksenofanes’in antropomorfik özelliklere sahip olmayan, kusursuz, yetkin ve ölümsüz tanrı fikri, Heraklit’in kâinatın kaynağı olan logos fikri, Pisagor’un her şeyin kaynağı kabul ettiği ve basit cevher diye gördüğü tanrı (monad) anlayışı, Eflâtun’un sırf iyiliğin kaynağı ve hakikatin ölçüsü olan tanrı fikri, Aristo’nun iyilikle özdeşleştirdiği, her şeyin prensibi olan ilk hareket ettirici tanrı fikri tek tanrı inancının izlerini taşıyan görüşler biçiminde anlaşılmıştır.[44]

Eski Türklerde inanılar ancak tek bir Tanrı vardı ve bu Tanrı’ya, saygı ifadesi olarak yüce Tanrı anlamına gelen Gök Tanrı denilmiştir. Şafağı söktüren, bitkilere can veren, insanların hayatlarını bağışlayan, dilediği zaman insanlara verdiği canı alan, cezalandıran, affeden odur. Atları, kuzuları çoğaltan, yeni doğmuş bir kuzunun sesini duyan, Türk milletinin kağanını o seçer. Türk Kağanına kut ve güç verir.[54]

Göktürk kitabelerinde Tanrının özellikleri İslam dininde belirtilen Allahın sıfatlarına çok yakınlık göstermektedir. Tanrı sonsuz bir hayata sahiptir ezeli ve ebedidir. Tanrı her şeyi yaratır. Tanrı yaşatır ve öldürür. Tanrı üstün bir kudret sahibidir. Tanrı insan kaderine hâkimdir, insana güç, başarı, zafer verir. Tanrı her şeyi en iyi bilendir, insana bilgi verendir. Tanrı esirgeyici ve koruyucudur. Tanrı kulunun duasını kabul eder. İnsan Tanrının buyruğunda onun kuludur.[55]

Gök Tanrının özelliklerinden özetle söz etmek gerekse şunlar söylenebilir: Gök Tanrı öncelikle tektir, eşi ve benzeri yoktur. Yaratıcıdır; bilinen ve bilinmeyen her şeyi o yaratmıştır. Savaşlarda onun iradesiyle zafere ulaşılır. İradesinde uzak olanları cezalandırır. Canlılara yaşam verir. Ölüm, Göktanrı’nın iradesine bağlıdır. Varlıklara yaşam verdiği gibi o canları geri almak ona mahsustur. İnsanlar ölümlü, Tanrı ise ebedidir.[56][57]

Gerek Türk destanları ve gerekse eski Türk sosyal hayatı bize göstermektedir ki , Türkler tarihin en eski çağlarından beri “Tek Tanrı” inancına sahiptiler. Bu inanç İslâm Dininde “Tevhîd Akidesi” şeklinde ifadesini bulmuş olup, ilâhî dinlerin temeli niteliğindedir. Destanlarda ve bazı tarihî kaynaklarda Oğuz Han’dan tek Tanrı inancını yaymaya çalışan bir kimse olarak bahsedilmektedir. Bu durum, bizi Oğuz Han’ın bir nebî olabileceği düşüncesine götürüyor. Kurân-ı Kerîm’de her millete Peygamber gönderildiğine dair âyetler bulunması bu düşüncemizin kuvvetlenmesine delil teşkil etmektedir. Orhun Kitabelerindeki “Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” ibaresi ile, “Her şey fânidir. Ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bâkidir.” âyetleri arasındaki benzerlik eski Türk dinî inançlarının mahiyeti hakkında bize esaslı ip uçları vermektedir. Yine, Orhun Kitâbeleri’nde yer alan “Yukarıda Türk Tanrısı, mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir.” ibâreleri ile, Kurân’da sık sık yer alan, “Gökleri ve yerleri yaratan Allah” âyetleri arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.[58]

Hz. İsa, Beytülmakdis’e bir kaç kilometre uzaklıkta bulunan Beytlehem köyünde Aralık ayının 24’ünde gecesi doğmuştur. Annesi Hz. Meryem, Allah’ın kudretiyle hamile kalmıştı  Hz. İsa, 30 yaşına erince Peygamberlik görevine başladı. Yahudileri doğru yola çağırdı, onlara büyük mucizeler gösterdi. Fakat kendisine pek az insan iman etti. Rivayete göre bunlar 12 kişiydi. Hz. İsa, bir süre annesi ile beraber Ürdün’e bağlı Nasıra köyünde oturdu. İslam alimlerine göre Yahudiler, Hz. İsa’yı öldürmeye karar verdiler fakat ona benzeyen bir adamı öldürdüler. Hz. İsa ise, Allah’ın kudretiyle göğe yükseltildi.[59]

Hıristiyanlık, Hz. İsa’ya inananların oluşturduğu dine verilen bir isimdir. Bu inanca göre İsa Mesih, Allah’ın oğlu ve Rab’tır. "Allah’ın oğlu" sözcüğü birçok yerde zikredilmektedir: İncillerde İsa Mesih için "Ve işte göklerden bir ses dedi. Sevgili oğlum budur. Ondan razıyım" [60] denilirken bir yerde, "Baba’nın kucağında biricik oğul" [61], başka bir yerde de, "Sen hay olan Allah’ın oğlu Mesih’sin" [62] ifadeleri kullanılmaktadır. Pavlus, İsa ile Baba’nın aynı cevherden olmaları itibariyle aynı şekilde değerlendirilmesini isterken [63], İsa’yı "Allah’ın oğlu ve baş kâhin" olarak nitelemiştir.[64] Yuhanna ise, "Allah’ın oğlu" İsa’nın insanlığın günahlarına kefaret olarak gönderildiğini ileri sürmüştür.[65] Hıristiyan inancında; İsa Mesih, insan şeklinde bir ilaha dönüşmüştür. Hıristiyan inancına göre Allah, İsa’da bedenleşmiştir. O’na tapmak; Allah’a tapmak demek anlamına gelmiştir.[66]

Hıristiyanlar, Meryem oğlu Hz. İsa’yı, olduğundan çok farklı boyutlara götürerek onu “Allah’ın oğlu” mesabesinde göstermişler ve böylece onlar da "teslis"i (üçlerneyi) benimseyip “tevhid” dinini yıkmışlardır. Bu husus onların kendi peygamberlerine olan aşırı övgüden kaynaklanmaktadır. Bu sebeplerden dolayı kendi peygamberlerini beşer üstü bir varlık görmek ve göstermek amacıyla ifrat ve tefrite varan inançlarıyla, farkında olmadan kendi dinlerini hak dini olmaktan çıkarmışlardır.[67]

Hz. İsa hakkındaki bu inançların ilk dönem Hıristiyanlarında bulunmadığı, konsüllerde Hıristiyan inancı haline getirildiği bilinmektedir.325 İznik konsülünde İsa Mesih’in Baba ile aynı olduğu resmen kabul edilmiş, yerde ve gökteki şeylerin Allah’ın oğlu Rab İsâ tarafından gerçekleştirildiği benimsenmiştir.

İlk Hıristiyanların Yahudi geleneğinden muhafaza ettikleri ilkelerin basında da tevhid inancı geliyordu. Hıristiyanlar arasındaki ilk ihtilaflara giderek yenileri eklendi. Kostantin, bu ihtilafları gidermek için 325’te İznik’te bir konsül topladı. Hıristiyan inançları, bu konsilde tartışıldı. İmparator Kostantin’in desteğiyle, Hz. İsa’nın tanrılığını reddedip onun yaratılmış olduğunu savunan Aryüsçülere karsı, İsa’nın tanrılığını savunan Pavlus geleneğine tabi olanlar hakimiyet sağladılar.[68]

Arius’un İsa’yı bir yaratık ve Tanrı’ya kıyasla ikincil sırada bir varlık olarak algılaması, İznik Konsülü’nde reddedilmiş olmasına rağmen Ariusçu görüşler hemen sona ermemiş ve Ariusçu görüşü benimseyen din adamları, çeşitli bölgelerde zaman zaman etkin olmuşlardır. Ancak şartlar, bunların lehine gelişmemiş ve bir süre sonra, Kutsal Ruh’un da Tanrılığına karar veren 381 İstanbul Konsülü ile Hıristiyanlıktaki üçlü Tanrı anlayışı oluşturulmuş ve Ariusçuluk da bir kez daha reddedilmiştir. Bir yıl önce, 380 yılında Hıristiyanlığı resmi din hâline getirmiş olan İmparator I. Theodosyüs, bu konsül kararından sonra, Ariusçular’a karşı sert tedbirler almış ve Ariusçu bilinen din adamları öldürülmüş veya sürgüne gönderilmiş ve böylece tevhid inancını savunan Arius yanlıları tamamen sindirilmiştir.[69]

Önce Ebionitlerin yaşattığı tevhid, Hz. İsa’nın sadece peygamber olması, sünnet, bir çeşit abdest- gusül gibi inanç ve gelenekler 4.Yüzyıldan sonra artık görünmez oldu. İslam’ın bakış açısına göre Hıristiyanlar, Allah’ı “İsa’lastırmıstır”; Çünkü İsa’dan beri Tanrı-İnsan’dan bağımsız olarak Tanrı’yı düşünmek veya O’na ibadet etmek mümkün olmamıştır; ve Tanrı’yı Hıristiyanlığın düşüncesinden farklı olarak düşünen kimse Tanrı’yı bilmemekle suçlanmıştır. İsa’dan bağımsız Tanrı’ya ibadet etmek –veya İsa’nın Tanrı olmadığını iddia etmek- İsa’nın ve dolayısıyla Tanrı’nın düşmanı olmakla bir tutulmuştur. Kısacası, Müslümanların düşündüğü gibi Hıristiyanlar, kendilerinden evvel gelen tüm dinleri inkar etmek suretiyle ve belli bir ilâhî Tezahür’e ibadeti mutlaklaştırarak bir anlamda Tanrı’ya ibadeti müsadere etmişlerdir.[68]

Arapların dini inançlarına şirki ilk sokan kimse Amr bin Luheyy’dir.[70] Başka bir rivâyette de; "Arapları putlara tapmaya yönelten ilk kimsedir" [71] eşinden her Arap kabilesi için yücelttikleri, sığındıkları, kurban kestikleri, şefaat diledikleri putlar ortaya çıktı. İbn Cüreyc’in de dediği gibi; Lât, Sakif kabilesinden yağla kavut’u karıştıran bir kimse idi ve öldüğü zaman mezarına bir put dikmişlerdi. Hz. Muhammed, Mekke’yi fethettiğinde, Beytullah’ın etrafında 360 put bulmuştu. Hz. Muhammed, yayının ucuyla bu putların yüzlerine, gözlerine vurarak onları itiyor ve yere yuvarlıyordu. Sonra da Lât’ın dışarı çıkarılmasını ve yakılmasını emretti.[72]

Arabistan’da putperestliği reddettikleri halde, Hıristiyan, Musevi ve Zerdüşt dinine mensup olmayan kimseler vardı, bunlar Hanifl;;;erdi. Hz. Muhammed’den önce Arap yarımadasında Hanif adıyla bazı muvahhitler çıkmıştır. Bunlar Hıristiyanlığı ve Yahudiliği reddeder, Hz. İbrahim’in dinini araştırır ve bu dini diriltecek yeni bir peygamberin gönderilmesini beklerlerdi. Hz. İbrahim, Arapların büyük atası ve Kabe’nin kurucusuydu. Fakat henüz bir peygamber gönderilmediğinden içlerinden bazıları Yahudiliğe bazıları Hıristiyanlığa meyletmişlerdi. Çünkü bu dinler hiç olmazsa bazı yönlerden Hz. İbrahim’in dinine uymaktaydı. Fakat onların dindarâne fikirleri, ümmete sirayet etmedi. Hanifl;;;er, İslam dininin müjdecileri mesabesinde olup bu şekilde Hz. İbrahim’in dinini ihya edecek bir peygamberin gönderilmesi zamanının olduğunu insanlara tebliğ ediyorlardı.[73][74]

Hanifler, daha İslam gelmeden evvel Hz. İbrahim’in Hanif Dininden geriye kalan hak bilgilerle Allah’ı biliyorlar ve bazı ibadetleri de yapıyorlardı. Ayrıca aynı dönemde "Abdullah" (Allah’ın kulu) ismini taşıyan bir çok kimse bulunmaktaydı. Haniflerin putlar adına kesilen daha geniş ifadesiyle, Allah’tan başkası için kesilen kurbanların etlerinden yemedikleri, içki içmedikleri nakledilmekte, genel olarak Haniflik vasfının, haccetmek, hakka tabi olmak, Hz. İbrahim’in getirdiği şeriata uymak ve sadece Allah’a kulluk etmek olduğu ifade edilmiştir.[75]

Kurân-ı Kerim vahyolunmadan önce, tevhid inancı adeta yeryüzünden silinmiş gibiydi. Zira insanlar kendilerine en son olarak tevhid inancını bildiren Hz. İsa’nın kendileri gibi bir beşer olduğunu unutmuşlar, onu ilah edinmişlerdi. İnsan, işlemediği bir suçtan ötürü sorumlu tutulmakla, bir bakıma aşağılanmış bulunuyordu. Kadının durumu ise, daha içler acısıydı. Çünkü asli günahta asıl fail kadındı. Kadın yüzünden insanoğlu ölümsüzlükten mahrum bırakılmıştı. O halde günahın yükünü öncelikle kadın taşımalıydı. Ve öyle de oldu. .. Asırlar boyu kadın aşağılandı.[76]

İşte Kurân-ı Kerim nazil olduğunda varmak istediği ilk hedef, bilhassa Hz. İsa tarafından tebliğ edilen fakat Hıristiyanlık dininde kaybolmuş olan tevhid inancını yeniden diriltmek suretiyle, insana yitirmiş olduğu hürriyetini ve onurunu iade etmek olmuştur. Bir çok ayet-i kerimede Allah, kimsenin başkasının günahından sorumlu tutulmayacağını, kulu ile arasına kimsenin giremeyeceğini, günahları kendisinden başka hiç kimsenin affedemeyeceğini, ne kadar günahkar olursa olsun hiç kimsenin, yaratıcısına ortak koşmadığı sürece O’nun rahmetinden mahrum bırakılamayacağını bildirmiştir.[76]

İslam, 7. yüzyılda Arabistan’da doğdu. O sırada Arabistan, ticaret yollarının geçtiği önemli bir yerdeydi. Hz. İbrahim tarafından Mekke şehrinde yapılan Kâbe, hem ticari hem de dinî merkez haline gelmişti. Mekke şehri, birçok kültürün bulunduğu bir yerdi. Ayrıca şiir, edebiyat ve söz sanatları yarışmaları bu şehirde yapılıyordu. Arapların bir çoğu, Allah’a inandıkları halde çok sayıda puta da tapıyorlardı. Putları Allah ile kendileri arasında elçi kabul ediyorlardı. Ayrıca Hıristiyanlık ve Musevilik dinine inananlar da bulunuyordu. Bunun yanında sayıları az da olsa Hz. İbrahim’in dinine ve Allah’ın varlığına ve birliğine inanan, putlara tapmayan yukarıda da bahsettiğimiz "hanif" denilen insanlar vardı.

Hz. Muhammed, doğruluğu ve dürüstlüğünün yanında barışçı ve uzlaşmacı bir kimliğe sahipti. 25 yaşında iken, bütün Mekke halkının güvenini kazanan 40 yaşındaki Hz. Hatice ile evlenmiştir. Mekke halkı ona güvendiği için "Muhammedü’l Emin" (Güvenilir Muhammed) adını vermişti.

Hz. Muhammed, zaman zaman Mekke yakınlarındaki Hira Dağı’na çıkıyor ve düşünceye dalıyordu. O, toplumun insanlığın kötü davranışlarını görüyor ve insanlığın huzur, barış ve mutluluğu için kendini düşünceye veriyordu. Burada Allah’ın varlığını ve birliğini, evrenin yaratılışını insanların içinde bulunduğu kötü durumları düşünüyordu. Birgün yine 610 yılının Ramazan ayında Hira mağarasında iken, vahiy meleği Cebrail ile karşılaştı. Cebrail, Hz. Muhammed’e seslenerek, "Oku" dedi. Hz. Muhammed, "Ben okuma bilmem" diye cevap verince Cebrail, onu kucaklayıp iyice sıktıktan sonra tekrar "Oku" dedi. Hz. Muhammed, yine aynı cevabı verince Cebrail, "Alâk Suresi"nin ilk 5 ayetini okudu. Bu ayetler, aynı zamanda Kuranı Kerimin ilk ayetleridir: "Yaratan Rabb’inin adıyla oku. O insanı alaktan yarattı. Oku, Rabbin sonsuz iyilik ve kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten odur. İnsana bilmediğini o öğretti." Çok heyecanlanan Hz. Muhammed, hemen evine gelip eşi Hz. Hatice’ye kendisini örtmesini istedi. Sakinleştikten sonra başından geçenleri Hz. Hatice’ye anlattı.

Hz. Muhammed’e ilk vahiy geldikten sonra uzun bir zaman vahiy gelmedi. Daha sonra Cebrail meleği vasıtasıyla 23 yıl sürecek olan vahiyler gelmeye başladı. İkinci olarak gelen ayetler ise Müddessir Suresi’nin ilk ayetleridir: "Ey örtüsüne bürünmüfl yatan. Kalk da uyar. Rabbini yücelt. Giydiklerini temiz tut. Kötü şeyleri terke devam et." (1-5). Bunun üzerine Hz. Muhammed, önce yakın çevresine, gelen ayetleri anlatmaya başladı. Çevresindekilerden putlara tapmaktan vazgeçmelerini Allah’ın bir ve ortaksız olduğuna inanmalarını istiyordu. Onları puta tapmaktan vazgeçmeye ve İslâmiyet’e davet ediyordu.[77]

Hz. Muhammed ile Müslümanlığı kabul eden Medineliler arasında 2 kez yapılan görüşmelerdir. Bu görüşmelerde Medineli Müslümanlar, Hz. Muhammed’e bağlı olacaklarına söz vererek O’na biat etmişlerdir. Mekke’de yaşama şansı kalmayan Hz. Muhammed’in Hz. Ebu Bekir ile birlikte, İslam tarihinde bir dönüm noktası olarak nitelendirilen Mekke’den Medine’ye göçüne "Hicret" denilmiştir.

Hz. Muhammed, Medineli Müslümanlar “Ensar” ile Mekke’den göç eden Müslümanlar “Muhacirin” arasında “kardeşlik” antlaşmasını gerçekleştirdi. Ayrıca, Medine’nin huzur ve güvenliği için Medine’de yaşayanlarla “Medine Sözleşmesi” adı ile bilinen bir antlaşma yaptırmıştır. Sözleşmede yer alan kuralların yeni bir devletin temellerinin atıldığının göstergesi olduğu ileri sürülmüştür.

Hz. Muhammed 63 yaşındayken, kalabalık bir Müslüman kafilesi ile Kabe’ye gitmiş, burada verdiği hutbede Müslümanlara veda etmişti. Bu yüzden haccına “Veda Haccı”, hutbesine de “Veda Hutbesi” denmiştir. Medine’ye döndükten sonra hastalanan Hz. Muhammed 8 Haziran 632’de Medine’de vefat etmiştir.[78]

Hz. Muhammed’e vahyedilen Kurân, evrende var olmakta olan her şeyi tek bir Varlığa bağlamak suretiyle iyiliğin kaynağını bir ilaha, kötülüğünkünü ise bir başkasına atfeden yahut yaratan ve yarattığının devamını sağlayacak kudret ve inayete sahip bir varlık olarak Allah fikrine sahip olmakla birlikte, ona götürecek başka aracı varlıkların peşine de düşen her türlü putperest tezahürü yıkmaktadır. Kurân, Tek Allah’ın dışında herhangi bir varlığa, O’na denk bir bağlılıkla bağlanmayı putperestlik olarak görmekte ve şu ayette işaret edildiği gibi bu insan tiplerini kınamakta ve onları karanlıklarda kalan körler olarak adlandırmaktadır.[79]

Kurân’ın insanlara ilk çağrısı tevhiddir. Özellikle Mekke döneminde ilk inen ayetlere baktığımız zaman bunu açık bir şekilde görmekteyiz. Allah’tan başka ilah olmadığı Kurân’da “la ilahe illallah” lafzıyla ifade edilir ki, buna kelime-i tevhid denilmektedir. Kurân’da pek çok kere tekrarlanıp, imanın birinci şartı olarak bildirilir. Örneğin İhlâs Suresi’nde Yüce Allah’ın bir olduğu, hiçbir şeye muhtaç olmadığı, doğurmadığı ve doğurulmadığı, O’nun hiçbir denginin bulunmadığı çok açık bir biçimde haber verilir.[80]

İlk defa Fatiha Suresi’nde yer alan “Rabbu’l-âlemîn” (Alemlerin Rabb’i) vasfı, Allah’ın kâinatın tek sahibi, bütün varlıktaki mülkün mutlak maliki, her şeyin tek yaratıcısı, yegâne iradecisi olduğunu ifade etmektedir. Bu anlayış, hakikî tevhit dersini verip, varlıkta ne varsa -deyim yerindeyse- iğneden ipliğe her şeyin yegâne yaratıcısının Allah olduğunu gösterir.[81]

Kurân, tevhid inancını Allah’ın zatı, tekliği, sıfatları, evren ve insanla ilişkileri açılarından çeşitli boyutlarıyla ortaya koyar. Bütün bunlar şöyle özetlenebilir. Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O’na muhtaçtır. O’na benzer bir şey yoktur. O, bir ortağı olmaktan münezzehtir. Eğer O’nun yanı sıra başka tanrılar olmuş olsaydı, onlardan kimileri diğerleri üzerinde egemenlik kurmak isterlerdi. O birdir, ama Hıristiyanların sandığı gibi üç içinde bir değildir. O’na oğulları, kızları isnat edenler, Hz. İsa’nın O’nun oğlu ya da kendisi olduğunu söyleyenler Allah’a iftira etmiş olurlar. O’nun ne oğulları, ne de kızları vardır. O, doğrulmamıştır, doğurmamıştır. Ancak kafirler, hiçbir şey yaratmayan ve kendisi için yaratılmış olan şeyleri O’na ortak koşarlar. O sözde tanrılar ki, ne kötülük, ne de iyilik yapmaya güç yetirebilir; ne ölümü, ne hayatı, ne de yeniden dirilmeyi kontrol edebilirler. Bu nedenle, Allah’la ilişkili olabilecek bir tanrı yoktur. İnsanların uydurduğu tanrılar, zanna dayalı isimlerden ve onların nefislerinin hevâsından başka bir şey değildir.[82]

Sonraki Sayfa >>





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: zeyna, 05.08.2014, 07:10 (UTC):
Esasen Zerdüştlük, tevhide meyleden bir dindir.[26] Zerdüşt, tek bir Allah’a inanan bir dinin elçisi olarak Eski İran’a “tevhid inancı” getirmiştirZerdüştiliğe göre Ahura Mazda, alemlerin Rabb’idir. Alemin gayesi; yalanın, kötülüğün hakikat tarafından yenilmesidir
yazikki iran da, insanlarin aralarinda en cok sikayetci olduklari konulardan biri yalandir, yalan toplum geneline , sizmis,artik toplumsal bir gelenek halini almistir,nedenini hic anlamadigim bu aliskanlik, yabancilar icin bunun farkina varincaya kadar tehlikeli olabilir, yalanlari cok inanarak soylerleR,cok zekidirler, satranc yaygindir, siir apartmandaki kapiciya kadar inmis bir kulturdur, satranci parklarda oynanirken rahatlikla gorebileceginiz bu ulkede , hayat zaten satranc gbidir, yanliz dikkatli olun, VEZIR YALANDIR
yani alah kime hangi dini gonderecegini biliyor
Zerdüştiliğe göre Ahura Mazda, alemlerin Rabb’idir. Alemin gayesi; yalanın, kötülüğün hakikat tarafından yenilmesidir



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 36621952 ziyaretçi (102613152 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)
 
 

gizli

Bu site, en iyi Firefox ve Google Chrome tarayıcılarında ve 1024 x 768 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.